Felâ saddeka velâ sallâ
O, (Peygamberi) doğrulamamış, namaz da kılmamıştı.
Fakat o, ne sadaka verdi, ne namaz kıldı.
Kıyâme Suresi'nin 31. ayeti, inkarcıların temel iki eylemi olan tasdik etmeme ve namaz kılmama durumunu vurgulayarak, onların ahirete yönelik sorumluluktan kaçınmalarını ve dünya hayatına olan bağlılıklarını dilbilimsel bir derinlikle ortaya koymaktadır. Ayet, imanın ve ibadetin reddini, dolayısıyla ahiret inancının yokluğunu güçlü bir şekilde ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'sıdk' kökünü 'sözün veya inancın gerçeğe uygun olması' olarak tanımlar. 'Tasdîk' ise bir şeyi doğru kabul etmek, onaylamak anlamına gelir. Ayetteki 'fela saddaka' ifadesi, peygamberin getirdiği hakikatleri ve ahiret inancını kalben ve fiilen doğrulamayı reddetmeyi, yani inkârı ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'saddaka' fiilini 'iman etti' veya 'doğruladı' şeklinde açıklar. Ayetteki olumsuz kullanımı, kişinin peygamberin getirdiği vahye ve ahiret gününe iman etmediğini, onu yalanladığını mecazi bir anlatımla ortaya koyar.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'sıdk' kavramının Kur'an'da sadece sözün doğruluğunu değil, aynı zamanda inancın ve eylemin doğruluğunu da kapsadığını belirtir. 'Tasdîk', peygamberin mesajını ve Allah'ın vaadini içtenlikle kabul etme eylemidir. Ayetteki 'fela saddaka' ise bu kabulün ve imanın yokluğunu, dolayısıyla küfrü ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'salât' kelimesinin kökenini 'dua' ve 'tazim' olarak açıklar. Şer'î anlamda ise 'belirli rükünleri ve şartları olan ibadet'tir. Ayetteki 'vela salla' ifadesi, bu özel ibadeti, yani namazı yerine getirmemeyi, dolayısıyla Allah'a karşı kulluk görevini ihmal etmeyi vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'salât'ın Kur'an'da farklı anlamlarda kullanıldığını belirtir, ancak bu bağlamda 'namaz kılmak' anlamında olduğunu açıklar. Ayetteki olumsuzluk, kişinin Allah'a karşı olan bu temel ibadet yükümlülüğünü yerine getirmediğini, dolayısıyla ahiret sorumluluğundan kaçtığını gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'salât'ın Kur'an'da Allah ile kul arasındaki en önemli bağlardan biri olduğunu ve kulluğun en belirgin göstergesi olduğunu ifade eder. Ayetteki 'vela salla' ifadesi, bu bağın koparıldığını, Allah'a karşı olan teslimiyetin ve şükranın terk edildiğini semantik olarak ortaya koyar.
Kıyâmet Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“O, (Peygamberi) doğrulamamış[187], namaz da kılmamıştı.” (75/31)
“Saddeka” kelimesi sadaka vermek olduğu gibi tasdik etmek anlamına da gelmektedir.
