İçeriğe atla
Kıyâme 9Cüz 29 · Sayfa 577

Kıyâme Sûresi 9. Âyet

القيامة

Sohbete sor

Ve cumi'a-şşemsu velkamer(u)

(7-10) Gözler kamaştığı, ay karanlığa gömüldüğü, güneş ve ay bir araya getirildiği zaman, o gün insan "kaçış nereye?" diyecektir.

Kıyâmet Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

“Güneş ve ay toplanır”(75/9)


Bir önceki âyette ay (kamer)’in tutulmasını fiziki olarak yaşadığımız ve his gözümüz ile algıladığımız için anlaşılabilmesi daha kolaydır. Bu tabir his gözümüz ile daha önce görebileceğimiz bir olay olması mümkün değildir. Zaten böyle bir şey olduğu zaman fiziki oluşumları tahayyül etmek zor ve fiziki yaşam süresininde sınırlı ve kısa olacağıda anlaşılmaktadır.

Bu âyetin başka bir ifadesi Tekvir sûresinde şöyle geçer…


إِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ {التكوير/1}

( İzeş şemsu kuvviret. )

“Güneş bürülüp dürüldüğü zaman.” (81/1)


Bu ve diğer Sûrelerin, tefsirlerimizde çok geniş ifadeleri vardır, bunlar genelde zâhiri ifadelerdir. Ancak Âyet-i Kerîmelerin daha birçok ifadeleri de vardır, bunlar ise “iş’âri” “işaret” tefsir yönleridir ve indî’dir geneli bağlamaz. Zâhiri üzere olan aslını bozmadan bunlardan da yararlanmak yerinde olur, kişi bunlardan da istifade edebiliyorsa ne âlâ aksi halde ilgilenmez okumaz bırakır gider kendinin bileceği iştir. Burada bahsedilen hâdise genelde kıyâmetin oluşumunda görülebilecek hususlardan-dır. Eğer bir kimse kıyâmetin kopmasından evvel dünyadan ayrılmış ise, o zaman bu ve benzeri Âyet-i Kerîmelerin hükmünün dışında kalmış olacaktır. O kişi için bu bir eksikliktir. İşte bu eksikliğin ve haksızlığın giderilmesi kişinin bu ve benzeri Âyet-i Kerîmeleri kendi bünyesinde, özelinde yaşaması, bu ve benzeri Âyet-i Kerîmelerden kendilerinin de istifade etmeleri demek olacaktır. Cenâb-ı Hakk cümlemize her hususta özel bir anlayış ve idrak nasib etsin İnşeallah.

Güneş genelde bildiğimiz güneştir. Ancak değişik mertebelerde değişik ifadelerle de kullanılır. Aynı zaman da güneş, Hakîkat-i ilâhîyyenin de ifâdesidir. İnsân’ın şahsi kıyâmeti geldiğinde yani ölüm geldiğinde yani “rûh boğaza geldiğinde tövbe kapıları kapatılır” denildiği halde Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın İlâhî zâti zâhir tecellisi genelde kesilme-mektedir.

Güneşin insan da ifâde ettiği ilâhî tecelli süresi ömrünün sonu itibariyle dolmuş ve kesilmiştir, bu aşamadan sonra kişi istese dahi tevhid ilimlerinden kendini tanıması yönünden herhangi bir şey alması mümkün değildir. Çünkü İlâh-î tecelli kendisi için “dürülüp bükülmüş” sona gelmiştir. Bu tecellinin devamı dünyada ki idrak ve anlayışı itibariyle mahşerde ve mahşer sonrası ebedi olarak devam edecektir. Ancak bazılarında “Mudil” ismi ağırlıklı, bazılarında ise, “Hâdî” ismi ağırlıklı olacaktır. Burada ise bu isimler birliktedir. Dileyen dalâlete dileyen hidâyete yürüyebilmektedirler.

Kişilerin iç bünyelerinde kendilerine ait sırası ile değer yargıları itibariyle, güneşi, ayı, yıldızı vardır, bunlardan biri şu veya bu şekilde ortadan kalkınca onlarda “dürülüp bükülmüş” olurlar, Cenâb-ı Hakk bizleri kendi İlâh-î güneşinin çevresinden ayırmasın.[100]


فَلَا أُقْسِمُ بِالْخُنَّسِ {التكوير/15}

(Fe lâ uksimu bil hunnes. )

Bundan sonra hayır, hunnese yemin ederim.” (81/15)


Hunnes ve kunnes’in günümüzde bilim adamlarınca uzaydaki karadelik ve akdelik denilen oluşumlar olduğu belirtilmiştir.

Hunnes yani karadelik mevcût oluşumların bozulması sonrası bir araya gelip sıkıştırılmış halde olan hâlidir. Helezon gibi dönmekte ve çevresinden geçen herşeyi içine almakta ve dışarıya çıkarmamaktadır. Bizdeki karşılığı nefsi emmâre’dir ki, çevresinde ne varsa içine çeker.


الْجَوَارِ الْكُنَّسِ {التكوير/16}

(El cevâril kunnes. )

“Cevalan eden kunnese.” (81/16)


Kunnes yani akdelik ise galaksilerin yeni oluşma aşamalarının başlangıcıdır.

Dünyâmızdan çok çok uzaklardaki galaksilerden yayılmaya başlayan ışıklar milyarca seneler sonra ancak dünyâmıza ulaşabildiklerinden o galaksiler sönmüş olsalar dahi biz onları var gibi görebiliyoruz.

