Liyemîza(A)llâhu-lḣabîśe mine-ttayyibi veyec'ale-lḣabîśe ba'dahu ‘alâ ba'din feyerkumehu cemî'an feyec'alehu fî cehennem(e)(c) ulâ-ike humu-lḣâsirûn(e)
Allah, pis olanı temizden ayırmak, pis olanların hepsini birbiri üstüne koyup yığarak cehenneme koymak için böyle yapar. İşte onlar ziyana uğrayanların ta kendileridir.
Allah, murdarı temizden ayırdetmek için ve bir de murdar kısmını birbiri üzerine bindirip hepsini bir araya getirmek ve topunu birden cehenneme koymak için böyle yapar. İşte bunlar o hüsran içinde kalanların ta kendileridir.
Enfâl Suresi'nin 37. ayeti, Allah'ın hak ile batılı, temiz ile murdarı ayırma prensibini ve inkarcıların akıbetini dilbilimsel bir derinlikle ele almaktadır. Ayet, 'ayırmak', 'murdar', 'temiz', 'yığmak' ve 'hüsrana uğrayanlar' gibi anahtar kavramlar üzerinden ilahi adaletin tecellisini ve kötülerin cehennemdeki durumunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Meyz (ميز) kelimesi, bir şeyi diğerinden ayırmak, temyiz etmek anlamına gelir. Ayetteki 'li-yemîze' ifadesi, Allah'ın hak ile batılı, helal ile haramı, mümin ile kafiri birbirinden ayırması, yani hükmünü ortaya koyması ve sonuçlarını göstermesi anlamında kullanılmıştır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Meyz (ميز) fiili, burada 'ayırmak' ve 'farklılaştırmak' anlamındadır. Allah'ın 'temizi murdardan ayırması', mecazi olarak müminleri kafirlerden, hak olanı batıl olandan ayırması ve her birine layık olduğu karşılığı vermesi demektir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'temyiz' kavramının Kur'an'da sadece fiziksel bir ayırmayı değil, aynı zamanda ahlaki ve ontolojik bir ayrımı da ifade ettiğini belirtir. Bu ayetteki 'li-yemîze', Allah'ın nihai yargılamasında iyi ve kötü arasındaki kesin ayrımı yapmasını, böylece her şeyin gerçek mahiyetini ortaya koymasını ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Habîs (خبيث), hem maddî hem de manevî anlamda kötü, pis, çirkin ve değersiz olanı ifade eder. Ayetteki 'el-habîs', inkarcıları, onların kötü amellerini ve Allah yolundan alıkoymak için harcadıkları malları kapsar. Bu, onların ahiretteki kötü akıbetini de işaret eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Habîs (خبيث) kelimesi, Kur'an'da genellikle şer, fesat ve kötü niyetli şeyleri tanımlamak için kullanılır. Bu ayette, 'el-habîs' ile kastedilenler, Allah'ın yolundan saptıranlar ve onların kötü niyetli çabalarıdır. Allah onları 'temiz' olanlardan ayıracaktır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'habîs' kelimesinin Kur'an'daki kullanımının geniş bir yelpazeyi kapsadığını, ancak temelinde 'kötülük', 'pislik' ve 'değersizlik' anlamlarının yattığını belirtir. Enfâl 37'deki kullanımı, inkarcıların hem kendilerinin hem de eylemlerinin Allah katında değersiz ve kötü olduğunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Tayyib (طيب), hem maddî hem de manevî anlamda iyi, temiz, güzel ve helal olanı ifade eder. Ayetteki 'et-tayyib', müminleri, onların salih amellerini ve Allah yolunda harcadıkları malları kapsar. Bu, onların ahiretteki güzel akıbetini de işaret eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Tayyib (طيب) kelimesi, Kur'an'da genellikle hayır, bereket ve güzel şeyleri tanımlamak için kullanılır. Bu ayette, 'et-tayyib' ile kastedilenler, Allah'ın yolunda olanlar ve onların iyi niyetli çabalarıdır. Allah onları 'habîs' olanlardan ayıracaktır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'tayyib' kavramının Kur'an'da sadece fiziksel temizliği değil, aynı zamanda ahlaki saflığı ve ilahi rızaya uygunluğu da ifade ettiğini belirtir. Bu ayetteki 'et-tayyib', Allah'ın nihai yargılamasında iyi ve doğru olanın, yani müminlerin ve amellerinin üstünlüğünü ve kurtuluşunu temsil eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Rukm (ركم) kelimesi, bir şeyi diğerinin üzerine yığmak, biriktirmek demektir. Ayetteki 'fe-yerkumehu', Allah'ın kötüleri, yani inkarcıları ve onların amellerini üst üste yığıp bir araya getirmesi anlamında kullanılmıştır. Bu, onların cehennemdeki toplu ve aşağılayıcı durumunu tasvir eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Rukm (ركم) fiili, 'yığmak' ve 'toplamak' anlamındadır. Bu ayetteki kullanımı, Allah'ın 'habîs' olanları, yani inkarcıları ve onların kötü amellerini bir araya getirip cehenneme atmasını ifade eder. Bu, onların cezalandırılmak üzere bir araya toplanmasını vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Rukm (ركم) kelimesi, bir şeyin diğerinin üzerine yığılması, toplanması ve birikmesi anlamına gelir. Ayetteki 'fe-yerkumehu', Allah'ın kötüleri üst üste yığarak cehenneme atmasını, onların cehennemde kalabalık ve sıkışık bir şekilde bulunacaklarını mecazi olarak anlatır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Husran (خسر), sermayeyi kaybetmek, ziyana uğramak demektir. Ayetteki 'el-hâsirûn', ahirette kurtuluşu kaybeden, cenneti yitiren ve cehenneme giren inkarcıları ifade eder. Onlar, dünya hayatındaki amelleriyle kendilerine zarar vermişlerdir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Hâsir (خاسر) kelimesi, 'kaybeden' ve 'ziyana uğrayan' anlamındadır. Bu ayetteki 'el-hâsirûn', Allah'ın yolundan sapan, mallarını kötüye kullanan ve sonunda cehenneme giren kimselerdir. Onlar, hem dünyada hem de ahirette gerçek anlamda kaybedenlerdir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'husran' kavramının Kur'an'da sadece maddi bir kaybı değil, aynı zamanda ruhsal ve manevi bir yıkımı da ifade ettiğini belirtir. Bu ayetteki 'el-hâsirûn', Allah'ın rızasını, cenneti ve ebedi kurtuluşu kaybetmiş olanları, yani nihai ve geri dönülmez bir hüsrana uğramış olanları tanımlar.
Enfâl Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Liyemîza(A)llâhu-lhabîse mine-ttayyibi veyec’ale-lhabîse ba’dahu alâ ba’din feyerkumehu cemî’an feyec’alehu fî cehennem(e) ulâ-ike humu-lhâsirûn(e) Allah, pis olanı temizden ayırmak, pis olanların hepsini birbiri üstüne koyup yığarak cehenneme koymak için böyle yapar.[84] İşte onlar ziyana uğrayanların ta kendileridir. (8/37)
Tayyib ile habisi ayırmak için bu dünya hayatında cemâl ve celâl esmâlarını ayırmak mümkün olmaz tevhid-birlik kişinin gönlünde oluşacak bir haldir. Nasıl ki incirin içini açtığımız zaman içindeki tanecikleri bir birinden ayırt edimesi mümkün değildir. Cemâl ve celâl tecellileri ayırt edilemez. Narın içindeki tanecikler odacık şeklinde ve birbirinden ayırt edildiği gibi ancak cennet ve cehennemlikler ayırt edilebilir.
Mesnevi şerifte Habis ve Tayyib hakkkında;
3223. Ya'kûb nebînin oğlu Yûsuf koku için "Elkü alâ vechi ebi" dedi!
Bu beyt-i şerîfte, sûre-i Yûsufta olan şu âyet-i şerîfeye işâret buyurulur:
(Yûsuf 2/93-96) Ya’ni, “Yûsuf (a.s.) birâderlerine dedi ki ‘Benim bu gömleğimi götürün, babamın yüzüne ilkâ edin; görücü olarak bana gelsin ve âilenizin hepsini bana getirin!’ Vaktâki kervan Mısır’dan aynldı, babaları onlara dedi ki: ‘Eğer bana bunamış demezseniz, ben Yûsufiın kokusunu buluyorum!’ Dediler ki: ‘Allâh hakkı için sen muhakkak eski hayretinin içindesin!’ Vaktâki müjdeci geldi, o gömleği onun yüzüne ilkâ etti, görücü olarak Yûsuf tarafına rücû’ etti de dedi ki: ‘Ben size demedim mi ki, muhakkak ben sizin bilmediğiniz şeyi Allâh tarafından bilirim!” Ma’lûm olsun ki, her bir ferdin âlem-i cismâniyyette kendisine mahsûs bir kokusu olduğu gibi, âlem-i rûhâniyyette dahi kezâlik kendisine mahsûs bir kokusu vardır, es (Enfâl, 8/37) ya’ni, “Allâh Teâlâ iyiyi ve kötüyü ayırır” âyet-i kerîmesinde işâret buyurulduğu üzere, vücûdda tayyib ve habîs vardır. Binâenaleyh bu efrâda mahsûs olan zâhirî ve bâtını kokular dahi iyi ve kötü olarak ayrılır. Zâhirde her ferdin kendisine mahsûs bir kokusu olduğunun en vâzıh alâmeti, hayvanların hisleriyle tezâhür eder. Meselâ bir köpek, sâhibini koklayarak, şâirlerinden tefrîk eder ve âile efrâdını bu zâhirî kokularından tanır. Cenâb-ı Hak bu duyguyu insanlardan ziyâde hayvanlara ihsân etmiştir. Bâtın kokusuna gelince, bunu ancak meşâmm-ı cânı açık olan enbiyâ ve onların vârisleri olan evliyâ hisseder. Bu kokuların ihtilâfındaki sebeb budur ki: Hak Teâlâ iki mazhara aynı tecellîyi etmediği gibi, bir mazhara da iki aynı tecellîyi etmez. Zîrâ tecelliyât-ı Hak nâmütenâhîdir. Ve her mazhardan bir tecelli-i hâs ile zâhir olan ancak Hak’tır. Binâenaleyh Ya’küb (a.s.) Yûsuf (a.s.)da gördüğü tecellîyi diğerlerinde görmediği ve Hakk’ı o mazharda kemâliyle müşâhede eylediği için, Yûsuf a ve onun kokusuna meftûn olmuş idi. Ve nihâyet o koku, Ya’küb (a.s.)ın muattal olan kuvve-i bâsırasına hayât-bahş oldu. Böyle olunca, Hz. Ya’küb’un aşkı Yûsuf'a değil, hakıkatta Hakk’a idi. Zâhir-bîn olanlar Yûsuf a zannettiler. Nitekim bu ma’nâyı cenâb-ı Pîr efendimiz Arabî gazellerinin birindeki bir beytinde şöyle ifâde buyururlar Beyit:
"Nâs indinde benim âşık olduğum sabit oldu. Şu kadar ki, aşkımın kime olduğunu ârif olamadılar!"
