İçeriğe atla
Kıyâme 11Cüz 29 · Sayfa 577

Kıyâme Sûresi 11. Âyet

القيامة

Sohbete sor

Kellâ lâ vezer(a)

Hayır, hiçbir sığınacak yer yoktur.

Kıyâmet Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

Hayır, hayır, yok bir siper.”(75/11)


Vezer-Siper kelimesinin kelime anlamına bakacak olursak;

1. (isim) Korunulacak, arkasına, altına veya içine girerek saklanılacak yer…

2. Yağmur, güneş ve rüzgârın etkilemediği gizli, kuytu yer, dulda…

3. Güneş ve yağmurun etkisinden korunmak amacıyla şapka, kasket vb.nin önüne yapılan çıkıntı, siperlik…

4. (askerlik) Askerlerin savaşta vurulmamaları ve rahat ateş edebilmeleri için kazılmış, üstü açık hendek…

5. (sıfât) Kuytu, korunulabilen…[118]

Kıyâmet günü hem “kella-hayır”, hem “lâ-yok” diye korunak ve sığınılacak yer olmadığını belirtmektedir. Efendi Babam ile 2013 yılında yaptığımız umrede şöyle bir hatıramız olmuştu… Ka’be-i Şerif etrafında ilk tavafı yapacağımız sırada Efendi Babam hem gruptan kopmalar olmasın, hem de erkek kardeşlerimizin hanımları oluşabilecek sıkıntılı hallerden korumaları için bir çember ile siper oluşturmuştu. Ve etraftan bu siper içine girmek istiyenlere müdahale edip “LÂ-L” hayır bu sipere girişinize müsaade yok diyerek engel olmamızı bizlerden istemişti.

Aslında bu işin hakîkatini o zaman pek anlayamamışım bu âyete baktığım zaman biz evlâtlarının Efendi Babamızın bünyesinde, pirlerimiz, efendimiz (s.a.v.) ve Cenâb-ı Hakk’ın bi-zâtihi korumasında olduğumuz daha iyi anlıyorum…

Meselenin daha iyi anlaşılabilmesi için Mevlânâ Hazretlerinin Mesnevi-i Şerif beyitlerine göz atalım.


2006. Kervanlar azıksız ve bu meyveler, olmuş olarak dökülür. Ey Huda, ne sihirdir!

Zahiri âlimler kafilesi hakîkat ve ilâhi marifet azıklarından habersizdir. Halbuki bu hakikat ve ilâhi marifet meyveleri, insân-ı kâmilin vücûd ağacından olmuş ve kemâle gelmiş bir halde dökülmekte ve o azıksız bunu görememektedir. Ey Hudâ, bu hâl ne sihirdir!

2007. Halk, çürük elma topluyorlar; boğazları kuru olarak yağmada birbirine düşmüş.

“Çürük elma”dan murâd, taklîd ilmidir. Halk, ilme susayıp boğazları kurumuş olduğu halde, taklid ehli âlimlerin saçtıklan bu çürük elmaları yağma etmek için birbirini çiğnemekte ve bunlan fâideli bir şey zannedip toplamaktadırlar.

2008. “Dallardan her çiçeğin yaprağı dembedem "Kavmim bilseler ne olurdu!" dedi.

İnsân-ı kâmilin suret âlemine dal budak salıveren latif kemâlât-ı ve meşhu, ulu, yüce cümleleri açılmış olan hakîkat ve ilâhi marifet çiçeklerinin her bir yaprağı vakit ve vakit “Ne olaydı, benim kavmim, benim hâlimi bilseler idi!” dedi. Nitekim bu Mesnevî-i Şerîf şu an kendi muhitindeki mü’minlere her an, âlem-i ma’nâdan böyle hitâb etmektedir; fakat işiten can nerede!

2009. Her ağaç tarafından: "Ey bedbaht halk, bizim tarafımıza gelin!" diye nidâ geldi.

Her insân-ı kâmilin şecer-i vücûdundan: “Ey bedbaht ve az nasîbli olan halk! Çürük elma yağmasından vazgeçin de, bizim tarafımıza gelin ve latîf meyvelerimizden istifade edin” diye nidâ gelir.

2010. Gayretten ağaç üzerine: "Onların gözlerini bağladık, hakka ki bunlara sığınılacak yer yoktur!" diye nidâ geldi.

Kâmillerin bedbaht halka hitâben gerçekleşmiş olan nidâsına cevâben, gayret-i ilâhiyye tarafından kâmilin o vücûd ağacından: “Biz onların basar-ı basiret­lerini bağladık, muhakkak onlara sığınalacak yer, yurt yoktur!” diye nidâ geldi.

