İnnâ a'tednâ lilkâfirîne selâsile ve aġlâlen ve se'îrâ(n)
Şüphesiz biz, kafirler için zincirler, demir halkalar ve alevli bir ateş hazırladık.
Çünkü biz, kâfirler için zincirler, demir halkalar ve alevli bir ateş hazırlamışızdır.
İnsân Suresi'nin 4. ayeti, inkarcılar için ahirette hazırlanmış azap türlerini tasvir etmektedir. Ayet, 'i'tâd' (hazırlama), 'küfr' (inkar), 'selâsil' (zincirler), 'ağlâl' (demir halkalar) ve 'sa'îr' (çılgın alevli ateş) gibi kavramlar üzerinden cezanın şiddetini ve kesinliğini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'i'tâd' kelimesini bir şeyi önceden hazırlamak, tedarik etmek ve hazır hale getirmek olarak açıklar. Ayetteki kullanımı, Allah'ın inkarcılar için azabı daha dünyadayken takdir edip hazırladığını, bunun kaçınılmaz olduğunu ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'a'tednâ' fiilinin mecazi olarak bir şeyi kesinleştirmek ve hükme bağlamak anlamında kullanıldığını belirtir. Bu bağlamda, inkarcıların cezasının Allah katında kesinleştiğini ve geri dönüşü olmadığını vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'i'tâd' fiilinin Kur'an'daki kullanımlarında genellikle olumsuz bir sonuç için önceden yapılan hazırlığı ifade ettiğini belirtir. Bu ayette de inkarcılar için özel olarak tasarlanmış ve bekleyen bir azabın varlığını gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'kâfir' kelimesinin kök anlamının 'örtmek' olduğunu ve bu bağlamda Allah'ın nimetlerini veya hakikati örten, inkar eden kişiyi ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'kâfirîn' ifadesi, Allah'ın birliğini ve peygamberin getirdiklerini reddedenleri kasteder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'küfr' kelimesinin temel anlamının 'örtmek' olduğunu ve bu örtmenin bazen nimeti örtmek (nankörlük), bazen de hakkı örtmek (inkar) şeklinde tezahür ettiğini açıklar. Ayetteki 'kâfirîn', imanı reddeden ve hakikati gizleyen kimselerdir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'küfr' kavramının Kur'an'da sadece inançsızlığı değil, aynı zamanda Allah'ın lütuflarına karşı nankörlüğü de ifade ettiğini vurgular. Bu ayetteki 'kâfirîn', hem Allah'ın varlığını ve birliğini inkar edenleri hem de O'nun nimetlerine karşı şükürsüz olanları kapsar.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'selâsil' kelimesinin 'silsile'nin çoğulu olduğunu ve birbirine bağlı halkalardan oluşan zincirleri ifade ettiğini belirtir. Ayetteki kullanımı, inkarcıların ahirette bağlanacakları azap araçlarını tasvir eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'selâsil' kelimesinin Kur'an'da genellikle azap ve kısıtlama aracı olarak geçtiğini ve bu ayette de inkarcıların hareket özgürlüğünü kısıtlayacak, onları bağlayacak zincirleri ifade ettiğini açıklar.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'silsile'nin bir şeyin diğerine bağlanması ve birbirini takip etmesi anlamını taşıdığını belirtir. 'Selâsil' ise bu bağlamda, inkarcıların sürekli ve kesintisiz bir şekilde bağlanacakları zincirleri ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'ğulûl' kelimesinin boyuna takılan demir halka veya kelepçe anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'ağlâl' ise, inkarcıların boyunlarına ve ellerine takılacak olan, onları hareketten alıkoyan prangaları ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'ağlâl' kelimesinin mecazi olarak da bir şeyi engellemek, kısıtlamak anlamında kullanıldığını ifade eder. Bu ayette, inkarcıların hem fiziksel olarak hem de manevi olarak kısıtlanacaklarını, azaptan kaçamayacaklarını simgeler.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'ğulûl'ün boyuna takılan ve insanı aşağılayan bir bağ olduğunu belirtir. 'Ağlâl' kelimesi, inkarcıların ahiretteki zilletini ve çaresizliğini vurgulayan bir azap aracıdır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'sa'îr' kelimesinin 'ateşin alevlenmesi, şiddetlenmesi' anlamından geldiğini ve Kur'an'da genellikle cehennem ateşinin şiddetli ve yakıcı halini ifade ettiğini belirtir. Bu ayette, inkarcılar için hazırlanan azabın en temel unsuru olan yakıcı ateşi tanımlar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'sa'îr' kelimesinin 'ateşin tutuşması ve alevlenmesi' anlamına geldiğini ve Kur'an'da cehennemin isimlerinden biri olarak kullanıldığını ifade eder. Ayetteki 'sa'îr', inkarcıların maruz kalacağı şiddetli ve sürekli yanan ateşi betimler.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'sa'îr' kelimesinin Kur'an'da cehennemin en şiddetli ve yakıcı hallerinden birini ifade etmek için kullanıldığını belirtir. Bu ayette, zincirler ve prangalarla birlikte zikredilerek azabın hem fiziksel kısıtlamayı hem de yakıcı ateşi içerdiğini gösterir.