Diğer yönden nefsimizi ehlileştirdikten sonra insan olma yolunda faaliyyete geçirebilirsek işte o bizim fezamızda genişlemeye müsâit yeni gezegen varlığımız olacaktır.[101]


Bu tür olayları daha önce yaşamış uzay sistemlerinin durumu astronomi ilmi araştırmaktadır. Bizlerde asgari bir fikir sahibi olabilmek için bir göz atmamızda yarar vardır.

Kara Delik nedir?

Kara delikler, evrenin en gizemli oluşumları arasında yer almaktadır ve hala da gizemlerini devam ettirmektedirler. Peki, kara delik nedir ve nasıl oluşur? Gelin evrenin bu gizemli yapısını biraz inceleyelim.

Kara delik, astrofizikte, çekim alanı her türlü maddesel oluşumun ve ışınımın kendisinden kaçmasına izin vermeyecek derecede güçlü olan, kütlesi büyük bir kozmik cisimdir. Kara delik, uzayda belirli nicelikteki maddenin bir noktaya toplanması ile meydana gelen bir nesnedir de denilebilir. Bu tür nesneler ışık yaymadıklarından kara olarak nitelenirler. Kara deliklerin, "tekillik"leri dolayısıyla, üç boyutlu olmadıkları, sıfır hacimli oldukları kabul edilir.

Karadelik Nedir? Nasıl Oluşur?

Kara delikler, daha önce de belirtildiği gibi aslında bir yıldızın ölümü yani yıldız patlaması ile birlikte başlamaktadır.

Öncelikle bir yıldız patlaması meydana gelir. Bu süreçte yıldızın kendi çekirdeği de içine çökmüş olur. Bu çekirdeğin çöküşünün ardından herhangi bir bağ kurulabilecek madde kalmaz. Patlama ile birlikte gazlar ve tozlar da ciddi anlamda sıkışmış olur. Patlama ile birlikte oluşan şok dalgaları da kara delik oluşumuna ek olarak yeni yıldızların oluşumu için evrende yayılmaya başlar.

Kara delik kavramı ilk olarak 18. yüzyıl sonunda, Newton'un evrensel çekim kanunu kapsamında doğmuştur denebilir. Fakat o dönemde mesele yalnızca “kaçış hızı” ışık hızından daha büyük olmasını sağlayacak derecede kütleli cisimlerin var olup olmadığını bilmekti. Dolayısıyla kara delik kavramı ancak 20. yüzyılın başlarında ve özellikle Albert Einstein'ın genel görelilik kuramının ortaya atılmasıyla fantastik bir kavram olmaktan çıkmıştır. Einstein'ın çalışmalarının yayımlanmasından kısa süre sonra, Karl Schwarzschild tarafından, “Einstein alan denklemleri”nin merkezî bir kara deliğin varlığını içeren bir çözümü yayımlanmıştı. Bununla birlikte kara delikler üzerine ilk temel çalışmalar, varlıkları hakkındaki ilk sağlam belirtilerin gözlemlerini izleyen 1960'lı yıllara dayanır. Kara delik içeren bir cismin ilk gözlemi, 1971'de Uhuru uydusu tarafından yapıldı. Uydu Kuğu takımyıldızının en parlak yıldızı olan Cygnus X-1 çift yıldızında bir X ışınları kaynağı olduğunu saptamıştı. Fakat "kara delik" terimi daha önceden, 1960'lı yıllarda Amerikalı fizikçi Kip Thorne vasıtasıyla ortaya atılmıştı. Bu terimin terminolojiye yerleşmesinden önce ise kara delikler için “Schwarzschild cismi” ve “kapalı yıldız” terimleri kullanıldı.

En yakın kara delik 1.600 ışık yılı uzakta Dünya'ya en yakın kara deliğin kod ismi V4641 Sagitarii ve ilk bulgulara göre 1.600 ışık yılı uzaklıkta olduğu belirlenmiş. Her ne kadar bizlere çok uzak gibi gelse bile, galaksinin büyüklüğü açısından çok yakın sayılmakta. Yeni yapılan araştırmalar da ise V4641 Sagitarii'nin aslında 20 bin ışık yılı uzakta olduğuna işaret ediyor.[102]

Süpernova Nedir Yıldızlar da ölür mü? Ne kadar yaşar bu yıldızlar? Gelin bu sorulara birlikte cevap verelim. Nedir bu süper nova? Bir yıldızın ölümü diyebiliriz. Yıldızlar da insanlar gibi doğar, büyür ve ölür. Tek fark onlar bizden çok daha fazla yaşıyor. Enerjisi biten yıldız patlıyor ve bu patlama sonucunda ki bu patlama süpernova oluyor, yeni yıldızlar oluşturuyor. Bir süpernovanın parlaklığı Güneş’in parlaklığının yüz milyon katına varabilir. Yani Güneş’in ömrü boyunca yayacağı enerji kadar enerji yayabilir.

Süpernovalar iki şekilde oluşur: Birinci tür süpernovalar ikili yıldız sistemlerinde oluşur. Yıldızlardan biri diğerinden madde çeker.(Bu beyaz cücedir.) Madde çektikçe o kadar ağırlaşır ki sonunda patlar. Bu patlama sonucu süpernovalar oluşur. İkinci tür süpernovalar bahsettiğim gibi yaşlanan yıldızın ölmesiyle oluşuyor yani patlamasıyla. Yıldız nükleer enerjisini bitirince git gide kendi kütlesini çekirdeğe akıtmaya başlıyor. Bunun sonucunda çekirdek kendi çekim kuvvetine dayanamaz hale gelir ve patlar. Yani ölür. Bu ölüm bazen bir karadeliğe bazen bir nötron yıldızına başlangıçtır.

