Eyahsebu-l-insânu ellen necme'a ‘izâmeh(u)
İnsan, kendisinin kemiklerini bir araya getiremeyeceğimizi mi sanır?
İnsan, kendisinin kemiklerini bir araya toplayamayacağımızı mı sanıyor?
Bu ayet, kıyamet gününde dirilişin imkanını sorgulayan insanın zannını ele almaktadır. Temel olarak, insanın kemiklerinin yeniden bir araya getirilmesinin Allah için ne kadar kolay olduğunu vurgulayarak, dirilişin kaçınılmazlığını ve Allah'ın kudretini ortaya koymaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'hasibe' fiilini, bir şeyi zannetmek, tahmin etmek veya hesaplamak olarak açıklar. Ayetteki 'eyahsebu' ifadesi, insanın kıyamet günü kemiklerinin toplanamayacağına dair yanlış zannını, yani bu konuda hatalı bir hesap veya düşünce içinde olduğunu vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'hüsban' kelimesinin 'zann' ile eş anlamlı olduğunu belirtir ve 'hasibe' fiilinin hem kesin bilgi hem de zan için kullanılabileceğini ifade eder. Ayetteki kullanımı, insanın dirilişin imkansızlığına dair kesin olmayan, yanlış bir zanna sahip olduğunu gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'zan' kavramının genellikle olumsuz bir çağrışım taşıdığını ve hakikatten uzak, spekülatif düşünceleri ifade ettiğini belirtir. Bu ayetteki 'yahsebu' da insanın diriliş konusundaki yanlış ve temelsiz zannını, yani hakikatten sapmış düşüncesini yansıtır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'insan' kelimesinin 'üns' (alışkanlık, yakınlık) kökünden geldiğini ve bu varlığın diğer varlıklarla ünsiyet kurma özelliğine işaret ettiğini belirtir. Ayetteki 'el-insân', dirilişin imkanını sorgulayan, bu konuda şüpheye düşen genel insanlık halini temsil eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'insan' kelimesinin 'nisyân' (unutmak) kökünden geldiği görüşünü de aktarır ve insanın unutkanlığına vurgu yapar. Bu ayetteki insan, Allah'ın kudretini ve geçmişteki yaratılışı unutarak dirilişi imkansız sanan varlık olarak tasvir edilir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'insan' kavramının genellikle zayıflığı, nankörlüğü, aceleciliği ve Allah'ın kudretine karşı şüpheciliği ile birlikte anıldığını ifade eder. Bu ayetteki 'insan', diriliş konusundaki şüpheci ve inkarcı tavrıyla bu özelliklerini sergilemektedir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'cem'' fiilinin 'toplamak, bir araya getirmek' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'necma'a', Allah'ın kıyamet günü dağılmış, çürümüş kemikleri tekrar bir araya getirme kudretini ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'cem'' kelimesinin 'dağınık şeyleri bir araya getirmek suretiyle birleştirmek' olduğunu açıklar. Ayetteki bağlamda, ölümden sonra dağılmış ve çürümüş olan kemiklerin Allah tarafından yeniden toplanıp birleştirilerek dirilişin gerçekleşeceğine işaret eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'cem'' fiilinin Kur'an'da genellikle Allah'ın kudretini ve ahiretteki toplanmayı ifade etmek için kullanıldığını belirtir. Bu ayette de Allah'ın, insanın dağılmış kemiklerini toplayarak onu yeniden diriltme gücünü vurgulamaktadır.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'azm' kelimesinin 'kemik' anlamına geldiğini ve çoğulunun 'ızâm' olduğunu belirtir. Ayetteki 'ızâmahu', insanın ölümünden sonra çürüyüp dağılmış olan kemiklerini ifade eder ve dirilişin imkansızlığını düşünen insanın şüphesinin odağını oluşturur.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'azm' kelimesinin bedenin temelini oluşturan sert yapı olduğunu açıklar. Ayetteki 'ızâmahu' ifadesi, insanın ölümünden sonra geriye kalan en dayanıklı parçası olan kemiklerin bile Allah tarafından yeniden bir araya getirilebileceğine dikkat çekerek, dirilişin mutlaklığını vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'azm' kelimesinin insan ve hayvan iskeletinin ana unsuru olduğunu belirtir. Ayetteki 'ızâmahu', insanın ölümünden sonra toprağa karışan ve çürüyen kemiklerinin dahi Allah'ın kudretiyle yeniden canlandırılabileceği gerçeğini pekiştirir.
