Śumme kâne ‘alekaten feḣaleka fesevvâ
Sonra bu, bir "alaka" oldu. Derken Allah onu yaratıp güzelce şekillendirdi.
Sonra bir aleka (embriyon) oldu da Rabbi onu biçime koydu, sonra şekil verdi.
Bu ayet, insanın yaratılış sürecindeki evrelerden birini, 'alaka' halinden sonraki oluşum ve şekillenme aşamasını dilbilimsel bir derinlikle ele almaktadır. Özellikle 'alaka'nın dönüşümü ve ilahi yaratma fiillerinin semantik katmanları incelenmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'alaka' kelimesinin asıl anlamının 'tutunmak, asılmak' olduğunu belirtir. İnsanın yaratılışında 'alaka'nın, rahim duvarına asılıp tutunan kan pıhtısı veya döllenmiş yumurta olduğunu ifade eder. Ayetteki kullanımı, yaratılışın bu evresini, yani bir önceki nutfe halinden sonraki aşamayı vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'alaka'yı 'donmuş kan' olarak açıklar. Ayetteki 'alaka' ifadesi, nutfe halinden sonraki, kan pıhtısı görünümündeki embriyonik aşamayı mecazi bir anlatımla ortaya koyar.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'alaka' kelimesinin Kur'an'daki kullanımının, insanın yaratılışındaki aşamalardan birini, yani 'asılıp tutunan şey' anlamını taşıdığını belirtir. Bu, sadece biyolojik bir aşama değil, aynı zamanda Allah'ın kudretinin bir delili olarak sunulan bir kavramdır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'halk' kelimesinin asıl anlamının 'takdir etmek, ölçü ve düzen vermek' olduğunu, sonra 'yoktan var etmek' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'fehalaka' ifadesi, 'alaka' halinden sonra Allah'ın o varlığı belirli bir ölçü ve düzen içinde yaratma fiilini ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'halk'ın, bir şeyi örneksiz ve benzersiz bir şekilde meydana getirmek olduğunu vurgular. Ayetteki 'fehalaka', Allah'ın 'alaka'dan sonraki yaratma eyleminin eşsizliğini ve kudretini gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'halk' kelimesinin Kur'an'da genellikle Allah'a nispet edildiğinde 'yoktan var etme' ve 'bir şeyi belirli bir ölçüye göre yaratma' anlamlarını taşıdığını ifade eder. Bu ayetteki 'fehalaka', 'alaka'nın bir sonraki aşamada ilahi müdahale ile yeni bir form kazanmasını anlatır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'tesviye'nin 'bir şeyi düzgün ve eksiksiz hale getirmek' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'fesevvâ', Allah'ın 'alaka'dan sonra yarattığı varlığa mükemmel bir biçim ve denge verdiğini, onu tamamladığını ifade eder.
Ebû'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): el-Kefevî, 'tesviye'nin, bir şeyi dengeli, uyumlu ve eksiksiz kılmak olduğunu açıklar. 'Fesevvâ' ifadesi, yaratma eyleminin sadece var etmekle kalmayıp, aynı zamanda ona estetik ve fonksiyonel bir düzen kazandırdığını gösterir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'tesviye'nin, bir şeyi düzeltmek, eksiklerini gidermek ve onu en uygun hale getirmek olduğunu belirtir. Ayetteki 'fesevvâ', Allah'ın insanı yaratırken ona en güzel ve en mükemmel şekli verdiğini, uzuvlarını dengeli bir biçimde yerleştirdiğini vurgular.
Kıyâmet Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“Sonra bir aleka (embriyon) oldu da Rabbi onu biçime koydu, sonra şekil verdi.” (75/38)
Bu konu hakkında Terzi Babamın (96) Alâk sûresi 2. Âyeti açıklamalarına bu âyette de Âlak ifadesi geçtiği için ve faydalı olur düşüncesi ile “İkra” edelim. (Okuyalım)
خَلَقَ الْإِنسَانَ مِنْ عَلَقٍ {العلق/2}
~~96.2~
~ ~ ~
(Halekal insâne min alâk.)