Ma’lûm olsun ki, Hakk’ın tecellîsi isti’dâdâta göredir. İsti’dât-ı ezelîsi insân-ı kâmili görmeğe ve onun hakîkat ve maârifetini dinlemeğe müsâid olmayanların haliyle bu âlemde basiret görüşleri bağlanmıştır. Bilakis onlar, kâ­millerin hakîkate ait olan sözlerinden ürkerler ve hattâ inkâr dahi ederler. Zîrâ çürük elma mesâbesinde olan taklîd ilmi ve nazariyye, onların isti’dâdlarına uygun gelmiştir. Ve isti’dâd-ı ezelî mec’ûl olmadığın­dan, bu gibiler hakkında hâşâ, Hak tarafından zülüm vâki’ değildir; zîrâ ce­bir yoktur. Cebir ancak bu gibilerin kendilerinden, yine kendilerine vâki’ ol­muştur. Bu babdaki tafsilât, I. cildin 622 numaralı beyt-i şerifine rastlayan [“Bu cebir değildir, Cebbâr’ın ma’nâsıdır”] beyt-i şerifinde beyân olunmuştur. Bu beyt-i şerîfdeki “Kellâ lâ vezer” Lâ Uksimu (Kıyâme, 75/11) sûre-i şerîfesinden alınmıştır.[119]


Hakîkaten ilginç beyitler ile karşı karşıyayız, Efendi Babam bir gün Nusret Babam (r.a.) görev yaptığı Bebek bilet gişesinde yapmış oldukları görüşmesinden kendisine bir elma verdiğini bu elmayı yedikten sonra görmüş olduğu zuhurattan sonra ders geçtiğini ve Nusret Babam (r.a.) evlâtlarına yönelttiği “iki ayna bir elma nedir?” sorusunu bizlere aktarmaktadır.

Şecer-Ağac’ın iki yönü vardır, Rahmâniyyet ve Şeytâniyyettir. Zekeriya (a.s.) Yahudilerden kaçarken şeytan ona bir ağaç kavuğuna saklanmasını, kendine siper etmesini söylemiş bir yandanda elbisesini dışarda kalan yerlerini orada olduğunu Yahudilere işaret ederek yerini göstermiş. Yahudiler testere ile ağacı ve Zekeriya (a.s.)’ı kesmişler ve şehadete ulaşmıştır.

“Siper” sözcüğünü araştırken ülkemizin yakın zamanda kurmaya başladığı hava savunma sistemine “Siper” adını verdiğini gördüm… Hava yani göktür. Bunun ma’nâ olarak karşılığı hakîkat ve marifet mertebesi ehli olmayı veya en azından bu mertebede olanların daha bu dünya hayatında kişinin kendisine siper edinmesi lazım geldiğidir.

Bir önceki âyet “insanın kaçacak yer araması” bu âyet ise “siper” ile alakalıdır. Atasözü vardır ya! “Kaçacak delik aramak” tam bu hâli ifade eder gibidir.

Hayvanların kendilerini koruduğu bir ağaç kovuğu, yerde kazdıkları oyuklar, inler, balıklar için bir kayanın deliği vs. yerler vardır. Askerlerin kendilerine siper ettiği mevziler, hendekler, kum torbaları kalkanlar vardır. İşte hayvan ahkakı ile yaşayanların sûretleri kıyâmet-haşr günü ortaya çıktığı zaman nasıl hasımları olan yırtıcılardan kaçar ise kendilerine böyle kaçacak delik arayacakladır.

Yine çok ilginçtir ki Mesnevî-i Şerif Beyitlerinde Hazret-i Mevlânâ’nın yaşadığını bir kez daha şahit olduk-oluyoruz. Okuyanlar beyitlerde geçen iki zıt hâlin yaşantısını aktaracağım, bilindiği gibi bizlerin kişiler ile işimiz yoktur yapılan fiiller ile alakalıyızdır. Onun için kişi adları her zaman olduğu gibi gizlenmiştir…

İlk hadise geçen hafta Efendi Babamın yapmış olduğu Mesnevî-i Şerif sohbetleri ile Hazreti Mevlânâ hakkında bizlere gelen eleştiri ile alakalıdır. Nedeyelim bizleri inkâr edenler olduğu gibi takdir edenlerde olmaktadır. Canı sağ olsun… O gün vaktim sınırlı olduğu için verilen cevaplar kısa olduğu için dipnotlar halinde ilave cevap verilmiştir.


