İçeriğe atla
Nâziât 8Cüz 30 · Sayfa 583

Nâziât Sûresi 8. Âyet

النازعات

Sohbete sor

Kulûbun yevme-iżin vâcife(tun)

O gün birtakım kalpler (tedirginlik içinde) şiddetle çarpacaktır.

Nâziât Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

Esma-i ilâhiyyeyi nefsi ma’nâ da kullanmaya başlayan kimse bundan çok mes’uldür, çünkü esma-i ilâhiyye yi bize hayatımızı sürdürmek için Cenâb-ı Hakkı bulmak için bir köprü olarak verdi. Esma-i ilâhiyye bizde olmasaydı Cenâb-ı Hakkı bulmak mümkün değildir nereden nasıl bulunacaktı? işte buradaki mesele, bu dünyada nefsileş-miş olan esma-i ilâhiyenin halini, asli hali olan esma-i ilâhiyye ye döndürmektir, işte o zaman kişi Abdullah olmakta, Allah ın gerçek kulu olmaktadır, neden? Çünkü esmaül Hüsna onun üstünde-varlığında zuhura çıktığı için, diğer şekliyle esma-i ilâhiyye yi Hakk’tan ayırdığı, kopardığı, nefsanileştirdiği için “abd-i nefs” olmakta ve ondan doğan çocuklara da “veledi nefs” denmektedir.

Esmaül hüsnanın hakikatiyle yaşayanların çocuklarına da “veledi kalb” denmekte iseviyet mertebesininde bir bakıma hakikati budur, gerçi bu hakikat daha Âdemiyette başlıyor ve İseviyet mertebesinde fiilen yaşanmış, o mertebeden gösterilmiş oluyor. Fiziki babası olmadan bir varlığın ortaya çıkması ne müthiş bir hadisedir.[17] “ İz- -T-B- ”

Nefsin kulu olmuş olanların bu dünya hayatında kalb’leri katılaştığından vehim gaflet perdesinden Hakk’ı müşahade edemediğinden titremez. (M.D.)

Fütûhâtü’l‑Mekkiyye 3. Bab’ındaki “Sağ ve Sol” kavramlarına benzer şekilde, bu âyetin iki unsuru da insanın âhiretteki durumunu bütüncül olarak tasvir eder:

“Vâcifeh” (kalbin çarpıntısı): İnsanın iç dünyasında yaşadığı manevî çöküşün, pişmanlığın ve korkunun simgesidir.

“Hâşi‘ah” (gözlerin yere dikilmesi): Bu içsel halin dışa vurumu; utanç, zillet ve âcizliğin fiilen yansımasıdır.

(Âlem) boyutu: Fizikî kıyâmet gününde tüm insanlığı bekleyen korku ve panik.

(İnsan) boyutu: İnsanın ölüm anında (mevt‑i ihtiyârî)

veya büyük bir manevî uyanış (feth) anında, nefsânî benliğinin (enâniyet) çöküşü sırasında hissettiği panik ve korku.

Fütûhât‑ı Mekkiyye’de celâl (kahır, gazap, intikam) ve cemâl (rahmet, lütuf, huzur) tecellileri bağlamında, korku ve çarpıntı Allah’ın “el‑Kahhâr” (kahreden) isminin bir tecellisidir. Kâfirler ve günahkârlar, dünyada bu ismin tecellilerine mazhar olmadıkları (yani O’ndan korkup sakınmadıkları) için, âhirette bu ismin şiddetiyle yüzleşirler.

Dünyada iken nefsânî arzularının peşinde koşan, günah işleyen ve gaflet içinde yaşayan kişi, âhirette bu amellerinin sureti olarak korku, çarpıntı (vâcifeh) ve zillet (hâşi‘ah) ile yüzleşir.

Dünyada iken takvâ sahibi olup nefsini terbiye eden kişi ise, âhirette amellerinin sureti olarak huzur, güven ve Rabbinin cemâlini müşahede ile karşılaşır.

