Vemâ kâne salâtuhum ‘inde-lbeyti illâ mukâen vetasdiye(ten)(c) feżûkû-l'ażâbe bimâ kuntum tekfurûn(e)
Onların, Ka'be'nin yanında duaları ıslık çalıp el çırpmaktan ibarettir. Öyle ise (ey müşrikler) inkar etmekte olduğunuzdan dolayı tadın azabı.
Kâbe huzurunda onların duaları ise ıslık çalıp el çırpmaktan başka birşey değildir. O halde inkârınızdan (ve nankörlüğünüzden) dolayı bu azabı tadın bakalım.
Enfâl Suresi 35. ayet, müşriklerin Kâbe'deki ibadetlerinin mahiyetini ve bu ibadetlerin Allah katındaki değersizliğini ele almaktadır. Ayet, onların sözde ibadetlerini 'ıslık çalma' ve 'el çırpma' olarak nitelendirerek, bu davranışların gerçek bir kulluktan uzak olduğunu vurgular ve inkârlarının bir sonucu olarak azabı hak ettiklerini bildirir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'salât' kelimesinin aslen 'dua' anlamına geldiğini, ancak şeriat dilinde belirli rükünleri olan ibadeti ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'salâtuhum' ifadesi, müşriklerin Kâbe etrafındaki eylemlerini alaycı bir dille 'namaz' olarak adlandırarak, onların bu eylemlerinin gerçek bir namazın ruhundan ve amacından uzak olduğunu vurgular. Onların bu eylemleri, Allah'a yönelişten ziyade, kendi adetlerine ve putlarına tapınmaya yönelikti.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'salât' kelimesinin burada mecazi bir anlam taşıdığını, müşriklerin Kâbe etrafındaki 'ıslık çalma ve el çırpma' eylemlerini 'namaz' olarak adlandırmanın, onların bu eylemlerinin batıl ve anlamsız olduğunu göstermek için kullanıldığını ifade eder. Bu, onların ibadet adı altında yaptıkları şeylerin aslında birer eğlence ve boş vakit geçirme eylemi olduğunu ima eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'salât' kavramının, Allah'a yönelişin, O'nu anmanın ve O'na itaat etmenin en temel sembolü olduğunu belirtir. Ancak bu ayette, müşriklerin 'salât' olarak adlandırılan eylemlerinin, Kur'an'ın tanımladığı gerçek 'salât' ile hiçbir ilgisi olmadığını, aksine şirk ve inkârla dolu birer gösteri olduğunu vurgular. Bu durum, kavramın Kur'an'daki olumlu anlamının, müşriklerin eylemleriyle nasıl çarpıtıldığını gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'mukâ'' kelimesinin 'ıslık çalmak' anlamına geldiğini ve Arapların cahiliye döneminde Kâbe etrafında ibadet adı altında bu tür sesler çıkardıklarını belirtir. Ayet, bu eylemi onların 'namazı' olarak nitelendirerek, gerçek ibadetin ciddiyetinden ve huşûsundan ne kadar uzak olduklarını gözler önüne serer.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'mukâ'' kelimesinin 'kuşun ötüşü' veya 'ıslık sesi' anlamına geldiğini ifade eder. Ayetteki kullanımı, müşriklerin Kâbe'deki sözde ibadetlerinin, kuş sesleri gibi anlamsız ve boş olduğunu, Allah'a karşı bir saygı ifadesi taşımadığını vurgular. Bu, onların ibadetlerinin ciddiyetten yoksun olduğunu gösterir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'mukâ'' kelimesinin 'ağızdan çıkan ıslık sesi' olduğunu ve cahiliye Araplarının Kâbe'yi tavaf ederken bu tür sesler çıkardıklarını kaydeder. Ayet, bu eylemi onların 'namazı' olarak sunarak, bu tür davranışların Allah katında bir ibadet olarak kabul edilmediğini, aksine bir saygısızlık olduğunu belirtir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'tasdiye' kelimesinin 'el çırpmak' anlamına geldiğini ve cahiliye Araplarının Kâbe'yi tavaf ederken bu eylemi gerçekleştirdiklerini belirtir. Ayet, bu eylemi 'namaz' olarak adlandırarak, onların ibadetlerinin ne kadar yüzeysel ve gösterişten ibaret olduğunu ortaya koyar. Bu, gerçek ibadetin huşû ve teslimiyetle yapılması gerektiği gerçeğiyle çelişir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'tasdiye' kelimesinin 'el çırpmak' veya 'ses çıkarmak' anlamına geldiğini ifade eder. Ayetteki kullanımı, müşriklerin Kâbe'deki