Mutteki-îne fîhâ ‘alâ-l-erâ-ik(i)(s) lâ yeravne fîhâ şemsen velâ zemherîrâ(n)
Orada koltuklar üzerine kurulmuş olarak bulunurlar. Orada ne güneş (yakıcı sıcak) görürler, ne de dondurucu soğuk.
Orada donatılmış koltuklar üzerine dayanmışlardır: Orada ne yakıcı güneş görürler, ne de şiddetli soğuk.
İnsân Suresi 13. ayet, cennet ehlinin içinde bulunacağı konforlu ortamı ve aşırı iklim koşullarından uzaklığını tasvir etmektedir. Ayet, 'yaslanma', 'tahtlar', 'görmeme', 'güneş' ve 'zemherir' gibi kavramlar aracılığıyla cennetin huzur ve denge dolu atmosferini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Vekâ (وكأ) kökünden türeyen 'ittikâ' (اتكاء), bir şeye dayanmak, yaslanmak anlamına gelir. Ayetteki 'müttekiîn' (متكئين) kelimesi, cennet ehlinin tahtlar üzerine rahat ve huzurlu bir şekilde yaslanmış hallerini, tam bir konfor ve emniyet içinde olduklarını belirtir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): 'Müttekiîn' (متكئين) ifadesi, Arapların rahat ve huzurlu bir şekilde oturdukları zaman kullandıkları bir tabirdir. Cennet tasvirinde bu kelimenin kullanılması, oradaki yaşamın dünyadaki sıkıntı ve yorgunluktan tamamen arınmış, dinlenmeye ve keyfe yönelik olduğunu mecazi olarak anlatır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): El-Ereke (الأريكة), süslenmiş, minderlerle donatılmış taht veya divan anlamına gelir. Ayette çoğul olarak 'el-erâik' (الأرائك) şeklinde geçmesi, cennetteki bu oturma yerlerinin çokluğunu ve ihtişamını vurgular, cennet ehlinin yüksek mertebesini ve konforunu gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Ereke (أرك) kökünden türeyen 'erîke', özellikle gelinler için hazırlanan süslü yatak veya taht anlamındadır. Kur'an'da cennet bağlamında kullanılması, cennetin güzelliğini, zenginliğini ve cennet ehlinin dünyadaki sıkıntılardan sonra kavuşacağı eşsiz rahatlığı ve ikramı sembolize eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Ru'yet (رؤية), görmek, algılamak anlamına gelir. Ayetteki 'lâ yeravne' (لا يرون) ifadesi, cennet ehlinin sadece gözleriyle görmemesi değil, aynı zamanda bu aşırı iklim koşullarını hissetmemesi, tecrübe etmemesi anlamındadır. Bu, cennetin mutedil ve dengeli iklimini vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'görmek' fiili, sadece fiziksel algıyı değil, aynı zamanda bir şeyi idrak etmeyi ve onunla karşılaşmayı da ifade eder. Bu ayetteki 'lâ yeravne', cennet ehlinin dünyadaki gibi aşırı sıcak veya soğukla karşılaşmayacakları, dolayısıyla bu tür olumsuzluklardan tamamen arınmış bir ortamda bulunacakları anlamını taşır.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Şems (شمس), bilinen güneş demektir. Ayette 'lâ yeravne fîhâ şemsen' (لا يرون فيها شمساً) ifadesi, cennette dünyadaki gibi yakıcı ve rahatsız edici bir güneşin bulunmayacağını, dolayısıyla aşırı sıcaktan kaynaklanan bir sıkıntının olmayacağını anlatır. Cennetin iklimi, daima ılıman ve hoştur.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Şems kelimesi, Kur'an'da genellikle aydınlatıcı ve ısıtıcı bir gök cismi olarak geçer. Ancak bu ayette olumsuzluk edatıyla birlikte kullanılması, cennetteki aydınlanmanın ve ısının dünyadaki güneşin sebep olduğu rahatsız edici aşırılıklardan arınmış, sürekli bir denge ve hoşnutluk içinde olacağını gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Zemherîr (زمهرير), şiddetli soğuk, dondurucu ayaz anlamına gelir. Ayette 'lâ zemherîren' (ولا زمهريرًا) ifadesi, cennette aşırı soğuktan kaynaklanan bir sıkıntının da olmayacağını, dolayısıyla cennetin ikliminin her türlü aşırılıktan uzak, dengeli ve hoş olduğunu mecazi olarak belirtir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Zemherîr, Arap dilinde en şiddetli soğuğu ifade eden kelimelerden biridir. Kur'an'da bu kelimenin cennet tasvirinde olumsuzlukla birlikte kullanılması, cennetin ikliminin sadece sıcak değil, aynı zamanda soğuk açısından da mükemmel bir dengeye sahip olduğunu, cennet ehlinin hiçbir zaman üşümeyeceğini ve rahatsız olmayacağını vurgular.