Nasıl insan yanlış, hatalı, utanç verici bir iş yaptığı zaman bunun açığa çıkacağı anlaşıldığı zaman kalbi güm güm eder ve başına gelecekten korkar. Bu Nasuh tevbesinde tasvir edilmiştir. (M.D.)

Yeri gelmişken faydalı olur düşüncesiyle, Mevlânâ (r.a.) efendimizin Mesnevii Şerifi nin beş inci cildinde mevcud mevzuumuzla ilgili bir hikâyeyi özet olarak vermeğe çalışalım.

Geçmiş senelerde Nâsuh adlı bir kişi vardı. “hamam işçiliği” (Tellâklık) eder, bu sûretle kadınları avlardı.

Yüzü, kadın yüzüne benzerdi. Tüyü yoktu. Erkek olduğunu daima gizlerdi.

Kadınların hamamında tellâklık ederdi. Kötülükte, hilede pek çevikti.

Yıllarca böylece çalıştı, kimse onun halinden, sırrından bir koku bile alamadı.

Çünkü sesi de kadın sesine benziyordu, yüzü de kadın yüzüne. Fakat nefsaniyette pek yüceydi, pek uyanıktı.

Çarşaf giyer başını örter, peçe takardı. Fakat nefsaniyeti azgın bir genç idi.

Bu sûretle padişahların kızlarını bile güzelce keseler, ovar, yıkardı.

Tövbe etmeye çalışır, fakat kâfir nefs tövbesini bozdurup dururdu.

O kötü işli kişi, bir ârifin yanına gidip “benim için dua et” diye yalvardı.

O hür er, onun sırrını anladı ama Hakk hilmi gibi açığa vurmadı.

Dudağı kilitliydi ama gönlünde sırlar vardı.

Dudağını yummuştu ama gönlü seslerle doluydu.

Hakk şarabını içen ârifler, sırları bilirler ama örterler.

İşin sırlarını kim öğretirlerse de onun ağzını mühürlerler dikerler.

Ârif, tuhaf tuhaf güldü de dedi ki: A içi kötü adam, bildiğin, gönlünde tuttuğun şeyden, Hakk seni kurtarsın

O dua, yedi ğöğü de geçti kabul edildi. O yoksulun işi, nihâyet iyileşti, düzene girdi.

Çünkü ârifin o duası, her duaya benzemez. Ârif Hakk’da yok olmuştur, onun sözü Hakk sözüdür.

Hakk, kendi kendisinden, bir şey isterse, kendi isteğini nasıl reddeder?

Ululuk kaynağı Hakk, onu bu lânetleme işten, bu vebalden kurtarmak için bir sebeb halketti.

Nâsuh, hamamda tası doldururken padişahın kızının küpesindeki incilerden biri kayboldu ve bütün kadınlar, o inciyi araştırmaya koyuldular.

Önce her kesin eşyasını araştırmak üzere hamamın kapısını iyice kapattılar.

Herkesin eşyası arandı, inci bulunmadığı gibi, inciyi

çalanda rezil olmadı.

Bunun üzerine üstün körü işi bırakıp her kesin ağzını, kulağını, vücudundaki bütün delikleri adamakıllı aramaya koyuldular.

O sedefi güzel inciyi altta, üstte her yanda araştırmaya başladılar.

Hepiniz soyunun, ihtiyar genç herkes anadan doğma soyunsun diye bağrıldı.

Sultanın hizmetçileri, o değerli inciyi bulmak için bir bir, her kesi aramaya başladılar.

Nâsuh korkusundan tenha bir yere çekildi. Yüzü, korkusundan sapsarı olmuştu, dudakları morarmıştı.

Ölümünü gözünün önünde görüyor, sonbahar yaprağı gibi tir, tir titriyordu.

Dedi ki: Yarabbi, nice defalar tövbeler ettim, ahtlar ettim, sonra onları bozdum. Ben, bana lâyık olanları yaptım. Sonunda da işte bu kara sel, gelip çattı.

Arama nöbeti bana gelirse eyvah bana! Kim bilir neler çekecek, ne güçlüklere düşeceğim?