Sadaka vermek bir yönden namazdan üstündür, namaz kişinin nefsi içindir ama sadaka vermesi bir başka kişi açısından faydalı olmasıdır. Burada rabbi katında 1 e 10, 1 e 100, hatta 1 e 700 kazanır… Birde kişinin özüne verilen sadaka vardır ki bu karşı taraftaki kişiye İlâhiyat ve irfâniyet bilgilerini aktarak kendi tanımasını sağlamaktır. Namaz bir yönden üstündür, “Namaz müminin mir’acıdır.” Başka bir faaliyet ile Hakka vuslat edip ulaşamaz. Her bir uygulama kendi çerçevesi içinde zirve bir faaliyettir. Kısaca âyet-i kerimede İlâhi hakîkatleri tasdik etmeyerek ne başkasına faydası dokundu, ne kendisine dokundu, denilmiştir. Burada faydalı olacağını düşündüğümdem (11) Vahiy ve Cebrail İmân mertebelerinden esmâ mertebesi imânına bakalım;
2 – Esmâ = Tarikat mertebesi imânı:
Kûr’ân-ı Keriym Bakara sûresi 2/3 - 4 âyetinde;
الَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ وَيُقِيمُونَ الصَّلاةَ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنفِقُونَ {البقرة/3} والَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِمَا أُنزِلَ إِلَيْكَ وَمَا أُنزِلَ مِن قَبْلِكَ وَبِالآخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ {البقرة/4}
(“elleziyne yu’minune bilğaybi ve yükıymunessalâte ve mimma rezaknahüm yünfikune” (3) “velleziyne yu’minune bima ünzile ileyke ve ma ünzile min kablike ve bil ahiretihüm yukinune”(4) Meâlen :
“Onlar ki, gaybe (görünmeyene) inanırlar ve na-mazı kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiğimiz şey-lerden de infak ederler.” (3)
“onlar sana indirilene de senden önceki indiril-mişlere de inanırlar ve onlar ahireti de yakıynen tanır-lar.” (4) Özet Yorum; Esma – Tarikat mertebesi imânını ifade eden bu âyet-i kerimeleri incelemeye çalışalım.
“elleziyne yu’minune bilğaybi” Bu âyetin çevirisi genel olarak, meâl ve tefsirlerde, yukarıda da belirtildiği gibi “onlar ki gaybe (görünmeyene) inanırlar,” şekliyledir.
Ancak bu ifade “ef’âl mertebesi” itibariyle zâhir an-lamına göredir. Fakat âyet-i kerime “gaybe imân”dan bah-setmektedir.
Eğer “gayb”, mutlak görünmeyen, bilinmeyen bir “yokluk” olsa idi, ona imân sadece hayâli olurdu.
Bu âyet-i kerime’nin gerçeğini daha iyi anlayabilme-miz için بِالْغَيْبِ “bilgaybi” de ki, ب / بِ (be) ye ulaş-mamız gerekecektir. بِ (be) bilindiği gibi “ile” ve “birlik-telik” ifade etmektedir.
Hal böyle olunca verilecek diğer mânâ; “Onlar ki kendilerinde var olan gaybları ile kendi dışlarında olan gayba (görünmeyene) imân ederler,” olur.
Her kişinin bir içi, bir de dışı vardır; diğer ifadeyle, bilse de bilmese de “şehadeti” ve “gaybı” vardır.
Akıl, rûh, nefs ve duygularımız, bütün varlığımızı kaplamış olduğu halde “gayb”ımızı oluştururlar fakat görün-mezler; cesedimiz de zâhirimizi oluşturduğundan görünür.
Eğer kişi kendinde var olan “gayb”ının hakikatlerini idrak edememiş ise, âlem’in “gayb”ını hiç idrak edemez; kendini tanıdığı kadar âlemi ve “gayb”ını idrak edebilir.
Kendi “gayb”ında olan gerçek hakikatleri idrak etti-ğinde ancak, daha gerçekçi olarak “gayb’e imân” hakikatini idrak etmiş olacaktır.
Kişi kendi gerçek varlığında “esma-i İlâhiyye”nin zuhurundan başka birşey olmadığını anladığında, âlemlerde de “esmâ-i İlâhiyye”den başka birşeyin zuhurda olmadığını da anladığında, bahsedilen âyet-i kerimenin gerçek mânâsı ortaya çıkmış olur.
Bu anlayış “ilm’el yakîyn” hali ile “esmâ mertebesi” imânıdır.
“ve yükıymunessalâte”
“ve namazlarını şuurlu olarak kılarlar.” Bilindiği gibi “namaz/salât”, İslâm’ın beş şartından biri, uygulaması en çok sürekli olanı, İslâm’ın direği ve mü’minin mir’ac’ıdır.