İnsan Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Cenâb-ı Hakk (c.c) yine kendi zâtından hitâp etmektedir.
Zâhiren Âyet-i Kerîme’ye baktığımızda ard niyetli kâfirlere yapılan bir hitâp olmaktadır.
Bâtınen ise, kendi varlıklarının hakikâtini idrâk ederek onu ehli olmayanlara karşı örtenlere yapılan bir hitâptır. Onlara hazırlanan zincirler ve halkalar seyri sülûk yolundaki kimselerdir. Hazreti Resûlullah (s.a.v)’a kadar devam eden silsileyi yani bir sistemi hazırladık biz onlar için demektir. Ateş ise gönül ateşi, ilâhî muhabbettir.
Bu sistem olmasaydı eğer Hazreti Resûlullah (s.a.v)’dan sonra belki birkaç dönem evliyâ olurdu ancak ondan sonra onun bağlıları kalmazdı ve sistem kopardı.
Bizlere lâzım olan Âyet-i Kerîme’lerin bu görünen zâhir mânâlarını bozmadan bâtın olan mânâlarından yani özlerinden yararlanmaktır ve her ikisi de yerli yerince kullanılmalıdır, biri bir diğerini hükümsüz bırakmak bir yana tamamlayıcısıdır.
Burada ayrıca “Mâdem ki insân Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın zâtının zuhur yeridir ve bunu idrâk ederek Cenâb-ı Hakk (c.c)’a ulaşan bir kişi niçin dilediği gibi hareket edemez?” Sorusu akla gelebilir, çünkü:
Bu hukuk başka bir hukuktur, eğer Cenâb-ı Hakk (c.c) kendisine mânen meydana getirdiği bir yerde bütün faaliyetlerini de zuhura getirmiş olsa bu âlem karmakarışık olur. Bu güç elinde olan her bir kişi değişik faaliyetler içerisine girmek istediğinde karışık bir yapılaşma olur. Bu nedenle bu oluşum ancak bilinçtedir ve dışarıya çıkmaz ve bir bakıma kâfirlik yani örtü denilen şey de budur. Bilinçte idrâk edilip yaşanacak olan bu oluşum mânevi olduğu için maddeye dönüşmez ancak genel sisteme dokunmadan kerâmet gibi bazı oluşumlar görülebilir. Ki bu idrâke erişmiş kişinin maddi olarak böyle bir güçü kullanmasına gerekte yoktur, buna sâhip olduğunu bilmesi onun için yeterlidir. Ve gerçek marifet bu gücü kullanmak değil kendinde mevcût olanı sınırlamak ve yerini bilerek yerli yerinde kullanmaktır.
إِنَّ الْأَبْرَارَ يَشْرَبُونَ مِنْ كَأْسٍ كَانَ مِزَاجُهَا كَافُورًا
(İnnel ebrâra yeşrebûne min ke’sin kâne mizâcuhâ kâfûrâ. )