“Mesnevi Sohbetleri – 06.03.2019” Üzerine 4 Düşünce İmamı rabbani,[120]160. mektubunda vahdeti vucut ve vahdeti şuhut itikadında olanların, dalalet içinde
olduklarını söylüyor.[121]

İnsanın serüveni hazreti adem ve safiyet adlı kitabınızda, kelam ve tefsir alimlerinin hiç birisinin onay
vermediği konularda yorumlar yapmışsınız.[122]
Bu kitabınız, itikadınızın bozukluğuna delalet eden
bir itirafname hüviyetinde dir. Şeyhülislam ebusuud
efendi, bugün hayatta olsaydı sizin herhalde idamını
za fetva verebilirdi…[123] Fakirin size nasihati, tüm kitapla
rınızı din işleri yüksek kuruluna götürün ve kurulun
tavsiyesine göre, itikadınızı tashih edin. Ve kitaplarını
zı da yakın.[124] Siz tefsir okumak istiyorsanız, size 11.y.y.
da yaşamış olan ve hem Sufi hem de lugat alimi
olan ve otorite isim olan imam kuşeyrinin, 15 ciltlik
Lataiful işarat adlı tefsirini tavsiye edebilirim.[125] Ahir
ömrünüzü felsefeyle değil, ihlas, itminan, ihsan ve
huşunun ve takvanın uygulama yöntemleri üzerine
kafa yormanızı tavsiye ederim. Celaleddin ruminin
kabir azabı içinde olduğunu gösterdiler.
Sebebininde onun, hululiye itikadı içinde olduğu bildirildi.

Milyon kere hafazanallah diyorum. Ze… Be…


Kimse kusura bakması şu ibret dolu yorumları sizin ile paylaşıyoruz…

Ne kadar hayali ve vehimi ifadeler, “Celaleddin ruminin kabir azabı içinde olduğunu gösterdiler.” Şu ifadelerinizde gerçekten ne kadar heyezan ve anti-mevlânâzan içinde olduğunuz gözüküyor Mevlânâ Celâleddin Rûminin hâlini bizlere de gösterin de bizde görelim, belki kamera kaydı almışsınızdır… Size söz eğer kaydınız var ise buradan yayınlayacağız.
Ama şunu unutmayın, Mevlânâ Celâleddin Rûmi gibi irfâniyet ehli kimseler Rabb-leri nerede ise nereye girmesini isterlerse Cehennem bile olsa çekinmeden girerler… Onların böyle problemi yoktur.

Hululiye, ihlas, itminan, ihsan ve huşunun ve takva nedir açıklayın da şu bilmediğimiz kavramları bizde öğrenelim…[126] (Murat Derûni)


Cehlinizin skalanızı, tanımlamada zorlanıyorum. Ne o alaycı ifadeler. Bu fakiri, nefsi emmare bataklığına çekmeye çalışıyorsunuz.[127] İlmi, irfanı, iz’an ı ve vicdanının kalitesi meçhul kişilerle tartışmak, maleyani çukurunda helak olmayı göze almak demektir. Karşımıza gerçek kimliğinizle çıkarsanız ve niyetiniz doğruyu öğrenmekse biz yardıma hazırız biiznillah. Kur’an da ki rakim oğullarını, kumandan talutu, Üzeyir A.s. ve kendisine hikmet verildiği bildirilen, Resül ve nebi de olmayan lokman A.s.ı iyi araştırın.[128] Salihlerin hayatını, Sufi müfessirlerimizden olan imam kuşeyrinin tefsirinden okumanızı tavsiyem edebilirim. Fakirin üç tane Sufi üstadı oldu. Fakat çeyrek asırdır hala nefsi emmaremi yenme savaşımı bitiremedim. Rüya planında, onlarca ders geçme günlük yaşamımızda gerçeğe dönüşemiyorsa, her şey ham hayalden ibaret demektir.[129] Muhataplarını ihtihzalı edalar ile karşılamak, Sufi edeb ve erkanı ile bağdaşmaz.