İslâmi uygulamanın her mertebesinde, kişinin içsel (bâtın) âleminde değişik uygulamaları vardır.
Bu mertebede namaz kılmaya çalışan kişinin hali, kendi varlığından, beşeriyyetinden çıkmaya, saflaşmaya baş-lamış olmasıdır.
“ve mimma rezaknahüm yünfikune”
“Kendilerine verdiğimiz (madde ve mânâ) rızık-larından başkalarını da faydalandırırlar.” Yine bilindiği gibi; maddi ve manevi olarak rızık, iki türlüdür.
Maddi olan, yeme, içme gibi maddi ihtiyaç ve zevkler; manevi olanı ise, din ilimleri ve onun içinde bulunan irfaniyet ilimleri, rûhani rızıklarıdır.
Kimde bunların her ikisinden de fazlaları varsa, onlar-dan başkalarını da faydalandırırlar. Maddi rızk infakı ile bu- günün geçimine, manevi rızk infakı ile de ahiretin geçimine faydalı olmaya çalışırlar.
“velleziyne yu’minune bima ünzile ileyke ve ma ünzile min kablike”
“ve onlar zât mertebesi itibariyle (rabbından) sana indirilene ve senden önce (sıfât, esmâ, ef’âl mertebeleri itibariyle) indirilmişlere de inanırlar.” Âdem (a.s.)’dan beri gelmiş bütün seyr mertebelerini idrak etmeye çalışarak her peygamberin hayatından hisseler çıkartarak, böylece ilimlerini ve imkânlarını geliştirerek, irfa-niyyet yolunda hergün biraz daha ilerleme kaydederler.
“ve bil ahiretihüm yukinune”
“ve onlar ahirete de (ilmel yakıyn idrakîyle) canlı ve içten imân ederler.” Sadece imân etmekle kalmayıp, yaşadıkları sürece dö-nüş yapacakları ahiret yurdu için gerekli malzemeyi tedarik etmeye çalışırlar.
Bu âyetlerde dikkatimizi çekmesi gereken bir husus vardır, o da şudur; evvelki imân mertebesinde kişiler, bireysel kişilikleri, benlikleri ile istekte bulundukları halde, burada ise, bu mertebenin ehilleri “Rahmâniyyet” mertebesinden “Rûbubiyyet” mertebesi özellikleri ile ifade edilmektedirler; kendilerinden bir talepleri olmamaktadır.
Çünkü “yokluğa” ve “hiçliğe” doğru kanat açmışlar (mutu kable ente mutu – ölmeden önce ölün) hükmü ile ve nefislerini terbiye etmek için ölüm vadisine gitmişlerdir.
Bu yaşantı “ilmel yakıyn” hali ile “esma mertebesi” imânıdır.[188]
Bir başka açıdan âyeti kerimeyi incelersek;
“Saddeka” kelimesi zâhir anlamda bakıldığı zaman İslâmın şartlarından bahsedildiği ve bunun “Salla” namaz kılmak ve tasdik etmek (Kelime-i Şehadet getirmek) açık olarak görülmektedir. Bu iki şart İslâmın olmazsa olmaz şartıdır. Gerçi biz Hakk’la Hakk olduk namazı kime nereye kılacağız diyenler vardır. Özel bir husisiyet bir ömür boyu kullanılamaz. Ancak şartlar ortaya çıktığında irfâniyet sohbeti (burada kişi zaten namaz halindedir, sohbet ortamından çıktığı zaman bedeni olarak fiilini yerine getirmek zorundadır). Birde kişi Fenâfillah hâlinde iken kısa bir müddet bu halde kalabilir, bu da mutlak değildir. Kişi aklı başında ise yerinden kalkamayacak derecede hasta dahi olsa göz iması ile namazı ifa etmesi gereklidir. Diğerleri oruç tutmak, zekât vermek, hacca gitmek mali, bedeni ve bi takım şartları yerine getirimesi husiyetleri vardır.