Ciğerime yüzlerce kor düştü. Münacatımdaki ciğer kokusuna bak.

Böyle bir keder, böyle bir gam, kâfirde bile olmasın. Rahmet eteğine sarıldım medet medet!

Keşke anam, beni doğurmasaydı, yahud da beni bir aslan paralasaydı.

Rabb’ım, sana düşeni yap. Beni, her delikten bir yılan sokmada.

Ne de taş gibi bir canım, ne de demir gibi bir yüreğim varmış. Yoksa bu dertle çoktan erir, kan kesilirdim.

Vaktim daraldı, bir an içinde feryadıma yetiş, padişahlık et.

Beni bu sefer de korur, suçumu örtersen ne olur? Her türlü

yapılmayacak işlerden tövbe ettim.

Bu sefer de tövbemi kabul et de tövbemde durmak için yüzlerce kemer bağlayayım.

Bu sefer de kusurda bulunursam artık duamı ve sözümü dinleme.

Hem böyle söylenip titremede, hem katre katre gözyaşları dökmede, hem de cellâtların, hain kişilerin ellerine düştüm diye feryadetmedeydi.

Hiç bir kötü kişi bu hale düşmesin. Hiçbir mülhit bu feryada uğramasın diyor. Kendine ağlayıp duruyor, Azrâil’i gözünün önünde görüyordu.

Yarabbi, yarabbi diye o kadar söylendi ki; kapı ve duvar da onunla beraber ya Rabbi, ya Rabbi demeye başladı.

O yarabbi, ya Rabbi derken birden, inciyi arayanların sesi duyuldu:

Herkesi aradık ey Nâsuh, sıra sende sen gel. Bu sesi duyar duymaz, Nâsuh kendisinden geçti, âdeta bedeninden rûhu uçtu.

Harap duvar gibi çöküverdi. Aklı fikri gitti, cansız bir hâl aldı.

Bedeninden amansız bir hâlde aklı gidince sırrı, derhal Hakk’a ulaştı.

Bomboş bir hale geldi, varlığı kalmadı. Hakk, bir doğan kuşuna benzeyen canını, hu-zuruna çağırdı.

Muratsız gemisi kırılınca rahmet denizinin kıyısına düştü.

Akılsız, fikirsiz bir hale gelince canı, Hakk’a ulaştı. İşte o zaman rahmet denizi coştu.

Can beden ayıbından kurtulunca sevine sevine aslına gitti.

Can, doğan kuşuna benzer, ten ona tuzaktır. O, beden tuzağına ayağı bağlı, kanadı kırık bir halde düşüp kalmıştır.

Fakat aklı, fikri gidince ayağı açıldı. Artık o doğan kuşu. Keykubad’a uçar gider.

Rahmet denizleri, coşunca taşlar bile âbı hayatı içer.

Zayıf zerre değerlenir, büyür. Topraktan meydana gelen şu döşeme, atlas haline gelir, değerli bir kumaş olur.

Yüz yıllık ölü, mezarından çıkar. Mel’un şeytan güzelleşir, huriler bile ona haset ederler.

Bütün bu yeryüzü yeşerir, kuru sopa meyva verir, tazeleşir.

Kurt kuzuyla eş olur. Ümitsizlerin damarları hoş bir hale gelir, izleri kutlu olur.

Can-ı helâk eden o korkudan sonra. “Kaybolan inci buracıkta” diye müjdeler geldi.

Ansızın ses geldi: Korku gitti, o değeri bulunmaz eşsiz inci bulundu.

İnci bulundu, biz de neşelere daldık. Müjde verin inci bulundu.

Hamam, halkın bağrışmasıyle, hüzün gitti, feryadıyle, el çırpışıyle doldu. Ondan. Kendinden geçen, Nâsuh tekrar kendine geldi. Gözü, yüzlerce aydın gün gördü. Herkes ondan helâllık istemekte, herkes elini öpüp durmaktaydı.

Senden şüphe ettik, hakkını helâl et. Dedikodu da bulunduk, âdeta etini yedik, diyorlardı.