Süpernovalar neden bizim için önemli?

Bu patlamalar kısa süreli de olsa bize güzel bilgiler verir. Süpernovalar genişleyen bir evrende yaşadığımızın en güzel kanıtıdır. Bu patlamalar, maddenin evrende bir noktadan başka noktalara taşınması işine yarar. Aynı zamanda patlayan yıldızın içindeki elementler de bu sayede uzaya dağılır. Hatta bir varsayıma göre içinde bulunduğumuz Güneş Sistemi’de bir süpernova patlamasından sonra oluşmuştur.

  Süpernovaları nasıl buluyoruz?

Bazı teleskoplar yardımıyla patlama sırasındaki ışığı gözlemleyebiliyoruz. Bu bize sadece görünür ışığı verir. Süpernovalar x ışını ve gama ışını yaydığı için bunları tespit ederek de bulabiliriz.[103]


Gerçi Ahmed Avni Konuk Bey tarafından, günümüzden yaklaşık 100 sene kadar önce şerh edilmiş olsada konuyu aydınlatması bakımından Mesnevi-i Şerif beyitleride bizlere yararlı olacaktır.


1616. Denize derim ki: "Agâh ol, ateş ile dol!"; ateşe derim ki; "Git, gülzâr ol!" Denize, “Ateşe tebeddül et!” derim, eder. Nitekim âyet-i kerîmede (Tekvîr, 81/6) ya’ni “Kıyâmette denizler kızdırıldığı vakit” buyurulur.

Ma’lûmdur ki, ateş ile su her ne kadar birbirinin zıddı iseler de, dört unsurda birliktedirler. Nitekim bu günkü günde küremizin etrafındaki deniz, hidrojen ve oksijen ve sodyumdan oluşur. Ve bunlar yanıcı maddelerdir. Binâenaleyh suyun ateş olması fennen dahi uzak değildir. Ve “Ateşe, ‘Git, gülistân ol!’ derim, olur.” Bu dahi fennen uzak değildir. Nitekim küremiz başlangıcında şekillenirken sıvı ateş hâlinde idi; bugün o ateş küre üzerinde bağlar, bağçeler, gülistânlar mevcuttur. Değişim için zamanın geçmiş olması Allah’ın yanında hükmü ve i’tibârı yoktur.

1617. Dağa derim ki: "Yün gibi hafîf ol!"; feleğe derim ki: "Göz önünde aşagıya!

Dağlara, “Atılmış yün gibi hafif ve kabarık bir hâle gelin!” derim; öyle olur. Nitekim sûre-i Kâria’da (Kâria, 101/5) “Kıyâmette dağlar atılmış yün gibi olurlar” buyurulur. Ve feleğe de derim ki: “His gözü önünde aşağıya suküt et!” Gök cisimleri parçalanıp suküt eder. Nitekim âyet-i kerîmede, (lnşikâk, 84/1) [“Semâ yarıldığı vakit”] ve (İnfitâr, 82/1) [“Gökyüzü yarıldığı vakit”] buyurulur.

1618. Derim ki: "Ey güneş, aya yaklaş!"; her ikisini kara bulut gibi yaparız.

“Ey güneş, devrindeki âdeti boz, aya yaklaş!" derim; yaklaşır. Güneş katılaşarak sertleşir, ziyası gider ve aya da ondan ziyâ gelmez olur. Her ikisini de kara bulut gibi yaparım.

Bu beyt-i şerîfte (Kıyâme, 75/6-9) ya’ni “İnsan, “Kıyâmet ne zamandır?” diye sorar. O vakittedir ki, his gözü faâliyetten kalır ve ay kararır ve güneş ve ay cem’ olunur” âyet-i kerîmesine işâret buyurulur, (Tekvîr, 81/1) ya’ni “Güneş karardığı vakit” âyet-i kerîmesi de bu ma’nâyı gösterir. Kur’âni haberlere nazaran, güneş sistemimizin kıyâmeti kopacağı vakit, güneşin katılaşıp kararacağı ve câzibesinde bizce keyfiyyeti meçhûl olan bir ilâhî tasarruf gerçekleşmiş olarak, arzın ayıyla berâber güneşe yaklaşacağı ve gezegenler arasında çarpışmalar olup, parçalarının arz üzerine döküleceği anlaşılmaktadır. Bunlar fennen dahi uzak şeyler değildir.

1619. Güneş çeşmesini kuru yaparız; kan çeşmesini fen ile misk yaparız!

Güneşin ziyâ ve harâret çeşmesini, adet olunanın dışında kuruturuz; ve âhûlarda olan kan menba’ını, fen ve değişim ile misk yaparız ve ona “misk göbeği" derler. Bunların hepsi sebepler ile kayıtlanmış olmayıp, irâdemizde mutlak olduğumuzu gösterir.

1620. Güneş ve ay, iki kara öküz gibi; onların boynuna Hâkk boyunduruk bağlar!

Güneş ve ay, fezâda iki kara öküz gibi kalır ve onların boyunlarına Allâh Teâlâ fezâda başka bir câzibe boyunduruğu bağlar![104]


695. Kıyâmında güneş ve ay ma'zûl oldu. Göz ziyanın aslına meşgül oldu.

Nitekim sûre-i Kıyâmet’te zikredilmiş olan (Kıyâme 75/6-9) ya’ni “Vaktâki göz kamaşır ve ayın ziyâsı gider ve güneşle ay cem olur” âyet-i kerîmesi gereğince kıyâmette güneş sistemimizin düzeni bozulup ayın nûru kaybolduğu ve güneşle ay, ziyâ ve nûr vermekten azledilmiş oldukları vakit, rûhun gözü o ziyânın aslı olan vücûd-ı mutlak-ı Hakk’ın nûru ile yanan olur ve ödünç, eğreti olan isimlenmiş vücûdun ziyâsı gider.