Fakirin adı: Ze… Be…

Sorularınız makul ve mantıklı olursa cevaplarınız da o kalitede olur.[130]


Hiç zamanım olmadığım hâlde senin ile uğraşıyoruz. Kardeşim kendini zaten tarif etmişsin, hakkında beyan buyurduğunun Mevlânâ hakkındaki zât-ı muhterem “sen et kemil değil bir düşünceden ibaretsin” diyor. Yani kişinin özü sözüdür ve fikirlerini anlatır. Biz seni buraya davet etmedik ki, kendi kendine gelin güvey oldun ve bu sahaya dahil oldun. Kulaktan dolma hayali ve vehimi bilgiler ile eleştiri yapıyorsun. Kaynağın nedir? Sonra sorumlu olursun… Kendini tanırsan, bizlerin de “zaliman cahula”[131] kişiler olduğunu anlarsın. Sen edebin ile gelsen lütuf ile karşılaşırdın. Edep öğretmekten önce, edep öğrenirdin… Mevlânâ’nın şu fikrini anlayamadım, şunu izah edin deseydin izah edilirdi, hayali ve vehimi ifadelerin ile hem dünya çapında değer görmüş bir şahsı eleştiriyorsun hem de “Fakat çeyrek asırdır hala nefsi emmaremi yenme savaşımı bitiremedim” diyorsun hemde bu işin eğitimini verenleri eleştiriyorsun… Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu demezler mi adama?

Bir kere gördüğün rû’yadan ve ma’nâsından haberin yok… Rû’yanda gördüğün edebi edepsizlerden öğrendim diyen Mevlânâ değildir. Senin Mevlânâ (Mevlânâ Efendimiz demektir) Kendi varlığındaki efendimiz-efendilik anlayışı azab görmektedir… Yani anlayacağın yaptığın bu işler kendi hakîkatine acı ve elem vermektedir. Millete akıl vereceğine, milletin kitabından şurdan buradan alıntı yapacağına, kendin bu kişilerin kitaplarını oku da en azından, kendim ettim kendim buldum dersin. Başkalarının yazmış olduğu düşünce ve hatalarını hesabını vermek zorunda kalmazsın… Buraya daha fazla bu şekilde yazıp bu sayfayı daha fazla meşgul etme, bizlerin seninle uğraşacak ne hâlimiz ne de vaktimiz vardır… (Murat Deruni)


Buraya daha dünya hayatında “Allah’a Kaçın” hitabını duymuş ve hanımlığını - erliğe döndürme çalışmaları yapan ve üstteki kişinin isminin hanımlara verilen ile zâhiri olarak adlandırılan ki, hakîkatte iş tam tersidir yukarıda yazılan kişi her ne kadar sûrette erkek görünümlü olsada anlayış ve kavrayışını nefsine kullandığı için bâtında kadın hükmündedir. Neyse bu kardeşimizin “Gönül Kâ’besine kaçış ve kendine siper” ediş zuhuratını ibretle okuyalım.


Mekkedeyim. Kâ’beyi tavaf ediyorum. Mûseviyet köşesinde iken askerler dört bir yandan ateş ediyor. Ne askerleri ne silahları görmüyorum. Mermi yerine rengarek kristal parçacıklar uçuşuyor havada. Korkuyorum. Kabenin içine giriyorum. Orada bana bir hediye sunuluyor. Hediyeyi sunan madde bedenli bir varlık yok. Bu hediye iki kişilik kahve fincanına benzeyen yeşil renkli bir nesne… Sonra aynı şeyin pembe renklisi getiriliyor yanıma… Ama dediğim gibi hiç bir ses hiç bir görüntü yok. Bedenlenmiş bir varlık yok. İkinci şey de gelince ben tereddüt ediyorum, hangisi benim diye. Yeşil renkli olanın benim hediyem pembe renkli olanın da başkasının hediyesi bilgisi geliyor, sessiz Sözsüz Görüntüsüz. (Ze… De…)


Ze… hanıma kısa bir cevap verilmişti… Rabb-imize şükrederiz ki Zât-ı İlâhisinden bu yazılanların tasdiği gelmiş gibidir... Buraya okuyanların anlayabilmesi için izâhatlı bir cevap yazmaya çalışalım.

Mekkedeyim;

Beden Mekkesindeyim, sûret kaydına girmiş Mekke olmuş İnsân-ı Kâmil de, İnsân-ı Kâmil ile emin beldedeyim.