Kıyâmet Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“İnsan, kendisinin kemiklerini bir araya toplayamayacağımızı mı sanıyor?”(75/3)
يَقُولُونَ أَئِنَّا لَمَرْدُودُونَ فِي الْحَافِرَةِ {النازعات/10} أَئِذَا كُنَّا عِظَامًا نَّخِرَةً {النازعات/11} قَالُوا تِلْكَ إِذًا كَرَّةٌ خَاسِرَةٌ {النازعات/12}
(79) Naziat sûresinde muhatabı tarafından bu hâlin şöyle anlatıldığı dile getirilmiştir.
Yekûlûne e innâ le merdûdûne fîl hâfireh.(10) E izâ kunnâ izâmen nahıreh.(11) Kâlû tilke izen kerretun hâsireh (12)
10 - Diyorlar ki: "Biz tekrar eski halimize mi döndürülecekmişiz? 11 - "Biz, çürümüş kemikler olduktan sonra ha?" 12 - "Öyleyse bu çok zararlı bir dönüştür." dediler.
5016 - Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm:
"İki sûr arasında kırk vardır!" buyurmuştur. Bunun üzerine oradakiler:
"Ey Ebu Hureyre! Kırk gün mü?" diye sordular. Fakat o: "Birşey diyemem!" cevabını verdi. Tekrar: "Kırk ay mı?" dediler. O yine: "Bir şey diyemem!" cevabını verdi. "Kırk yıl mı?" dediler. O yine: "Bir şey diyemem!" cevabını verdi ve (Resûlullah'ın hadisine devam etti:)
"Sonra allah semâdan su indirecek ve insanlar yerden sebze biter gibi bitecekler. İnsanda bir kemik hâriç hepsi çürür. Bu çürümeyen, acbu'z-zeneb denen kuyruk sokumu kemiğidir. Kıyâmet günü yeniden yaratılış bundan terkîb edilecektir."[68]
عِظَام (Izâ me) “Kemikler” sayısal değeri; “Ayın-70”, “Zı-900” “Elif-1”, “Mim-40” dır. (70+900+1+40)= 1111 dir.
(1+1+1+1=4) İslam’ın Şifre sayısıdır.[69]
Kemik Nedir?
Kemik, vücudu oluşturan dokular arasında en sert olanıdır. Organizmada gerçek anlamda destek görevi yapan dokudur. Ayrıca organizmanın kalsiyum depolarıdır. Kalsiyum bakımından doymuş olduklarından serttir. Sert olmalarına rağmen kıkırdak dokusundan farkları damar içermeleridir. Bu doku yapısında çeşitli tipte hücreler (osteosit, osteoblast, osteoklast) ve hücrelerarası madde (matrix) bulunmaktadır. Kemiğin enine kesiti incelendiğinde dış ve iç yüzeyleri bir zarla örtülüdür. Bunlardan dıştakine; periosteum, iç yüzeydekine; endosteum denir. Bu zarlar düzensiz sıkı bağ dokusundan yapılmışlardır. Periosteumun hemen altında dış halkasal sistem yer alır. Endosteumun hemen üstünde ise iç halkasal sistem bulunur.
Havers sistemleri ise (osteon) iç ve dış halkasal sistemlerin arasını doldurur. Volkmann kanalları ise komşu Havers kanallarını birleştirir.
Yetişkin bir insan iskeleti 207 kemikten oluşmaktadır. Fakat yeni doğan bir bebeğin ise 300'e yakın kemiği bulunmaktadır. Bu farklılığın sebebi ise insanın yetişkin haline gelirken kemiklerin zamanla birleşmesiyle yeni kemiklerin ortaya çıkmasıdır.[70]
İnternetten “Kemik” hakkında alınan kısa bilgiden sonra yolumuza devam edelim…
Burada faydalı olur düşüncesi ile Muhyiddin Arabi Hazretlerinin Âdem ve Havvânın hakikati bölümünün giriş kısmını alalım.
Dokuzuncu Kısım Üçüncü Vasl:
ÂDEM VE HAVVÂ’NIN HAKÎKATİ
Ma’lûm olsun ki, “vücûd” insâniyye hakîkati olan vâhidiyyet mertebesinden, rûh mertebesine tenezzül ettiği vakit, üç ma’rifet oluştu ki, birisi nefs ma’rifeti, ya’ni kendi zâtını ve hakîkatini bilmek, diğeri Mübdî’ine ma’rifet, ya’nî kendisini var edeni bilmek; üçüncüsü Îcâd edicisine karşı fakr ve ihtiyâcını bilmektir.
