İçeriğe atla
Mürselât 41Cüz 29 · Sayfa 581

Mürselât Sûresi 41. Âyet

المرسلات

Sohbete sor

İnne-lmuttekîne fî zilâlin ve 'uyûn(in)

Allah'a karşı gelmekten sakınanlar, gölgeler içinde ve pınar başlarındadırlar.

Mürselât Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

İttika (sakınma) şeriat, tarikat, hakikat, marifet mertebelerinde farklı idra ve yaşantıları vardır.

İttika, takva edendir.

Müttaki, ittikayı tatbik eden.

Her mertebenin ittikası vardır.

- Ef’âl mertebesinde, (madde âlemi, bedensel ittika) şüpheli olan şeylerden sakınmak, kendini korumak. Kadınlar için İslâmın gerektiği şekilde kapanmak.

- Tarîkat mertebesinde, muhabbetullahın azalmasından sakınmak.

Burada maddeden, mânâya geçti.

- Hakikat mertebesinde, Allahın kendinde olan varlığını unutmaktan sakınmak. Yani ilâhi varlıkla yaşadığından gaflet etmemek. Beşeriyetine dalmamak.

- Mârifet mertebesinde, Daha sürekli olarak, günün 24 saatinde Allah ile birlikte yaşamak. [30] “ İz- -T-B- ”

Her bir mertebede olanında gideceğide haliyle gideceği cennet ve pınar başları haliyle farklı olacaktır. Daha geniş bilgi için Muhammed Sûresi 15. Âyetinin yorum ve açıklamasına bakılabilir. (M.D.)

İbnü’l-Arabî düşüncesinde “takvâ”, sadece haramlardan sakınmak değil; kişinin kendi ezelî hakikatini (ayn-ı sâbitesini) idrak ederek, o hakikatin gereğini yaşamasıdır. “Müttakî” (takvâ sahibi), a‘yân-ı sâbitesinde hayır istidadı bulunan ve bu istidadını dünyada açığa çıkaran kimsedir. Onun “takvâ”sı, ilâhî isimlerin tecellilerine karşı gösterdiği bir “saygı” ve “huşu”dur. Bu perspektiften bakıldığında, 77/41 âyetindeki “takvâ sahipleri”, sadece dünyada ibadet edenler değil, ezelî istidatlarının gereğini yerine getiren ve bu sayede ilâhî rahmet tecellilerine (cemâl) mazhar olan kâmil insanlardır.

Fusûs’ül-Hikem’inde işlediği “gölge” (zıll) kavramı, bu âyetin anlaşılmasında anahtardır. Ona göre âlem, Hakk’ın gölgesidir. Gölge, kendi başına bir gerçekliğe sahip değildir, ancak varlığı duyusal olarak hissedilir ve Hakk’ın varlığının bir yansımasıdır. Bu perspektiften:

“Gölgelikler” (zılâl), ilâhî rahmet ve lütuf tecellilerinin kuşattığı manevî bir makamı sembolize eder. Tıpkı fiziksel bir gölgenin sıcaktan koruması gibi, bu manevî gölge de kişiyi nefsânî arzuların (heveslerin) yakıcı ateşinden korur, ona huzur ve güven verir.

Bu gölge, aynı zamanda “Tûbâ ağacının gölgesi” olarak da yorumlanabilir. İbnü’l-Arabî’nin sisteminde Tûbâ ağacı, insan-ı kâmilin sembolüdür. Onun gölgesinde barınmak, kâmil bir mürşidin manevî himayesine ve ilâhî feyze nail olmak demektir. Âyetteki “gölgelikler”in çoğul olması, bu nimetin çeşitliliğine ve katmanlılığına işaret eder.

“Pınar” (ayn)hayat veren, durmadan akan hakikat bilgisini (mârifet) ve ilâhî feyzi (feyz-i akdes) temsil eder. Bu pınarın başında olmak, kişinin bu bilgiye doğrudan, perdesiz bir şekilde ulaşması, ondan sürekli beslenmesi demektir. Bu, ilme’l-yakîn veya ayne’l-yakîn mertebelerinin de ötesinde, hakka’l-yakîn mertebesine işaret eder. Tıpkı tatlı suyun canlılara hayat vermesi gibi, mârifet de kalbe hayat verir, onu gafletten ve katılıktan kurtarır. “Pınar başları”nın çoğul olması, bu ilâhî bilgi kaynaklarının (ilâhî isimlerin tecellilerinin) çokluğunu ve her birinin farklı bir lezzet ve fayda sunduğunu gösterir.

“Dünyada takvâ sahibi olanlar (müttakîler), ezelî istidatlarının gereğini yerine getiren kâmil insanlardır. Onlar, âhirette ilâhî rahmetin kuşattığı manevî gölgelikler altında huzur bulacak, hakikat bilgisinin (mârifet) durmadan akan pınarlarından içecek ve bu sayede ebedî mutluluğa (cennete) kavuşacaklardır. Bu nimetler, onların dünyada iken kazandıkları amellerin bir karşılığı değil, aynı zamanda o amellerin tecessüd etmiş (somutlaşmış) güzel suretleridir.”