“İnsanı bir alâktan yarattı.” (96/2)
ve “halekal insâne min alâk” ve senin Rabbin öyle bir Rab ki, “halekal insâne” insânı halk etti.
Bütün varlıkların halkıyyet-i tamamlandıktan sonra, halkıyyetin kemâli olan insan, “sûreti ilâhiye üzere” halko-lundu, ve yer yüzünde yaşamaya başladı bir çok aşamalar dan geçtikten sonra nihayet Muhammediyyet mertebe-sinde hakîkat-i İlâhiyyeye bir zuhur mahalli olacak hale geldi, ve böyelece zât-i tecelliyi alacak kıvama ulaşmış oldu. İşte bu zuhurun ve diğer insanların da vücüd varlıklarının zuhuru bir kan pıhtısından oluşmaya başladı.
Neden min alâk? Bir pıhtılaşmış kandan, diye insânın sûretinin halkıyyetini anlatmaya başlıyor. Daha evvelce bu hakîkatleri bilmeyen insânoğlu, artık yavaş, yavaş hem ilmi ma’nâ da, bir gelişme sağlamaya başlıyor, hem de bâtınî ma’nâ da bâtın ilmi düzeyinde gelişme sağlamaya başlıyor. İşte bakın burada Rabbının insânı halk ettiği ve insânın değersiz bir kan pıhtısından medyana getirdiğini, o halde sen kendini nefsi olarak o kadar yücelerde görme. Senin aslın budur, diye de evvelâ, ikaz etmesi vardır.[202]
فَسَوَّى fe sevvâ; sonra şekil verdi.
Âyeti kerimede halk ettikten sonra şekil verdiği ifade edilmektedir. İnsânı hakeden Rahmân-Rahmâniyet mertebesidir.
Bir bakıma şekil verilmesi dış görünümünün en güzel sûrette şekillenmesidir. Bâtini olarak ise nasıl cam ustaları sıcak cam ateşine üfleyerek, cama bir sûret bir şekil verirlerse bu madde beden nefesi rahmâni üflenerek “ve nefahtü min ruhi” ona ruhumdan üflendim denilmiştir.[203] İçi ve dışı yani zâhir ve bâtın zinetlenmiş insan dışından ef’âli İlâhiyyeyi içinden Esmâ-i İlâhiyyeyi giyinmiş olarak şekil verilmiştir. İster bunun gafletinde, ister idrakinde olsun “bilen aynı, bilmiyen gayri” demişlerdir. Zaten böyle olmasa Cenâb-ı Hakk, Hazreti Âdeme melekler esmâları haber ver demezdi. Bunun programı yapılıp, Hazreti Âdeme yüklenmişti…
الَّذِي خَلَقَكَ فَسَوَّاكَ فَعَدَلَكَ {الإنفطار/7}
(Ellezî halekake fesevvâke feadelek.)
“Ey insan! Seni yaratan, şekillendirip ölçülü. yapan, dilediği bir biçimde seni oluşturan cömert Rabbine karşı seni ne aldattı?” (82/7) - (6-8)
“Alimet nefsun mâ kaddemet ve ahharet.” Neyi takdim etmişse, neyi idrâk edipte sahip olup takdim etmişse, onu da bilir, yapamadığı veya gafletinden dolayı geride bıraktığını da bilir ve onun içinde ah eder. Çok ah eder, vah eder. Keşke tüh daha çok çalışsaydım. Daha çok gayret etseydim diye. Ey insânoğlu seni ne meşgul etti? Böyle oyaladı? Bu kadar büyük ikram karşısında ne oldu sana da bunlardan istifâde etmedin? Gaflette kaldın? Yoksa sana bundan daha büyük bir ikram mı vardı? Bir başka Rab tarafından, yahut büyük biri tarafından haşa böyle birşey söz konusu değil ama. Netice buraya geliyor. O zaman Rabbı yoksa ne vardı insân için en önde gelen? Nefsi vardı.