Bu ma’rifet, gayrı oluşu içine almaktadır. Ve bu rûh, rûh-ı Muhammedî (s.a.v.)’dir. Nitekim buyururlar: “Allah Teâlâ evvela kalemi ve benim rûhumu hálk etti”. Ve bir rivâyette: “Allah Teâlâ evvela benim aklımı ve nefsimi hálk etti”. Diğer rûhlar, onun şerefli rûhunun parçalarıdır. Onun için (S.a.v.) Efendimiz’e “Ebu’l-ervâh (Rûhların babası)” dahi derler. Bu rûh akl-ı kül sûretidir ki “hakîki Âdem”dir.
“Vücût” akl-ı küllün sağ tarafı ve “imkân” sol tarafıdır. Ve Havvâ nefs-i küllün sûretidir ki, akl-ı evvelin sol kaburga kemiğinden var oldu. Ve bu muhtelif taayyünlerin meydana gelmesi ve çeşit çeşit sûretlerin doğumları akl-ı kül ile nefs-i küllün izdivâcından oluştu. Nitekim, Hak Teâlâ Hazretleri buyurur:
(“Ya eyyühen nasutteku rabbekümülleziy halekaküm min nefsin vahıdetin ve haleka minha zevceha ve besse minhüma ricalen kesiyran ve nisaen”) (Nisâ, 4/1)
“Ey insânlar! Sakının o Rabbinizden ki, sizleri bir tek nefsten hálk etti, ondan eşini hálk etti ve ikisinden birçok erkekler ve kadınlar üretip yaydı.” Ve bu taayyünler içinde pek çok etken ve edilgen sûretler meydana geldi. Ve etken sûretler erkekler ve edilgen sûretler de kadınlardır. Ve insâni fertlerin etken sûreti olan erkekler ve edilgen sûreti olan kadınlar en kâmil sûret ve en güzel kıvam ile açığa çıktı.
Şimdi, insâni fertlerin anne ve babası hakiki Âdem olan “akl-ı küll” ile hakiki Havvâ olan “nefs-i küll”dür. Bunlar zât cennetinde, ya’ni ulûhiyyet mertebesinde örtülü idiler. Kur’ân ki bütün isimleri ve sıfâtları toplamış olan zât’tır; ve bu taayyünât ki, ulûhiyyet zâtının varlığında hayâller ve rü’yâdan ibârettir ve bu çokluklar ve hayâle âit taayyünler ki, çekirdeğin içindeki ağaç gibi dal budak salıverip, esfel-i sâfîlîne (en aşağılara) doğru uzamıştır ve zât mertebesinden uzaktır; işte bu ağaç, Kur’ân’da bahsedilen lânetlenmiş ve uzaklaştırılmış ağaçtır. Ve onun meyvesi ve tânesi tabîat karanlığıdır.[71]
وَحَمَلْنَاهُ عَلَى ذَاتِ أَلْوَاحٍ وَدُسُرٍ {القمر/13}
(Ve hamelnâhu alâ zâti elvâhin ve düsürin)
“Ve O'nu -Hz. Nûh'u- levhalar ve kenetleri bulunan şey üzerine yükledik.” (54/13) Abdül Kerîm cîlî, (İnsân-ı Kâmil) isimli kitabının başında bu Âyet-i Kerîmeyi, (Onu levhalarla çivilerle yapılmışa yükledik) şekliyle ifade etmektedir.
Gerçekten bu Âyet-i Kerîme de bizlere verilen çok ilginç ifâdeler vardır. Her ne kadar burada (Nûh’un) gemisi kastediliyor ise de, ancak gemi ismi geçmiyor. Yâni zâhiren gemiye atıf var ise de bâtınen belirtilmek istenen ise başka bir şeydir. Bu da “beden” gemisidir. Levhalar derilerimiz, çivi veya kenetleri ise kemik ve oynak yerlerimizdir. İşte ma’nâyı “Nûh”u bu beden gemisine yüklemiştir ki, onu Hakk “iki eliyle” yapmıştır. Sâret-i Nûh’u ise kendi gözetiminde “Nûh” un yaptığı gemiye yüklemiştir. Yükledik, ifadesi de zâtîdir, bu yükleme işini de Cenâb-ı Hakk vasıtasız kendi yaptığını açık olarak ifade etmektedir. Manâyı (Nûh) beden gemisine (beden) gemisi de Nûh’un gemisine yüklenmiştir ki çok manîdardır.