Çünkü o, yakınlıkta herkesten önde olduğu için herkes daha ziyade ondan şüphe etmişti.

Nâsuh, has tellâktı mahremdi. Hattâ Sûltanla ruhları birdi, bedenleri ayrı.

Sûltana ondan yakın bir kadın yok. İnciyi aşırdıysa o aşırmıştır.

Önce onu aramalı demişlerdi ama yine de hürmet ettiklerinden sona bırakmışlar; aldıysa biraz mühlet vermiş olalım da bir yere atsın bari, fikrine düşmüşlerdi.

Onun için ondan helâllık diliyorlardı, mazeret getirip duruyorlardı.

Nâsuh, Bu bana Hakk’ın lûtfu, ihsanı. Yoksa dediğinizden beterim ben.

Benden helâllık dilemeye hacet yok. Çünkü ben, zamane halkının en suçlusuyum.

Bana söylediğiniz kötülükler, bendeki kötülüğün yüzde biridir. Bunda şüphe eden olabilir, fakat bence apaçıktır bu.

Kim bende birazcık kötülük biliyorsa muhakkak o bildiği şey, binlerce kötü suçumdan, binlerce pis işimden biridir.

Suçlarımı ve kötü hareketlerimi bir ben bilirim, bir de onları örten Rabb’ım.

Önce İblis bana hocalık etti ama sonradan o gözümde bir yelden ibaret oldu.

Yaptıklarımın hepsini Rabb’ım gördü de göstermedi, bu sûretle de kötülükle yüzümü sarartmadı.

Sonra da yine Rabb’ı mın rahmeti, kürkümü dikti, canıma can gibi tatlı tövbeyi nasib-etti.

Ne yaptıysam yapmadım saydı, bulunmadığım ibadetleri yapmışım farzetti.

Beni selvi ve süsen gibi azadetti. Bahtım, devletim gibi gönlüm de açıldı.

Adımı temizler defterine yazdı. Cehennemliktim, bana cenneti bağışladı.

Ah ettim, ahım bir ipe döndü, düştüğüm kuyuya sarktı.

O ipe sarıldım, dışarı çıktım. Neşelendim, ferahladım, semirdim, benzim kırmızılaştı.

Kuyunun dibinde zebun bir haldeydim, şimdi bütün âleme sığmıyorum.

Şükürler olsun sana ya Rabb’i. Beni ansızın gamdan kurtardın.

Tenimin her kılında bir dil olsa da hepsiyle sana şükretmeye kalkışsam yine şükründen âcizim.

Şu bahçede, şu ırmakların kıyısında halka “Keşke kavmim beni bilseydi, Rabb’ım beni ne yüzden yargıladı” diye nara atmaktayım dedi.

Ondan sonra birisi gelip Nâsuh’a iltifat ederek dedi ki: Padişahımızın kızı, seni çağırıyor.

Ey temiz kişi, padişahın kızı seni istemede, gel de başını yıka.

Gönlü, senden başka bir tellâk istemiyor. Onu ovmak, kille yıkamak senin işin.

Nâsuh, yürü yürü dedi, elim işten kurtuldu benim. Senin Nâsuh’un hastalandı şimdi.

Yürü, koş, acele bir başkasını bul. Hakk hakkıyçin benim elim işe varmıyor artık.

Kendi kendisine de suç, hadden aştı. Gönlümden o korku, o elem nasıl gider.

Ben bir kere öldüm de tekrar dünyaya geldim. Ben, ölüm ve yokluk acısını tattım.

Rabb’ı ma sağlam tövbe ettim. Canım bedenimden ayrılmadıkça bu tövbeyi bozmam.

O mihneti gördükten sonra ancak merkep olanın ayağı, tehlikenin bulunduğu tarafa gider diyordu...[18] “ İz- -T-B- ”

Nasuh tevbesinden de anlaşılacağı üzere daha bugünden kalbi-gönül saatini çalıştı Hakk-Hakikat ile titretmek gerektir. (M.D.)