Nefsinin küçücük oyunları Cenâb-ı Hakk'ın bu kadar büyük ikramlarına perde oldu ve bu ikramlardan istifâde edemedi. Nefsaniyeti öne geçirmek sûretiyle nefsinin peşinde koştuğundan, Hakk'ın ikramlarını arayıp ta tahsil etmeye çalışmadı. Allah cümlemizi muhafaza etsin. “Ellezi.” O öyle bir rab ki sana bu kadar ikramlarda bulunan Rabbın, Rabbül Âlemîn öyle bir Rab ki “Halâka ke.” “Seni halk etti” seni teshir etti, düzenledi. “Feade leke” seni “dengeledi.” Yâni öyle güzel bir sistem üzerinde seni halketti ki, “ahseni takvim” (93/4) üzere bundan daha güzeli zâten mümkün değildir, gerçekten de öyle, Cenâb-ı Hakk insân oğlunu son derece mükemmel, her yönüyle zâhir ve bâtın mükemmel olarak halketti, şükürler olsun. Bizler de “ya eyyühennasü” hükmü altında olduğumuzdan. Yâni ey insânlar zümresi altında olduğumuzdan, en büyük ikramı da bizlere yaptığından, şükründen aciziz. Ne kadar şükretsek, yine azdır, yine yetmez, yine yetmez. Ama hissemizi, nasibimizi almamız gerekmektedir, olabildiği kadar Cenâb’ı Hakk ne buyuruyor du hani?
Amener Rasûlu de “Lâ nuferriku beyne ehadin min rusulih” (2/285) daha ilerde “Lâ yukellifullâhu nefsen illâ vus'ahâ” (2/286) biz herhangi bir nefse gücünden fazla yüklemeyiz. İkramını verir verir de, alabildiğin kadar alırsın. Daha fazlasını almadın diye sorguya çekmeyiz deniyor âyette. İkramı namütenahi yaymışız ama her kez kabiliyetine göre alır. Ancak burada ince bir nokta vardır, alma inkânımız olduğu halde, gafletten ilgisiz kalıp alamazsak, oradan pişmanlık, sorumluluk duyacağız. İşte “Halaka ke” “seni halk etti.” “Fesevvake” “tesfiye etti” düzenledi. “Feadelek” dengeledi. Yâni her yönüyle ehli kemâl haline getirdi. Bakın iki ayak üzerinde durmamız bile çok büyük bir ölçü ve sistem neticesinde oluşan, bir hâdisedir. Ayağımızın altı ne diyelim? Şöyle kırk santim kadar bir yere basıyor.
Yirmi santimde yan tarafı. Küçücük bir sathın iki metrelik bir direği ayakta tutması çok zor bir hâdisedir. Çivilenmemiş olduğu halde, biryere yapıştırılmamış olduğu halde. Nasıl bir parça tansiyonumuz düşüyor, biraz dengemiz bozulunca, pat diye elimizde olmadan arkası üstü sırtüstü, yüzüstü, bilemediğimiz bir şekilde yere yuvarlanıyoruz. Bakın şu kadarcık bir şey bile ne kadar büyük ikram içinde olduğumuzu gösteriyor.
Eğer biz iki ayakla yürümeyiz de dengemizi tesfiyemizi Cenâb-ı Hakk öyle yapmasaydı, diğer mahlûkat gibi dört ayak üzerinde yürüdüğümüzü düşünelim. Aynı akla sahibiz, dört ayakla gidiyoruz. Yaşantımızdan hareketleri-mizden, yaptığımız işlerden Bu randımanı alabilir miyiz? mümkün değil. Değil mi? Azıcık düşünelim Cenâb-ı Hakk bizi dört ayak üstünde öyle tesfiye edemezmiydi? Kim ne diyebilirdi ki? Ama bu kaabiliyete bu dengeye sahip olamazdık. İşte bu bize Cenâb-ı Hakkın ikramları olan kullandığımız fakat hiç farkında olmadığımız ikramlarıdır.