3224. Bu koku için Ahmed va'zlarda buyurdu ki: "Dâimâ benim gözümün aydın olması namazdadır." Bu bâğ-ı hakîkat kokusu için, hâtem-i enbiyâ Ahmed (aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) Efendimiz ashâb-ı kirâma olan va’z u nasîhatları esnâsında, “Benim gözümün nûru dâimâ namazda parlar” buyurdu. Bu beyt-i şerîfte ya’ni, “Sizin dünyânızdan bana üç şey sevdirildi: Kadın, güzel koku ve gözümün namazda aydın olması" hadîs-i şerîfme işâret buyurulur. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn-i Arabî hazretleri Fusûsu’l-Hikem'de. Fass-ı Muhammedi’de bu hadîs-i şerifin hakâyık ve dakâyikmı beyân buyurmuş ve fakir tarafından yazılan şerhde de mümkin olduğu kadar açık ibâreler ile îzâhât i’tâ olunmuştur. Burada tafsili uzun olur. Resûl-i Zîşân Efendimiz ef’âl-i dünyeviyyeden olan namazda bulduğu tecelliyât-ı hâssa-i Hakk’ı hiçbir ef âlde bulamadıklanna işâret buyururlar. Ve ma’şûk-ı hakîkî olan Hakk’ın kokusu ancak namazda kâmil olduğuna işâreten “Namaz mü’minin mi’râcıdır” buyurmuşlardır.
3225. Beş his birbirine muttasıldır. Zîrâ ki bu her beş bir asıldan bitmişlerdir.
Malûmdur ki, insanda beşi zâhir ve beşi bâtın olmak üzere on hâsse ve kuvvet vardır. Zâhirî kuvvetler, “sâmia” (işitmek) ve “bâsıra” (görmek) ve “şâmme” (koklamak) ve “zâika” (tatmak) ve “lâmise” (temâs etmek)dir. Havâss-i bâtıne dahi, “hiss-i müşterek”, “hayâl", “mutasamfa”, “vâhime" ve “hâfiza”dır. Bu beş zâhirî havâss yekdiğeriyle “hiss-i müşterek”te birleşir. Zîrâ bu havâss-i zâhire ile hâriçten alınan mahsüsâtı bu “hiss-i müşterek” ahz ve idrâk edip, diğer havâss-i bâtınenin hepsine isti’dâdlanna göre tevzî eder.
Binâenaleyh havâss-i zâhire “hiss-i müşterek”te birbirlerine muttasıl oldukları gibi, havâss-i bâtınenin cümlesi de bir asıldan neşv ü nemâ bulurlar. Bu beyt-i şerîfın yukarıki beyitlere rabtı budur ki: Koku kuvve-i şâmme vâsıtasıyla alınır; ve görmek kuvve-i bâsıranın hâssasıdır. Vaktâki bir kuvvet bir şeyde müstağrak olursa, o istiğrâkın zevki, bu kuvvetlerin sâhibi olan vücûdun hey’et-i mecmûasma sân olur. Bu ma’nâ gâyet ince ve zevkidir. Meselâ insan gözünü kapayıp, gâyet keskin gül kokusunu duysa, gülü görür ve gül şerbeti içer gibi bir halde bulunur. Binâenaleyh kuvve-i şâmmenin istiğrakında kuvve-i bâsıranın rü’yeti ve kuvve-i zâikanın lezzeti birleşir. Bunun için Resûl-i Zîşân Efendimiz namazda âlem-i hakikatin ravâyih-i tayyibesini meşâmm-ı cânı ile hissettikleri vakit, rûh-ı küllî-i âlîlerinin gözüne de ma’şûk-ı hakîkîyi müşâhede lezzeti hâsıl olur idi.[85]