Zekât vermek için kişinin 80 küsür gram nisab miktarı mala sahib olması bunun üstünden bir yıl geçmesi lazımdır. Bu parayı da ailesini geçindirecek durumda ise verir. Eğer verdikten sonra zor duruma düşecek ise bunu tehir edebilir. Âyette geçen ise az bir miktarda malı olan fakirde sadaka verebilir demektedir. Ancak kişinin miskin hükmünde olması yani verecek bir şeyi yoksa bundan mazurdur.
Resûlullah Efendimiz (s.a.v.) “komşusu açkan yatan bizden değildir” diye buyurmuştur.
Savaş ganimetlerinden bir parça kumaş Hazreti Fatma’ya düşmüştür. Evinin pencersinde perde olmayan Hazreti Fatma bu kumaşı o gün şartları ile bulduğu bir tahta parçası ile iğreti bir şekilde cama asmıştır. Eve gelip bunu gören Hazreti Ali, ya Fatıma bu nedir diye sorduğunda ganimetten bize düşen payımızdır diyince, ya Fatıma örtünecek elbise bulamayan hanımlar var, onlara bunu tasadduk etseydin deyince, Hazreti Fatıma bu kumaşı elbisesi olmayan bir hanıma vermiştir. O hanım ise bunu etek yaparak giymiştir.
Oruç tutmakta bedeni bir ibadettir. Kişi hastalık şartlarından dolayı ilaç almasından veya bedenin zayıf düşüp gündelik ihtiyaçlarınını dahi karşılayamayacak durumda ise ve bu doktor kontrolünde sabitse imkanı var ise günlük diyet miktarında fidye verebilir, bu da yoksa yine mazurdur.
Hacc ise hem bedeni hem mali bir sorumluluk hem de hacc yapmaya bir yol bulabilme halinin oluşması lazımdır. Günümüz koşullarına bakıldığında ülke kontenjanımız 80.000 ve hacca gitmek için sıraya girip yazılan vatandaşlarımızın sayısı 2.200.000 kişi olduğu düşünülürse kura dahi çekilse yaklaşık 30 sene de bu imkâna ulaşma ihtimali vardır. Kendimden örnek verirsem bugün 50 küsür yaşındayım, hacca gidecek maddi imkânı buldum. Hacc sırasına yazıldım, 80 yaşına kadar ömrüm var mıdır? Ömrüm var ise bile bu yaşta hacc faaliyetini yapabilecek bedeni gücüm olacak mı? Veya o gün bu para elimde olacak mı? Meçhuldur.
Zâtın dediği gibi “gelecek müphemdir biz an ile hatta Hakk ile olmaya bakalım.” Sözün kısası burada âyette İslâmın iki şartının gelmesi sûrenin iniş sırası ile başlarda olmasından diğer şartların henüz farz olmamasından veya yukarıda açıklanmaya çalışılan şartlardan olabilir.
İslâmın beş şartı 5 hazret mertebesini ve Allah (c.c.) beş harfini bildirir. Bir önceki âyette sevkin Alllah (c.c.)’a olduğunu görmüştük.
İslâm’ın beş direği vardır. Hazret-i Ebubekir (sıddıkıyet-tasdik), Hazret-i Ömer (Farukiyet-Hakkı batıldan ayırma) Hazreti Osman (Zinnureyn – İki nur sahibi) Hazreti Ali (Keremallahu veçhe, Allah’ın ikram yüzü-yönü), Hazret-i Muaviye (Siyaset – İnsânlara yumuşak davranma) direkleridir. Bu zâtlarda İslâmın bu şartları tam ma’nâsı ve kemâli ile görünsede temsil ettikleri bir direk vardır…
Efendimiz (s.av.)’in ashabı olan ve onun direği altında toplamış olan bu zât-ı muhteremler, Efendimizin direği bâtına alınınca müstakil birer direkmiş gibi göründü. İslâm’ın şartlarına bakıldığı zaman bu güzide efendilerimizin birer karşılık bulduğunu görürüz.