Bir nefes. Sağlıkla alınan bir nefes insâna ne kadar büyük ikramdır. O nefesi alamayanlar, onun kıymetini biliyor. Bir göz görme hassası kendilerine az verilen kimseler onun kıymetini biliyor. Bir el bir parmak tutamıyorsa o biliyor, onun eksikliğinin ne olduğunu. Ama bizde bütün sistemlerimiz çalışır halde olduğu zaman, biz bunların hiç farkında olmadan, tabii olarak kullanıyoruz.
Değerini bilemiyoruz dolayısıyla. Ama ne zaman herhangi bir azamızda, bir sıkıntı bir inkıta oluyor, ay ayağım, ay başım o zaman ne olduğunu anlıyoruz.
İşte saymakla bitiremeyeceğimiz Cenâb-ı Hakkın ikramları karşısında acaba biz ne yapıyoruz? Bunun ücretini, ödemek mümkün değildir. En azından şükrünü yapabiliyor muyuz? Bu zamanlarımızı nerde geçiriyoruz. Zaman da ayrıca Cenâb-ı Hakk'ın bir ikramdır. Zamanımız olmazsa zâten yaşama imkânımız yoktur. Bu zamanımızı nerede harcıyoruz. Hani hadisi şerifte Efendimiz (s.a.v) buyuruyorlar ya:
“Beş şey gelmeden evvel beş şeyin kıymetini iyi bilin!
- İhtiyarlık gelmeden, gençliğin,
- Hastalık gelmeden, sıhhatin,
- Fakirlik gelmeden, zenginliğin,
- Ölüm gelmeden, hayatın,
- Meşgûliyet gelmeden evvel boş zamanın kıymetini bilin.”
Diye bizi beş şeyden ikaz ediyorlar. İşte Kûr’ân-ı Kerîm'in muhtelif yerlerinde, muhtelif Hadisi şerif bablarında, hep bizleri ikaz, ikaz iyiye doğru yöneltmek için çalışan Hz. Rasûlüllah Aleyhisselâm Efendimiz (s.a.v) ve Ashâbı kiram ve Cenâb-ı Allah'ın bizâtihi kendisi, Cibril-i Emin vasıtasıyla ikaz ettiği, bizler acaba bunlara ne kadar kulak veriyoruz da ne kadar tatbikine çalışıyoruz? Allah hepimizi şuurlu, ikram edileni kabul eden, ve gereğini yapan varlıklardan eylesin.
Bu kadar ikram var iken, biz bunlarla ilgilenmeyip kıymetini bilmiyorsak, bu ikramları reddediyoruz demek-tir. Bu da açık ve aşikar bir şey. Baba oğluna oğlum şunu al, şunu al, şunu al, şunu al, ben sana bu kadar çok şeyler verdim derken, çocuk onları görmezden gelirde, ilgilen-mez bakmaz geçer giderse, ne oluyor o zaman? Baba burada herhangi bir görevini yapmamaktan kurtuluyor ama evlât evlâtlığını yapmamış olduğundan, neticede kendi sıkıntıya giriyor.
Ellezî halakake fe sevvâke fe adelek. (7) Bakın ne kadar açık bir hitap ki “halâka ke.” Seni halk etti. Yâni Cenâb-ı Hakk vacibul vucud hazretleri Ellezi o öyle bir Allah ki “halâka ke” bakın ne kadar yakın seni halk etti. Bire bir konuşması var, ötelerde değil. Cenâb-ı Hakk'ın hitabı uzaklardan değildir korkmayın. Gerçi mânâ âleminden geliyor ama. Mânâ âlemide zâten uzaklarda değildir. “Fesevvake” bakın hep muhâtab. Kim okuyorsa okuyanı muhatap alıyor. Dinleyeni de aynı zamanda muhatap alıyor. Seni halketti seni düzenledi. Seni dengeledi. Hâliki muhtar olan Rabb-ımızın bizlerle olan yakınlığı ne kadar açık ifade edilmektedir.[204]
فِي أَيِّ صُورَةٍ مَّا شَاء رَكَّبَكَ {الإنفطار/8}
(Fî eyyi sûratim mâ şâe rakkebek.)