696. Nihayet mülkü müsteârdan ve bu fânî ribâtı dârü'l-karârdan bilir.

Ya’ni, kıyâmette bu ödünç olan isimlenmiş vücûdun nûru söndüğü vakit rûhun gözü hakîkî olan mülk ile ödünç olan mülkü anlar ve fanî olan dünyâ misâfirhânesini karar evi ve mahalli olan âlem-i âhiretten fark eder, ayırır.[105]


Güncel astronomi bilgisi ve mesnevi beyitleri ay ve güneşin bir araya getirilmesi ve kararması hakkında yeterli bilgi vermektedir.

Görüldüğü gibi bizlerin bir ömürleri olduğu gibi gök cisimlerininde bir ömrü vardır. Dünyanın ömrü yaklaşık 16 milyon yıldır ve 2 milyon yıl içinde yaşayan bir canlı olduğu için yenilenmeye ihtyacı vardır. Bu yenilenmeler orta kıyâmet ve vaktinin dolması ile oluşacak hadise ise büyük kıyâmettir. Onun için dünya üzerinden birden fazla Âdem neslinin geçeceğini-geçmiş olacağını anlamak zor olmasa gerek…

Ve astronomi ilminden kara delik ve süper nova oluşumundan benzer sistemlerin oluştuğu anlaşılmaktadır. Cenâb-ı Hakk’ın kıyâmet ile mahşeri sahayı kurmasının da uzak ve zor bir ihtimal olmadığı anlaşılmaktadır.

Ay ve güneşin kararması ile bu izafi ziya-ışık araçlarına ihtiyaç kalmayacağı ortadır. Nitekim zümer sûresinde;

وَمَا قَدَرُوا اللَّهَ حَقَّ قَدْرِهِ وَالْأَرْضُ جَمِيعًا قَبْضَتُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَالسَّماوَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَمِينِهِ سُبْحَانَهُ وَتَعَالَى عَمَّا يُشْرِكُونَ {الزمر/67}

(Ve mâ kaderûllâhe hakka kadrihî vel ardu cemîan kabdatuhu yevmel kıyâmeti ves semâvâtu matviyyâtun bi yemînih(yemînihi), subhânehu ve te’âlâ ammâ yuşrikûn)

“Allah'ı hakkıyla takdir edemediler. Halbuki bütün yer kıyâmet günü O'nun avucundadır. Gökler de kudretiyle dürülmüştür. O, onların ortak koştuklarından münezzeh ve çok yüksektir.” (39/67)

وَنُفِخَ فِي الصُّورِ فَصَعِقَ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَمَن فِي الْأَرْضِ إِلَّا مَن شَاء اللَّهُ ثُمَّ نُفِخَ فِيهِ أُخْرَى فَإِذَا هُم قِيَامٌ يَنظُرُونَ {الزمر/68}

(Ve nufiha fîs sûri fe saıka men fîs semâvâti ve men fîl ardı illâ men şâallâh(şâallâhu), summe nufiha fîhi uhrâ fe izâhum kıyâmun yanzurûn)

“Ve sûra üflenmiştir. Göklerde kim var, yerde kim varsa çarpılıp yıkılmıştır. Ancak Allah'ın dilediği müstesnadır. Sonra ona bir daha üflenmiştir. Bu defa da hep onlar kalkmışlar bakıyorlardır.”(39/68)

وَأَشْرَقَتِ الْأَرْضُ بِنُورِ رَبِّهَا وَوُضِعَ الْكِتَابُ وَجِيءَ بِالنَّبِيِّينَ وَالشُّهَدَاء وَقُضِيَ بَيْنَهُم بِالْحَقِّ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ {الزمر/69}

(Ve eşrekatil ardu bi nûri rabbihâ ve vudıal kitâbu ve cîe bin nebiyyîne veş şuhedâi ve kudıye beynehum bil hakkı ve hum lâ yuzlemûn)

“Yer, Rabbinin nuru ile parlamıştır. Kitap konmuş, peygamberler ve şahitler getirilmiş ve aralarında hak ile hüküm verilmektedir. Hem onlara hiç haksızlık yapılmaz.”(39/69) Âyet-i kerime’de geçen “Yer, Rabbinin nuru ile parlamıştır.” İfadesi ile sûret ayı ve güneşine zaten ihtiyaç kalmıyacağı açıktır. Bunu Efendimiz (s.a.v.) “Rabb-im Nûr’dur, ben onu nasıl göreyim” şeklinde ifade etmiştir. Aslında görülemeyeceği anlatıldığı gibi, nasıl göreyim? İçinde görüşün nasıl olabileceği soru ile gizlenmiştir.

Göz ve görüş nefis yıldızı ve bunun İlâhiyat yıldızına dönüşmesi,

Ay (Kamer) hayal ve vehim bunun aslı olan Nuru Muhammedi - Hakikat-i Muhammedi, Güneş ise enaniyyet yani kibirdir, bunun aslıda Hakikat-i İlâhiye güneşidir.

Âyetlerin gelişinden İlâhiyat yıldızı ile göz kamaşır, Kamer-Nuru Muhammedi ile beden varlığı aydınlanır, Hakikat-i İlâhi güneşi ile hayali vücuûd eriyip yok olur ve yerine hakiki olanı gelir.

"Hâyat hayaldir."