Kâ’beyi tavaf ediyorum;

Gönül Kâ’besi olan mamur evi, tavaf edip helezonik yükseliş ile tavaf ediyorum, Mûseviyet köşesinde iken askerler dört bir yandan ateş ediyor;

Tevhid-i Esmâ ilminde iken bu mertebenin karşıtı olan 9 lu çete ateş ediyor yani Esmâ-i İlâhiyyenin mudill yönü olan hayal, vehim askerleri nefsâniyet atışı-ateşi ile saldırıya geçiyor. (Bu yukarıda yorum yapan kişinin yaptığı boşa giden hayali-vehimi nefsâniyet atış-ateşleridir.) Mermi yerine rengarek kristal parçacıklar uçuşuyor havada;

Kristal camdır yani hâyaldir. Bunun aslı ise Hakk’ın hâyelidir. Krist; Îsa demektir. Kristiyan-Hristiyan buradan gelir. Hakk’ın hayali bu ateşi olan vehimi hayalin renklerini yani girdiği kalıbı ortaya çıkarır. Ve aşikar eder.

Korkuyorum, Kâ’be-nin içine giriyorum;

Bu hakîkat karşısında korkuyorum ve kendime kaçılacak, sığınılacak bir siper arıyorum ve Gönül Ka’be-sine giriyorum.

Orada bana bir hediye sunuluyor;

Kişinin başlıbaşına Gönül Ka’besine girmesi bir hediyedir. “Hediye” Kurb’an demektir. Kişinin varlığını kurb’an etmesidir. İşte kişinin vermiş olduğu cana karşılık, bir can verilir.

Bu hediye iki kişilik kahve fincanına benzeyen yeşil renkli bir nesne…

İki, Gönül Kâ’besinin Fenâfilah ve Bekâbillah hükmü ile ikilikteki birlik hükmü ile görünmesidir. Yeşil ise hep taze olarak bizlere sunduğu yemiş ve meyvalardır. Bir kahvenin kırk yıl hatırı vardır ki gönül Kâ’be-sinin üzerimizdeki hakkı kırk yıl değil kırk milyon senede ödenmez.

Hediyeyi sunan madde bedenli bir varlık yok;

Burası inşanın hakîkat-i yani mahluk kokusu almadığı ilmi İlâhi mertebesindeki hakîkatidir.

Sonra aynı şeyin pembe renklisi getiriliyor yanıma;

Bu gönül Kâ’be-sini yukarıda eleştirenin hâlidir, pembe hayal ve dünyalıktır. Gönül Kâbe-si olan, İnsân-ı Kamil’in hayalinde olan dünyevi âlimlerin hâlidir, bunların meyvaları göz boyacı çürük meyvelerdir.

Ama dediğim gibi hiç bir ses hiç bir görüntü yok. Bedenlenmis bir varlık yok;

Burası gönül Kâ’besinin “Lâ taayyün mertebesidir. A’maiyyet mertebesidir. Kendi kendinde gizli olduğu mertebedir. Aslında sûrete girenler bile kayıtlanma halleri “Kün FeYekün” “Ol der ve oluverir” hâlidir. Bedene, söze, görüntüye ihtiyacı yoktur.

İkinci şey de gelince ben tereddüt ediyorum, hangisi benim diye;

İkilik hâli ile bir tereddüt hâli oluşuyor, hangisi “benim” diye veya benim hâlim diye…

Yeşil renkli olanın benim hediyem, pembe renkli olanın da başkasının hediyesi bilgisi geliyor, sessiz Sözsüz Görüntüsüz;

Erlik, recüllük hâli benim hediyem yani kurb’anım kurbiyetim, pempe renkli olan ise yukarıda kendisine hâli gösterilmeye çalışılan hâyali, vehimi dünya ateşine kurbiyeti olan kişinin hâlidir bilgisi ilmi İlâhi programı olan Ayan-ı Sâbite hakîkatinden sessiz, sözsüz, görüntüsüz…

Bu hakikatlerin hepsi kayda sessiz, sözsüz görüntüsüzlükten kayda giriyor.


İşte kişi daha bugünden kaçacak, sığınacak siperini bulup kurtuluşa ermek için bunun sistemine dahil olması gerekir. Aksi takdirde vehimi, hayali beden varlığına sığınmaları kıyâmet günü nefisleri ortaya çıkacağı ve sığınacak bir delik te bulamayacağı için hani halk arasında “kabak gibi ortada kalmak” tabiri vardır. Tüm hâli, düşüncesi, fikirleri hayali, vehimi ortada olacak ve bunu saklayamayacaktır.


إِلَى رَبِّكَ يَوْمَئِذٍ الْمُسْتَقَرُّ {القيامة/12}

(İlâ rabbike yevme izinil müstekar)

Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(1)