“Ey insan! Seni yaratan, şekillendirip ölçülü yapan, dilediği bir biçimde seni oluşturan cömert Rabbine karşı seni ne aldattı?”(82/8)-(6-8)
“Dilediği her hangi bir surette terkîb etti.” (82/8)
Seni hangi sûrette, bakın nasıl bir şekilde terkib etti? Tertip etti. Yâni senin terkibini meydana getirdi. İlaç terkipleri gibi… Meselâ bir asprin hangi kimyasal terkiplerden meydana geliyorsa, onun ismi asprin oldu ve yahut gripin oldu, veyahut baş ağrısı, ayak ağrısı, ismini aldı, veya soğuk algınlığı gibi, şeylere ne diyorlar? Antibiyotik. Şu veya bu şekilde antibiyotik ismini aldı. Neden? Bir karışım şeklinde neticesinde. İşte Cenâb-ı Hakk öyle bir terkip sûretinde meydana getirdi ki, “mâ şâe” dilediği şekilde bizleri tertip etti. Terkip etti. Hem tertip etti, hemde terkip etti. İşte demin bahsettiğimiz gibi vucudumuzu dört ana unsurdan terkip etti.
Toprak. Daha üstünde su… Daha üstünde ateş… Daha üstünde hava mertebe olarak… Bedenimizi bundan terkip etti. Ruhumuzu nerden terkip etti? Ruhumuz dediğimiz zaman ne bileceğiz, rûhumuz hakkında? Bakın bize bir hayat veriyor, bir can veriyor yaşıyoruz. Yere yattığımız, ellerimizi yanımıza uzattığımız zaman. Bakın beden aynı beden, nerde hadi bakalım hani konuşuyordu ya? Hani tad alıyordu? Tuzlu tatlı diyordu. Aman acı diyordu, yemeyeyim ben bunu aman zehirli diyordu.
Nerede o? İşte bunun içerisinde, bunun varlığında, bize hayat veren, ayrıca bir varlığımız var ki; işte o bizim gerçek varlığımız. Bu beden çukura atılıyor gidiyor. Soran var mı? Ne oluyor bunun akıbeti diye. Sormaya gerek yok, çünkü anasına gidiyor. Özlediği yere gidiyor. Aslına gidiyor yâni. Toprak toprağa gidiyor. Su zâten suya karışıp gidiyor. Hava havaya karışıp gidiyor. Nefesimiz havaya karışıp gidiyor. Ateşimiz ateşe gidiyor.
Geriye ne kalıyor? Nerede hani o güzel güzel sûret? O güzel şekil gülen, oynayan yerine göre ağlayan hislenen duygulanan kişi nerede? Varlık nerede? Demek ki onun kişiliğini kişilik yapan, varlığını varlık yapan, onun içinde başka bir cümbüş varmış. İşte o cümbüşü yâni o hayatı. Hayy esmâsının zuhurunu meydana getirdiği hali “ma şae” bizi yâni o nasıl dilediyse öyle terkip etti. Bizim elimizde birşey yok. Dünyaya geldik annemiz babamız bize kulak mı taktı tornavidayla? Bunu duyuşu şu oranda olsun, çok hassas duysun diye. Hassas bir duyu organı mı taktı? Güzel koku alsın diye burun aleti mi taktı? Kol mu taktı anne baba bize tahtadan, ayak mı taktı? Hiç birşey yapmadı kimse, kimseya hiçbir şey yapmadı. İşte Cenâb-ı Hakk kendi dilemesiyle hangi kulunu ne şekilde zuhura getirtecekse o tertip üzere meydana getirdi.
Hani akşamda konuşuluyordu ya. Sistem aynı ama şekillerimiz hepimizde değişik. Hani bu günkü gibi… Parmağımızın çizgileri bile haritası bile değişik. Bakın şu kadarcık, küçücük bir alana yüz milyardan fazla şekil sığdırıyor, Cenâb-ı Hakk Âdem Aleyhisselâm’dan kıyamete kadar gelecek insânların sayısını, tahminen yüz milyar olarak hesap etmişler. Tabi allahû âlem. Ama en azından yüz milyar, bakın şu kadar yere veyahut şu kadar çehreye yüz milyar, değişik sistem vermiş. Bakın kimse kimsenin aynı değil. Ama hepimiz birbirimizin aynı. Ama kimse birbirinin aynı değil. Hem iç bünye duygusal olarak hemde dış bünye fiziksel olarak.