Beden gemisine yükleme ( venefahtü) ile başla makta ve vakti gelince her bir Peygamberin mertebesi itibari ile yükleme Hakîkat-i Muhammediyye ye kadar sürmektedir. İşte gerçek bir seyrü sülûk bu yüklemeleri oluşturmaktır. Bu ma’nâ ve hakîkatler kişinin beden gemisine yâni gönlüne yüklenmez ise dışarıdan sadece okumakla bunlar yaşanamaz ancak kişinin dışında kalan zâhiri bilgiler olarak kalır.[72]
Kemik hakkında yapılan alıntılardan kemiğin insan hayatında ne kadar önemli olduğu ve “Bir”in iki görünümü şeklinde olan “İnsan”ın erkek ve kadın şeklindeki görünümün kadın-nefis görüntüsünün “eğri eğe kemiğinden” halkedildiği anlaşılmaktadır.
Eğe kemiği, erkeğin göğüs kafesinde yer alır; akciğeri çevreler, kalbi darbelerden korur.
Kemik sayısal değeri dört tane 1 (١) sayısı çıkmıştı. Arapça 1 (١) sayısı tam düz değildir. Bilindiği gibi kadınlardan 2 şer, üçer, dörder nikah edebilirsiniz. (NisÂ-Sûresi 3. Âyet) diye bir hüküm vardır. Günümüz resmi şartları bunun bir tanesine izin vermektedir. Bunun irfaniyet açısısından durumu Şeriat mertebesi yetmezse, tarikât, bu da yetmezse hakikat, buda yetmezse marifet mertebesi ile birlikte olabilirsiniz. Kadın-Nefis üretkenlik olduğu için bu mertebelerin faaliyetide üretkenlik olmaktadır.
Mesnevi-i Şerif Şerhi 11. Cilt 776. Beyit’in kıyâmet mertebeleri açıklanırken;
Dördüncü kıyâmet: Ârifî-billâh hazarâtına fenâ-fillâh ve bekâ-billâhdan sonra vahdet-i tâmme ve inkıhâr-ı keserât hâlinin zuhûrudur. Ârifin nefsinde vâki' olan bu tecellîye de “kıyâmet-i kübrâ” derler.
Diye açıklanmıştı. İşte kemiklerin bir araya toplanması Arifibillah’ın tam bir birlik hâli ve kesretinin kahr olmasından sonra oluşan büyük kıyâmeti ve bu kıyâm-et ile halk ile hakk arasında sefer etmesi ve kesret âleminden birkaç mahbusu kurtarmasıdır.
Bu hakîkat-i Mevlânâ hazretleri; bu dünyaya geliş sebebini birkaç mahbusu kurtarmak olduğunu bildirmiştir.
Yine Nusret Babam (r.a.) Efendi Babama bu dünyaya geliş sebebim sen imişsin derken bu hakîkati dile getirmiştir. Efendi Babam da aynı şekilde biz evlâtlarını bu kesafet âleminden kurtarmak için insan üstü bir çaba ve gayret göstermektedir.
1 (١) sayısı arapça olarak tam düz olmadığını zaten görüntüsünden bellidir. Duruşu eğe kemiğinede benzemektedir. Söylenişi Vahid’dir. Her bir görüntü Vahid-Bir’in tekrarından başka bir şey değildir.
Kıyâmet sûresinde bir önceki âyette (Levvâme) pişmanlığın Yunus balığı ile irtibatlandığını görmüştük.
Bu âyette kemikler un ufak olduktan, belki dünyanın çeşitli yerlerine dağıldığı bir araya toplayamıyacakmıyız diye bizilere bildiriliyor.
Bir ikincisi ise kişinin Cennet veya Cehennem elbiseleri yani bedenlenme diye ifade edelim dünya elbise bedeninden oranın şartlarına uygun olacağı söyleniyor. O zaman bunu nasıl bir araya getireceğiz. Bunun anlamladırılabilmesi ve anlaşılabilmesi daha da zorlaşmaktadır. Tabii Cenâb-ı Hakk için biz zorluk yoktur. Kara balçıktan Âdem (a.s.) ve Havvâ validemizi onun sol kaburga kemiğinden halk eden, haşa! Bu işe muktedir olamayacak?
Bilindiği günümüzde balık çiftlikleri vardır ve bu balıklara kemik unu verildiği söylenmektedir. Farklı farklı kemiklerden gelen bu kemik tozları bir balıkta vücut bulmakta, daha sonra bunları yemekte olan insan da vücut bulmaktadır.
Bu da bizlere şunu gösterir, insan vesilesi ile yapılan kemiklerin diriltilmesi, bir araya getirilmesi, farklı bir şekilde de olsa Cenâb-ı Hakk için zor değildir.
بَلَى قَادِرِينَ عَلَى أَن نُّسَوِّيَ بَنَانَهُ {القيامة/4}
(Belâ kâdirîne alâ en nusevviye benâ neh.)