‘Amme yetesâelûn(e)
Birbirlerine neyi soruyorlar?
Birbirlerine neyi soruyorlar?
Nebe' Suresi'nin ilk ayeti, kıyamet ve yeniden diriliş gibi büyük bir haber hakkında yapılan sorgulamayı ifade eder. Ayet, bu sorgulamanın mahiyetini ve önemini vurgulayarak surenin ana konusuna giriş yapar.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'amme' kelimesinin 'an' harf-i cerri ile 'mâ' istifhamiyenin birleşmesinden oluştuğunu belirtir. Bu ayetteki kullanımı, 'ne hakkında' veya 'neden' sorusunu ifade eder ve sorulan şeyin büyüklüğüne ve önemine işaret eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'mâ' istifhamiyenin bazen bir şeyin mahiyetini, bazen de miktarını sormak için kullanıldığını ifade eder. Burada 'amme' şeklinde gelmesi, sorulan konunun belirsizliğini ve muhataplar arasında bir tartışma konusu olduğunu gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'tesâelûne' fiilinin 'tefâul' babından geldiğini ve karşılıklı bir eylemi ifade ettiğini belirtir. Bu ayette, Mekke müşriklerinin kıyamet ve yeniden diriliş hakkında birbirlerine soru sorduklarını, bu konuda şüphe ve tartışma içinde olduklarını anlatır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'suâl' kelimesinin bir şeyin bilgisini talep etmek olduğunu, 'tesâül'ün ise karşılıklı olarak bilgi alışverişinde bulunmak veya bir konuda istişare etmek anlamına geldiğini açıklar. Ayetteki kullanımı, kıyamet haberinin insanlar arasında yaygın bir tartışma ve merak konusu olduğunu vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'suâl' kökünün Kur'an'da genellikle bir şeyin mahiyetini veya akıbetini sorgulama bağlamında kullanıldığını belirtir. 'Yetesâelûne' formu, bu sorgulamanın sadece bir merak değil, aynı zamanda bir şüphe ve inkârla karışık bir tartışma olduğunu ima eder.
Nebe' Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
"Birbirlerine hangi şeyi soruyorlar?" Bunun aslı, 'dır. Neyi hangi şeyi? demektir. Sözdeki kapalılık konunun önemini göstermek içindir. "Hangi büyük meseleyi?" demek olur." Ne için, neden dolayı birbirlerine soruyorlar?" demek olabileceğini de söylemişlerdir.[6]
İnsanların sorduğu bu “haber” (yani kıyamet, diriliş ve âhiret hali), aslında kişinin kendi ezelî hakikatine (a‘yân-ı sâbite) dairdir. Ona göre her varlığın Allah’ın ilminde ezelî bir hakikati (ayn) vardır ve bu hakikat, o varlığın istidadını (hayır veya şer) belirler. İnsanların “sorduğu şey”, kendi varlıklarının bu gizli yönü, yani âhirette kendilerini bekleyen ebedî hayatın hakikatidir. İnkârcıların bu konuyu sorgulamaları, aslında kendi ezelî istidatlarını (bu hakikati) idrak edememelerinden, onu örtmelerinden (küfür) kaynaklanmaktadır. Bu yönüyle âyet, insanın kendi varlık sebebine yabancılaşmasını ve bundan dolayı duyduğu şaşkınlığı ifade eder.
Nefs-i emmâre, hakikate ulaşmak için değil, onu inkâr etmek, onunla alay etmek veya onu kendi anlayışına göre şekillendirmek için sorular sorar. Bu, nefsin hakikati kabullenmekten kaçınması ve kendince bahaneler üretmesidir. Bu yönüyle âyet, inkârcıların kıyamet hakkındaki sorularının aslında samimi bir meraktan değil, bir inat ve alaydan kaynaklandığını gösterir.
Yeri gelmişen bu çalışmam sırasında apartman grubunda eski yönetici kızının gelecek hafta sonu düğünü olduran bir davetiye atmıştı. Damadın isminin Habib ("sevgili", "dost", "seven") olması da ilginçti.
Mevlânâ hazretleri ölüm gecesinin şeb-i arus (düğün) gecesi olacağının haberini vermektedir. Nefsi emmaresinin hayali ile yaşayan için kıyamet haberi ne kadar korku dolu ise de irfan ehli aşık için bu gece maşuk ile buluşacağı şeb-i arus (düğün) gecesidir ve bu haber ilm’el yakîn den aynêl yakîne yani müşahade haline ve neticesinde kavuşma ile yaşantıya hakk’el yakîne dönüşmüş olur.