eylemlerinin, Allah'a yönelişten ziyade, bir tür eğlence veya gürültü çıkarma amacı taşıdığını gösterir. Bu, onların ibadetlerinin ciddiyetten uzak, boş ve anlamsız olduğunu vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'tasdiye' kelimesinin 'elleri birbirine vurarak ses çıkarmak' olduğunu ve cahiliye Araplarının Kâbe'yi tavaf ederken bu eylemi yaptıklarını kaydeder. Ayet, bu eylemi 'namaz' olarak nitelendirerek, onların ibadetlerinin gerçek bir kulluktan uzak, batıl ve değersiz olduğunu belirtir. Bu, onların ibadetlerinin Allah katında hiçbir kıymeti olmadığını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'zevk' kelimesinin aslen 'bir şeyi dille tatmak' anlamına geldiğini, ancak mecazi olarak 'bir şeyin sonucunu tecrübe etmek' anlamında da kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'fe zûkû' ifadesi, müşriklerin inkârlarının ve batıl ibadetlerinin kaçınılmaz bir sonucu olarak azabı 'tatacaklarını', yani onun acısını ve şiddetini bizzat tecrübe edeceklerini vurgular. Bu, ilahi adaletin bir tecellisidir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'zevk' kelimesinin hem maddi hem de manevi anlamda 'bir şeyi tecrübe etmek' için kullanıldığını açıklar. Ayetteki 'azabı tadın' ifadesi, azabın sadece bir ceza değil, aynı zamanda inkârın ve şirk koşmanın doğal bir sonucu olarak bizzat yaşanacak bir tecrübe olduğunu gösterir. Bu, azabın kaçınılmazlığını ve şiddetini vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'zevk' fiilinin Kur'an'da genellikle olumsuz sonuçları, cezaları veya acıları tecrübe etme bağlamında kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki 'azabı tadın' ifadesi, müşriklerin inkârlarının ve yanlış eylemlerinin karşılığını kesinlikle göreceklerini, bu cezanın kendileri için kaçınılmaz bir gerçeklik olacağını vurgular. Bu, ilahi uyarının ciddiyetini artırır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'küfr' kelimesinin aslen 'örtmek' anlamına geldiğini ve mecazi olarak 'nimeti örtmek, nankörlük etmek' veya 'hakkı örtmek, inkâr etmek' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'tekfürûne' ifadesi, müşriklerin Allah'ın ayetlerini, peygamberin getirdiği hakikatleri ve Kâbe'nin gerçek amacını bilerek reddetmelerini, yani inkârlarını ifade eder. Bu inkâr, onların azabı hak etmelerinin temel sebebidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'küfr' kelimesinin 'bir şeyi örtmek' kökünden geldiğini ve şeriat dilinde 'Allah'ın birliğini, peygamberliği veya dinin temel esaslarını inkâr etmek' anlamına geldiğini açıklar. Ayetteki 'bima küntüm tekfürûne' ifadesi, müşriklerin azabı hak etmelerinin doğrudan sebebinin, Allah'ın hakikatlerini ve emirlerini ısrarla inkâr etmeleri olduğunu vurgular. Bu, onların bilinçli bir tercihle hakikatten yüz çevirdiklerini gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'küfr' kavramının Kur'an'da sadece bir inançsızlık hali değil, aynı zamanda Allah'ın lütuflarına karşı nankörlük ve O'nun mesajına karşı bilinçli bir direniş olduğunu belirtir. Bu ayetteki 'tekfürûne' ifadesi, müşriklerin Kâbe'deki anlamsız eylemlerinin, aslında onların Allah'a ve O'nun dinine karşı olan derin inkârlarının bir yansıması olduğunu gösterir. Bu inkâr, onların azabı hak etmelerinin temel nedenidir.
Enfâl Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“Vemâ kâne salâtuhum inde-lbeyti illâ mukâen vetasdiye(ten) fezûkû-l’ażâbe bimâ kuntum tekfurûn(e)” Onların, Kâ’be’nin yanında duaları ıslık çalıp el çırpmaktan ibarettir. Öyle ise (ey müşrikler) inkâr etmekte olduğunuzdan dolayı tadın azabı. (8/35)
Aslında bugünde değişen bir şey yoktur. Islık çalınması ve el çırpılması anlamı ve mânası olmayan Allah katında dua vasfı olmayan nefsi emmarenin gönül kâ’besinin yanındaki ifadelerinden ve heyazanlarından oluşan ma’na da anlamsız seslerdir.