(Hayaldir ama kişinin görüşüne göre bu hayal değişir. Ya kendi hayalinde yaşar. Ya da hayali kebir olan Hakk'ın hayalinde ölmeden evvel ölüp, kıyâmetini yaşar)[106]

“Yer, Rabbinin nuru ile parlamıştır.” Bunun hakikati ise “Allah” esmâsının kemâlli zuhur mahalli Resülûllah (s.a.v) dir. Diğer enbiya, evliya, kâmil insanlar bir esmâ’nın zuhur mahallidir. Yani rabb-i hassları olan esmâ-i ilâhiyyeden nurlarını alırlar. İşte ender hadise ve yaşam sahası olan bu hâl-i kişiye seyri sülûkunun sonunda Cenâb-ı Hakk tarafından sükûn halinde verilen kendine özel verilen esmâ-i İlâhiyyenin nuru ile hakkkın olan beden varlığı parlamıştır.

“Güneş ve ay toplanır” Güneş (Şemş) ve Ay (Kamer)’i sayısal olarak toplayacak olursak;

Toplama işlemini yapabilmemiz için, Şems ve Kamer sayı değerlerini bilmemiz gerekir.

“Şın-300”, “Mim-40”, “Sin-60” dır. (300+40+60=400) dür.

“Kaf-100”, “Mim-40”, “Re-200” dür. (100+40+200=340) dır.

(400+340=740) dır. (7+4=11) dir.

(11) Hazret-i Muhammed, Tevid-i Zât ve Marifet/bekâbillah mertebesinde toplandığı ortaya çıkmaktadır.

(740) Nusret Baba (r.a.) sayısal değeridir. (52) şifre sayısı ile ölüm ve kıyâmet sûresi hesaplamalarından şifrelerin buraya dayandığı ortaya çıkmıştı. Nusret Baba (r.a.) aynı zamanda zâhir, bâtın 54 tür. (53) Necm ve (54) Kamer sûreleridir. Bir tasdikte bu âyetten geldiği görülmüştür. Kamer’in bâtını Şems ve Şems’in bâtını Kamer’dir. Gece Kamer-Ay zuhur eder, Şems-Güneş bâtın da kalır. Gündüz ise Şems-Güneş zâhir olur, Kamer-Ay bâtında kalır.

Mevlânâ hazretleri; gündüz ve geceyi sen üstünsün, bende daha yararlıyım diye önce tartıştırır. Ve daha sonra durun bakalım niye tartışıyorsunuz diye söze dahil olarak birinize gece, diğerinize gündüz diyorlar. İkiniz ayrı değilsiniz, her ikinize birden gün diyorlar. Diyerek aralarını bulur.

Gün; Kün ve Yevm dir. Kamer ve Şems’in bir araya toplanması kıyâmet günü ile Gün-Kün oluşmaktadır. Bu oluşum 7. Gün Cum’a Cem gününden sonra olmaktadır.

Ma’nâ olarak cem edersek, Şems; Marifet/bekâbillah, Kamer; Hakîkat/fenâfillah,

Bu da Cem’ül Cem olmaktadır. Efendi Babam Nusret Babam (r.a.) in zâhir âlemde olduğu yıllarda bir hatırasında o yıllarda yazılan kitaplardan bir tanesinin matbaada baskıda olduğunu ve Cağaloğlu’nda olan bu matbaaya kitapları kontrol için görevlendirilmiştir. Kitapların basımını üstlenen Amca matbası Efendi Babam ile arasında geçen diyalogda sizin Efendi Cem’ül Cem makamındaymış diye ifade ettiğini bizlere aktarmıştı.

Bu oluşumları düşünüp, zihnimde toparlayarak aktarmaya çalıştığım sırada, Efendi Babam’dan Nusret Babam (r.a.) in 163 ve 164 numaralı Esmâ’ül Hüsna kitabının kitap kapağı ve Terzi Baba Önsözünün yazıldığı hakkında bilgi mesajı almıştım. Fakire bu gelen iki ciltlik (zâhir-bâtın) kitap mesajı adeta bir tasdik gibi evet düşündüklerin doğrudur der gibiydi...

İlk Cem’in içinde Ef’âl, Esmâ, Sıfât mertebesinin Cem hâli vardır. Bu hâle girmek için Cem den önceki farktan bir mürşid-i kâmilin elini tutup gönül mescidine girmek lazımdır. İşte 7. Gün denilen kıyâmet günü veya Cum’a günü denilen ve 2 rek’at farzı olunan zahir (Fenâfillah) ve Bâtın (Marifet) denilen bu namazın burada hakîkati kılınmaya başlanır.

İşte derslerde yapılan ilmi seyir ile Ef’al (kıyâm-fenâfişşeyh), müşahadeli seyr ile Esmâ (Rüku-Fenâfirresül), Yaşantıda ki seyri ile Sıfât mertebesi (Secde-fenâfillah) hâli oluşur. Ve kişi bu gönül mescidinin selâm kapısından girip 15-20 senelik bir eğitim ile (21-41) numara ile ifade edilen Cennet’ül Bâki kapısına gelir. Bu kapıdan çıktı mı? Yani kıyam-eti koptumu bir bâtıni kıyam hâli oluşur. Yalnız bu arada oluşan hal Mir’ac ve Kadir geceleri ile ve “Bâki” ile Kaadir olan gündüzü ile kişiyi Arif’lik Bayramına ulaştırırır. Bu kişi halife-i şahsiye yani kendi kendinin halifesi olmuş olur.