Hazreti Ebubekir ve Hazreti Aliyi sona bırakıp yine sondan başlayalım, Hazreti Muaviye bazı gruplar kendisini hoş görmese de Efendimizin (s.a.v.) yanında bulunmuş vahiy katipliği yapmış ve Efendimiz (s.a.v.) layık görmesi ile Şam valiliği yapmış ve Hazreti Ali’den sonra Hazreti Hüseyin’in İslâm hilafetini kendisine terketmesi ile halife olmuş bir kimseyi eleştirmek hem bizlere düşmez, hem de edep ve adab dışı bir hareket olduğu açıktır. Neyse işin valilik kısmına dönelim bu kişilerin görevi bulundukları bölgenin nizam ve intizamından başka zekât ve cizye toplamaktı. İş siyasi kanala dönünce tüm İslâm âleminden bu toplanmış. Emevi, Abbasi ve Osmanlı halifeleri ile 1925 yılında hilafet zâhiri olarak kaldırılmış ve T.B.M.M’nin uhdesine mündemiç olduğu beyan edilmiştir. Günümüzde bu uygulama vergi hükmüne döndürülmüştür. Tabii zekâtın hükmünü kaldırır mı? Kalldırmaz mı? Ayrı konudur.
Hazret-i Osman’dan günümüze ulaşamamış tarikat başlangıcı vardır. Okumuş olduğum kaynaklara göre Nûr bahşiye bu tür bir tarikattır. Hasan Hüsameddin Uşşaki hazretleri Halvetiye tarikatına dahil olmadan bu yolun büyüklerinden eğitim almış ve Uşşaki tarikatında mündemiç olmuştur.
Osman zinnureyn, Efendimiz (s.a.v.)’in iki kızı ile evlendiği için iki nur sahibi diye anlımıştır. “Nûr” Esmâ mertebesidir. Esmâ mertebesinin sayısal değeri “9” olduğuna göre Ârabi aylardan bu ay Ramazan ayına tekabül ettiğine göre Osman (r.a.) için Oruç direği ağırlıklı olarak düşünülebilir. Yolumuz içinde yapılan 40 günlük riyazat çalışmalarıda bunu destekler mahiyettedir.[189]
Hazret-i Ömer “radıyallahü anh” îmâna gelince; “Yâ Resûlallah! Kardeşlerimiz kaç kişidir?” diye sordu. Efendimiz; “Seninle kırk olduk” buyurdular.
Memnun oldu.
Ve Efendimize;
“Yâ Resûlallah! Kâfirler, müşrikler Lât ve Uzzâ putlarına âşikâre ibâdet ederken, biz on sekiz bin âlemin Rabbine niçin gizli ibâdet ediyoruz?” dedi.
Bununla yetinmedi.
Ve şöyle arz etti: “Yâ Resûlallah! İzin ver bu evden çıkalım, kelime-i tevhîdi açıkça haykıralım. Rabbimize âşikâre ibâdet yapalım, kimden çekiniyoruz?” Efendimiz;
“Olur” buyurdu.
Şimdi hep birlikte o evden çıkıp Kâ’be-i şerîfe gidilecek, orada müşriklerin gözü önünde saf tutup namâza durulacaktı.
Bu kırk kişi ile beraber Hazreti Ömer’i Efendimiz (s.a.v.) Kâ’be-i Şerifte aşikare namaza durdular.
Efendimiz aleyhisselâm hazret-i Ömer’i alıp Kâ’be-i şerîfe girdi.
İçerisi put doluydu.