İnsan Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Dünyada işledikleri “ameli sâlih” leri onlara, alt yapı, oturacak yer, dayanakları, “taht” ları olmuştur, yâni amel tahtlarının üzerlerine oturmuşlardır ki, bu ameller nûrani olduklarından cennette onları yüklenmişlerdir. Eğer amelleri Salih olmayan “nefs-i emmâre kaynaklı ameller olsaydı onlarda “nar-ateş” üretilmiş oldukların bu sefer o amelin sahibi “ateşten bir taht” üretmiş olduğundan cehennemde o tahtlara oturup hem pişmanlık ateşi ile hemde üretmiş olduğu amel ateşi ile yanacaktır.
Bilindiği gibi “ameli sâlih” “programı Hakk’tan, tatbiki
kulundan olan ameldir.” Kişiyi cennete götürür. Ve onların üzerlerine oturup huzur bulurlar. Diğer taraftan, “ameli gayri sâlih” yani “Salih olmayan amel” ise, “programı nefsi emmâreden tatbiki onun kulundan olan ameldir. Kişiyi cehenneme götürür altına taht olur oturdukça onu yakar. İşte böylece kişiyi kendi amelleri yakar. Buralara amellerle girilir. Zat cennetine ise bu amellerin üzerine bir de irfaniyyet üreterek girilir ki bu da ayrı bir eğitimdir.
Oranın şartları itidal üzeredir dünyada ise her türlü çeşitli bir birine zıt şartlar vardır. Daha dünya da iken bir kimse nefs-i emmâresini dizginlemiş ise kendi bünyesinde o da itidâl üzerdir. Nefs-i emmârenin hali değişkenlik üzeredir bir dediği bir dediğine, bir havası bir havasına uymaz, bakarsın ateş gibi yakar bir bakarsın buz gibi soğuk olur. İşte dünyada iken bu özellikleri idrak etmiş nefs-i emmâresini dizginlemiş olan kimsenin hali fazla değişiklik göstermez itidâl üzere olur, bu özelliklerle ahirete intikal eden kimseye cennette çok sıcak ve çok soğuk olak bir yaşam alanı olmaz mutedil haline uydun bir hava sahası olur.
وَدَانِيَةً عَلَيْهِمْ ظِلَالُهَا وَذُلِّلَتْ قُطُوفُهَا تَذْلِيلًا
( Ve dâniyeten aleyhim zılâluhâ ve zullilet kutûfuhâ tezlîlâ. )
(76/14 “Onun (ağaçlarının) gölgesi, onların üzerine yakındır. Ve onun (olgunlaşmış) meyveleri emre hazır olarak yaklaştırılmıştır.”
Gene görüldüğü gibi yaşanan bir halden bahsedilmek-tedir, gelecekten değil. Bilindiği gibi “cennet” bir bakıma örtü-perde demektir, bu nimet cennetlerinin ağaçları ise kişinin dünyada ki, amellerinin sûretleridir. Ve onun varlığını ilâh-î güneşten perdelemiştir. Çünkü amel ehli fiziki amelleri ile bu “nimet” cennetlerine girmişlerdir. İşte bu amelleri kendilerine “nimet-naim” cennetlerini
kazandırmış ise de zat cennetlerine perde olmuştur. Amellerin yoğun olması kendisinde, hangi ismin tesiri daha çok oldu ise o ismin yoğunluğu yani ağaçlarının dal ve yaprakların çokluğu ona zattan gölge, yani perde, olmuştur. Ancak onlar bu halin farkında olmadıklarından bulundukları onlara büyük nimet olmuştur. Zâten onlar, cennet talepçisi idiler, Zat talebinde değiller idi.
İşte cennet ehlinin her biri hangi esmânın ve benzerlerinin tesiri altında ise onların meydana getirdiği ağaçların gölgesinde oturmaktalar ve onların meyveleri kendi emirlerine hâzır vaziyette hemen ulaşacakları birkonumda beklemededirler. Bu hal o ağaçların ve meyvelerin kendilerinden razı olduklarını göstermektedir. Çünkü dünyada iken o esmâ-i İlâhiyye kendilerinden razı idi, o fiilleri işleyenler de marzi, yani razı olunmuşlardan dılar. Diğer taraftan, sıfât âleminden esmâ âlemine mânâlar indiriliyor, esmâ âleminden ef’âl âlemine indiriliyor ve onlardan faydalanıyorlar.