Bu seyirler benlik seyirleri olduğu ve her biri bir yıldıza-göze bağlı olduğu için nefsi benlik yıldızı sayısal değeri “Kevkeb” 12, izâfi benlik yıldızı Necm (12), İlâhi benlik yıldızı “Şıra” 13 tür. Toplamı (12+12+13=37) dir. 37 Zât tecellisi hâli ve Kamer-Ay sûresinin nüzul sırasıdır. Kıyâmet sûresi 7. Âyette Göz kamaştığı (Tecelli-i Berk) zaman denmektedir. İşte bu hâl cem edildiği zaman Kamer-Nuru Muhammedi hakîkati açılır. Halk’tan Hakk’a olan sefer tersine döner ve Hakk’tan halka dönüş seferi ve dönüş tecelileri Hakikat-i Muhammedi-Nuru Muhammedi ile başlar. Efendimiz (s.a.v.) “Rabb-im bir Nur’dur, onu nasıl göreyim” dediği gibi Mirac dönüşünde “Beni gören Hakk’ı görür” demişti. O zaman “Beni gören Rabb-im olan Nur’u” görür diye düşünmek yanlış olmaz diye düşünüyorum. Çünkü bu hâl dünyada iken kıyâmeti görmesi ve Hakîkat-i Muhammedi (Kamer) ve Hakîkat-i İlâhi (Şems)’i bünyesinde toplamasından meydana gelmiş. Ve zâhir, bâtın nurunu bizlere yansıtmıştır.

Belki yazılacak olanlar biraz anlama bakımından ters gelebilir. Burası dönüş tecelileri olduğu için Kaadir gündüzü ile kişi ayağa kalkar iken Zât tecellisi ile kendini gönül kâ’besinin arafatında-arifliğinde bulur. Bir önceki aşama kişinin kendi kendini 3 aşamalı (İlm’el Yakîn, Ayn’el Yakîn, Hakk’el Yakîn) tanıması idi. Burada kişi bâtında-bâtınında bulunan hakkı yani gerçek hakkı Allah’ı tanımasıdır. Bu da arifibillahlık yani Allah’a arif olmaktır. Burada hal Cemâl hâlidir.

İşte Âdemiyet ile Zât-ı tecelli ile kişi, nasıl bir bebek emekler daha sonra yürür konuşur ve akıl baliğ hale gelir gönül Mekke-sinde (Bekke) gönül kabesine girerek kıyam eder. Cum’a namazının ikinci rek’atında Muhammediyet mertebesinin İbrâhim-i Velâyet hâli ve Şeriât-Îbrâhimiyyet mertebesinin kurb’an kıyâm-et hâli ile celâl oluşur. Ve gönül kâbesinin gönül evladı İsmâil (a.s.) ile kabe taşlarının yükseltir. Ve iki köşeli Kâ’be oluşumu olur.

Buraya konunun daha iyi anlaşılması için Mesnevî-i Şeriften beyitler alıyoruz.[107]


3887. "Madenlikten öldüm ve bitki oldum ve bitkilikten öldüm hayvana vurdum."

“Rûh-ı tabii sâhibi olan madenlik mertebesinden öldüm, ya’ni intikal ettim, rûh-ı bitki sâhibi olan bitki mertebesine geldim ve bitkilikten, ya’ni rûh-ı bitkilik mertebesinden intikâl ettim, hayvanlık mertebesine geldim.”

3888. “Hayvanlıktan öldüm ve Âdem oldum; binâenaleyh ne korkayım, ölmekten ne vakit noksan oldum?"

“Nefs-i hayvâniyye mertebesinden öldüm ve mertebe-i insâniyyeye geldim; böyle olunca ölümden ve intikalden niçin korkayım, ne vakit ölmekten ve intikalden noksan oldum? Belki her mertebeden öldükçe, onun üstündeki mertebeye çıktım.”

3889. “Dîğer bir hamlede beşerden ölürüm, tâ ki melâikeden ayak ve baş çıkarırım."

“Dîğer bir hamlede dahi beşeriyet mertebesinde, kendi mertebelerine nazarda olan rujların haşr ve toplanmasından hâlinden ölürüm, rûh-ı isimlenmiş ile melâike cinsinden sayılan olurum.”

3890. “Ve melekden dahi bana cûdan aramak lâzımdır; Onun vechinden gayri her bir şey hâlikdir!" Ya’ni melekiyyet ve rûhiyyet mertebesinden dahi bana hakîkat ırmağı aramak lâzımdır; zîrâ melekiyyet mertebesi, mertebe-i vahdet değildir, belki Zât-ı mutlakın bi-hasebi'l-esmâ gayriyyet libâsıyla zuhûr ettiği bir mertebedir ki, onda ikilik vardır. Binâenaleyh bu ikiliğin dahi refi için, benim vahdet ırmağı istemem ve aramam lâzımdır. Zîrâ Hakk’ın Zât-ı ahadiyyesinden gayri her bir şey hâlikdir, (helak olucudur) bâkî değildir.

3891. "Dîğer defa melekden kurbân olurum; o şey ki vehme gelmez, o olurum.” Mâdemki melekiyyet ve rûhiyyet mertebesi, ikilik mertebesidir, vahdet-i hakîkiyyeyi bulmak için bu melek mertebesinden dahi ölür ve kurbân olurum; ondan sonra vehimlerden münezzeh olan Zât-ı ahadiyye mertebesinde kâmilen fânî ve mahv olurum; ve ben ondan fânî ve mahv olunca benim i’tibârî olan varlığım ve benliğim kalkıp kâmilen O olurum.