Onları gösterip;
“Hak gelince bâtıl gider“ meâlindeki âyet-i kerîmeyi okudular. Evet, hakk gelmiş, bâtıl gitmişti.[190]
عمرة “Umre” عمر “Ömer” aynı kökten gelmektedir. Yukarıda verilen aktarımdan müslüman olarak aşikare bu hâl ile Efendimiz ile Kâ’be-i Şerife girme şerefine nail olmuş olan Hazreti Ömer Efendimizdir. “Umre” sünnet Hakîkat-i Muhammedi’de Cemâlullahı seyir bunun farz olan ibadeti “Hacc” Hakîkati İlâhi’de Cemâlullahı seyirdir. Bu bağlantılardan anlaşılacağı üzere Hacc direği Hazreti Ömer üzerinde ağırlıklı olarak düşünülebilir. Bâtini olarak “Ömeriyye” tarikatıdır.
Osman (r.a.) ve Ömer (r.a) ait olan tarikatlar günümüze kadar ulaşamamış ve kaynağı Hazreti Ebubekir “Bekriyye” ve Hazreti Ali “Aliyye” olan tarikatların içine dahil olmuşlardır. Fıtır sadakası, Ramazan ayı içinde olduğu için geriye Saddaka (sıddıklık-tasdik) ve Namaz-Mir’ac konusu kalmıştır.
Efendimiz’in Mir’ac dönüşünde müşrikler Hazreti Ebu Bekir’in yanına gitmiş ve bir gecede Mekke’den Kudüs’e ve oradan göklere çıkılır mı? Diye sormuşlar. O da böyle şey olamayacağını söyleyince senin arkadaşın ama böyle söyüyor deyince, O söylüyorsa doğru söylemiştir diye tasdik etmiştir.
Sevinç ile Efendimizin (s.a.v.)’in yanına gidince Allah senden razı’dır. Ya Sıddık denilerek “Sıddıkiyet”i tasdik olunmuştur. Tasdik etmesine rağmen hicrette “Lâ tahzen” üzülme hitabı ile ikinin ikincisi olarak mağarada Efendimiz tarafından Kelime-i Tevhidin ilk bölümü olan “Allah” zikri, Efendimiz (s.a.v.) tarafından telkin edilmiştir. Ve Fenâfillah hükmü mevcuttur.
Yolumuz Aliyye tarike mensuptur ve iki re’kat zâhir ve bâtın Mir’ac namazını hergün kılmak yolumuzun şartlarından biridir.
Hazreti Ali Efendimize ise açık bir ortamda Kelime-i Tevhid’in tamamı “Lâ İlâhe İllâ Allah” olarak tefekküre açık bir şekilde tamamı telkin edilmiştir. “Şeriat, Tarikat, Hakikat, Marifet” mertebelerini bünyesinde bulundurur. Efendimiz (s.a.v.) “Ben ilmin şehriyim, Ali (k.v.c.) bu şehrin kapısıdır) diye Hazreti Âliyi tasdik etmiştir.
Nusret Babam (r.a.) Efendi Babama “bu dünyaya geliş sebebim senmişsin” diyerek onu tasdik etmiştir.
Nakşi yani kalbine, gönlüne nakş eden tarikatlarda bu yolda örnek aldığı kişiyi tasdik şeklindedir. Ama Aliyye mensup tarikatlarda önce yoldaki büyük tasdik edilir, daha sonra büyük yani Baba evlâdını tasdik eder. Bu da aynı zamanda iki re’kat ki zâhir bâtın namazdır.
Âyetin (31) harfsel değeri “Lâ” ve “El” dir. Bekriyye ve Aliyye mensup hakîkat üzere hareket eden tarikatlardır.
Öncelikle hitap zâhiridir. Ne tasdik etti, ne sadaka verdi, ne namaz kıldı. Şeklen dahi bu hareketler senden çıkmadıdır.
Bâtini olarakta, ne tasdik eden, ne tasdik edilen yani bekriyye tarikatına ne de Aliyye tarikâtına dahil olmadı ma’nâsı verilebilir.
وَلَكِن كَذَّبَ وَتَوَلَّى {القيامة/32}
(Ve lâkin kezzebe ve tevellâ.)