İşte Cenâb-ı Hakkın tekliği burada da, kendini göstermekte. Kendi tek, var ettği herşey de tek. Dışarıya çıktığınız zaman, araziye çıktığınız zaman aynı iki tepe bulamazsınız. Aynı iki ova bulamazsınız. Aynı iki ağaç dahi bulmak mümkün değildir. İsterseniz bir ağaçtan aşı alın. Aynı ağaçtan iki ağacı aşılayın. İkisi birbirinin aynı olmaz. Neden? Çünkü hep yek hep tek… Nusret Babam bir şiirinde şöyle diyordu. Böyle zar atıyoruz, ne hikmetse bize “hep yek,” yek, tek, tek, geliyor, diyordu.
Tabi zar attığı falan yok tu, o sahadaki espriyi anlatıyordu. Hani bazısı altı gelsin, beş gelsin yâni büyük rakkamlar gelsin diye bakıyor, ben diyor bir atıyorum bir bir geliyor diyor. Hep tek, tek geliyor diyor. Bize hep tekler düşüyor diyordu. Böylece hayatın her türlüsünde tevhid hakikatlerini yaşıyor olduğunu anlamış oluyoruz.
Size birde küçük hikâye anlatayım bilenler vardır ama yeni arkadaşlarımızda var, onlarda öğrenmiş olurlar. Espri olsun diye. Tek, tekten olduğu için. Nusret babamın küçük iki tane kız torunu vardı, o zamanlar bizim torun kadar büyüklükte idiler. İşte ben onlara ziyarete giderdim. Otururuz sohbet vakti gelsin diye beklerken. Yahut bir ara olur, yemek arası olur gibilerde. O kızlar beni çok severler, kimisi boynuma çıkar kimisi kucağıma gelir. Necdet amca hadi bize masal anlat derlerdi. Bende onlara bir şeyler anlatırım çocuklar eğlenirler, onlara da bir değişiklik oluyor idi.
Bir gün onlar gene o çocuk safiyetiyle, Necdet amca ne olur bize bir masal anlat dediler, bende oturun bakayım, size şimdi bir masal anlatacağım, yalnız çok iyi, dikkatli dinleyin dedim. Onlar kulak kesildiler. Ben, “bir varmış bir yokmuş” dedim. Bu cümleyi değişik tonlarda tekrar ettim. Nusret babamda karşıda oturuyor elinde gazete, gazete okuyor, yâni haberleri okuyor idi. Durdum tekrar, “bir varmış bir yokmuş” dedim. Şimdi çocuklar merakla arkadan ne gelecek diye bakıyor. Ben gene “bir varmış bir yokmuş.” “Bir varmış bir yokmuş,” diye tekrar ediyorum. Şimdi çocuklar arkadan ne gelecek, bir varmış bir yokmuş diye merakla bekliyorlar. Bunu değişik tonlarda üç dört sefer tekrar ettikten sonra;
Nusret babam şöyle gazeteyi okurken, gazeteyi biraz aşağı indirip, üstünden baktı, “kızım bir varmış iki yok-muş” diyecek ama bir türlü diyemiyor dedi.
Bunlar işin espri tarafıdır ama, içinde gerçekler vardır. Bir varmış bir yokmuş. “Bir varmış iki yokmuş” demek lâzımdır. Bu âlamde zâten aslında birden başka birşey yoktur. Allah onlardan razı olsun, Allah yattıkları yeri cennet etsin. Onların hiçbirisinin Haklarını ödememiz mümkün değildir.
İşte böyle çok güzel bir sûret içerisinde de halk etti.[205]
فَجَعَلَ مِنْهُ الزَّوْجَيْنِ الذَّكَرَ وَالْأُنثَى {القيامة/39}
(Fe ceale minhuz zevceyniz zekere vel unsâ.)