3892. Böyle olunca adem olurum ve adem org[108] gibi bana der ki: "Biz Ona rücû' edicileriz!"

3887 numaralı beyt-i şerîfden i’tibâren, bu beyte kadar olanyüce beyitler, vücûd-ı mutlakın bi-hasebi’l-esmâ mertebe-i ilmine kadar yükselişi ile alakalıdır ve yukanda 3835 numaralı beyt-i şerife merbûtdur; zîrâ o beyitte silsile ve devir mes’eleleri mevzû-i bahis olmuş idi ve âşık indindeki “silsile” tecelliyât-ı esmâiyye ve sıfâtiyyeden ve “devr,” vücûd-ı mutlakın nüzul (iniş ve urûcundan (yükseliş) ibâret olduğu îzâh edilmiş idi. Bu beyt-i şerîfde urûcun, isimlenmiş yokluktan ibâret olan, vücûd-ı mutlakın mertebe-i ilminde nihâyet bulduğuna işâret buyurulur. Ya’ni ben nefs-i madeni ve nefs-i bitki ve nefs-i hayvânî ve nefs-i insânı ve nefs-i melekî merâtibini kat’dan sonra, rücû’ ve urûc tarîkiyle kendi aslıma vâsıl olurum ki, o aslım ilm-i İlâhîde sâbit olan sûretim ve “aynimdir; ve o mertebe benim isimlenmiş vücûduma nazaran isimlenmiş yokluk mertebesidir, şimdi bu isimlenmiş yokluk mertebesi bana, içinden sadâ veren org çalgısı gibi: “Biz O’na rücû’ edicileriz!" der. Nitekim âyet-i (Bakara, 2/156) [“Biz Allah’a âidiz ve O’na dönücüleriz”] ve Enbiyâ, 21/93) [“Hepsi bize dönücülerdir”] (Bakara, 2/28) [“O’na döndürüleceksiniz”] ilh. buyurulur.[109]


Mevlânâ hazretlerinin dergâhında sandukalarının üzerine yazılmış bir gazel vardır…

“Ölüm gününde benim tabutum gidici olduğu vakit, benim için bu cihânın derdi olduğunu zannetme! Benim için ağlama ve yazık, yazık! Deme! Şeytanın hilesi­ne düştün, o yazık oldu. Cenazemi götürdüğün vakit, fırâk, fırâk deme! Benim için o zaman mülâkât-ı visâl olur. Vaktâki beni mezara tevdi’ edersin, veda' ve­da' deme ki, mezar cem’iyyet-i kulûbun perdesi olur. Aşağıya gitmeği gördüğün vakit, yukarı gelmeğe bak; güneşin ve ayın gurubuna niçin ziyân olsun? Sana gurûb görünür, fakat şurûk olur, lahd hapis gibi görünür, canın kurtulması olur. Hangi dâne zemine gömüldü, neşv ü nemâ bulmadı? Niçin senin dâne-i insâniy- yetine bu şübhe olsun? Hangi kova aşağıya gitti ve dolu olarak dışanya gelme­di. Kuyudan dolayı cân Yusuf'una niçin figân ola? Vaktâki ağzı bu taraftan bağ­ladın, o tarafa aç ki, senin hây ve hüyun lâ-mekân fezasında olsun!"[110]


Yazdıklarımıza yani Cum’a Cem ve Cem’ül mertebesinin bâtini hâlini anlamaya kaldığımız yerden devam edelim…

Kişi bu hâl-i idrak edip hakikatini yaşaması bâtında bulunan hakikate ef’al mertebesinden iman-yakîn hâlidir. Bu kişiler biz bir davetçi işittik, rabbimiz bizleri ebrar taifesine dahil eyle diye dua ederler. Bu kişi kendi kendine ve varlığındaki melek ve Esmâ-i İlâhiyeye imamdır.

Gönül Kâ’besinde kılınan Cum’a namazının bâtıni ikinci mertebesi rükû hâlidir. Mûsevîyyet-Tarîkât-Esmâ mertebesidir. Museviyet mertebesi kurb’anı sıfât ile celâl hali oluşur. Bu hâlde Muhammedi-Museviyyet veliliği oluşur. Cenâb-ı Hakk bu kişileririn imân-ikân hâlini gaybleri ile gaybe iman eder diye tarif eder. Bu kulunun dilinden cenâb-ı hakk hamdini yapar ve yaptığı hamdi bu kulunun dilinden işitir.

Gönül Kâbesinde kılınan Cum’a namazının bâtıni halinin üçüncü mertebesi secde hâlidir. Zâhirde yapılan ilk secdeler ile farkı orada ilk secde Mûseviyet ve ikinci secde Îsevîyyet secdesi ve mir’ac hâlidir. Bâtında olan olan ise Muhammedi-Museviyyet ve Muhammedi-İseviyyet secdeleri ve Mir’ac halidir. Bu hâlde gönül Kâ’besi yeniden yapılandırılır. Dört köşeye dönüşür ve Kuduse-kudsiyete ve Mir’ac’a çıkılır. İseviyet mertebesi kurb’anı ile celâl hali oluşur. Muhammedi-i-İseviyet veliliği ve Sıfât-Hakikat mertebesidir. Cenâb-ı Hakk buyurur… “MuHakkak ki îmân edip sâlih amel işleyenleri rahman sevgili kılar” (19/96) Hakikat mertebesinin imânı hâli bu ayette anlatılmaktadır. Cenâb-ı Hakk bu kullarının gözünden âlemi ve kendini seyr eder.

Gönül Kâ’besinde kılınan Cum’a namazının bâtin-i halinin dördüncü mertebesi tahiyyat-oturma-Cenâb-ı Hakk ile mukamele-konuşma hâlidir. Marifet-Zât mertebesidir. Muhammediyyet mertebesi velayetidir.

Dördüncü îmân mertebesi: Zat Marifet Mertebesi İmanı:

Bu da Bakara suresi 2 /285 âyet-indende.[111]

Bismillâhirrahmânirrahîm.

“Âmenerrasûlü bimâ ünzile ileyhi min rabbihi vel mü’minûn küllün âmene billâhi ve melâiketihi ve kütübihî ve rusulih” diye devam eden âyet-i kerîme zat mertebesi îmânını diğerlerinden farklı yönüyle, bize bildirmektedir.

Özetle meal olarak ne deniyor bakalım. “ O elçi rabbinden kendisine indirilene inandı. Müminlerde inandılar. Allaha meleklerine ve kitaplarına ve elçilerine inandılar. İla ahir... Devam ediyor âyet…[112]

Ve tahiyyat sonunda sağa ve sola selâm vardır. Sağ ve sol ehline selâmdır.

Muhammediyet-Zât mertebesinde Kurb’an yoktur. Rabb-in için Kurb’ân kesin hakîkati ile kişi kendini kurb’an eder ve etrafına bu kurb’andan dağıtır.

Ve aşağıda yazılan hakîkatler ile Hakk’tan Halk arasına döner.


Şimdi bunların tasdiğinin yazıldığı Mübarek gün ve geceler kitabından kısaca bir alıntı yapalım…

Ey aziz kardeşim, Orada ki oluşumları sakın ha küçümseme. Orada bütün âlemler simgesel olarak ifadelerini bulmakta ve varlıklarını ortaya koymakladırlar. Beş Hazret mertebesi orada rnevcuttur.

“Hacc” kelimesinin ifadesi, “Hakîkat-i İlâhide Cemâlullah-ı seyr” dir.

Yani zâhiren de bütün bu âlemlerde Hakk’ın vechini seyretmiş olmaktır. Oralara gitmek suretiyle Allah’ın evinde zâtını ziyaret etmektir. Ancak buradaki ziyaret “teşbih” mertebesi itibariyledir.

İnsanoğlu için bu mevzular çok hassas mevzulardır Bir kaç kelime ile kitap sayfalarından hemen öğrenilecek şeyler değildir. Daha gerçekçesi yüz yüze eğitimle mümkündür.

İçte bu oluşum ancak Kurb’an bayramında Ka’be’i şerifi ziyaret edip Hacı olmakla ifadesini bulmaktadır.

Hacdan dönen kişinin adettir yanakları değil gözleri öpülür, Neden?

Çünkü İlâhi müşahede de bulunduğu için, o gözlerle Hakk-ı seyretmiş olduğu içindir.

Ayrıca avucunun içi de öpülür, “Hacer-ül esved”i “istilam” yani elini sürdüğü içindir.

Hacdan dönen kimse Celâl tecellisine bürünmüş olmaktadıı Ayrıca oradaki şiddetli hadiseleri yaşadığı için ve de Hz. Rasullüllah’ın hayatını oralardaki yaşantısını, hallerini, hadiselerini, hatıralarını yaşadığından “Hakîkat-i Muhammediyye”yi de giyinmiş olarak kendi muhitine dönmektedir.

Hem “İlâhi Varlığı”, “İlahi Hakikati”, Cenâb-ı Hakk’ın Cemâl ve Celâl tecellilerim giyinmiş olarak dönmektedir.

İşte bu şekilde kendi yerine dönen kimse oradaki Kabe’nin bulunduğu yerdeki temsilcisidir, hatta ma’nen de kendisi Kâ’be’dir.

Şöyle bir şiir söylenmiştir:

Sen o’na korkma de Kur’an-ı natık, Gönül Kâ’be-sine gir ol mutabık, Devreyle ol Kâ’be-nin etrafını, Devrederler bir gün gelir şems-i zat-ı’nı.

İşte oraya gittiğin zaman secdenin hakîkatinin, ne olduğunu,

Kâ’be’nin hakikatinin ne olduğunu, insanlığın hakikatinin gerçek halinin ne olduğunu anlıyorsun.

Şimdi: oraya gidildiğinde bir Ziyaret Tavaf-ı yapılıyor.

Kâ’be-ı şerifi’in etrafında yedi defa dönülüyor.[113]


Belki oluşan müşahade ve tecelli ile yazılanlardan konudan biraz uzaklaşmış gibi görünüyor olabiliriz. Şimdi toparlamaya çalışırsak, şiirde yazıldığı gibi kişi bahsettiğimiz Cum’a namazının hakikatini kıldığı zaman kendine ayna kabul ettiği gönül mescidi-gönül Kâ’besi hükmüne dönüyor. (3+4=7) mertebe ile artık yedi defa ile âlem onun şems-i zâtı etrafında dönüyor. Görüntüsü de nur olduğu için Kamer hükmünde oluyor. Gönül Kâ’be-si- İnsân-ı Kâmil-Kâmil İnsan da bu mertebeler, İlâhi Varlık-İlâhi hakikat dürülmüş oluyor. Efendi Babamın şiirinde yazdığı gibi “Siyah örtü neyi örter bilir misin? Diye sorduğu gibi bu sorunun cevabı bu hükümde olanda Cem’ül Cem ile dürülmüş ve kara örtü ile örtülmüş oluyor. Resûl (s.a.v) ve Resül (s.a.v.) Resûlü olanlar istediklerine bu örtüyü açıp bizdeki kıyâmeti gör diye, Nuru Muhammedi ve Nuru İlâyi gösterip salikleri Nefsi emmarelerini kestirdikten sonra, Nefsi levvâmelerinin kıyâmetini kopartıyorlar.

Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(2)