Ulâ-ike humu-lmu/minûne hakkâ(an)(c) lehum deracâtun ‘inde rabbihim vemaġfiratun verizkun kerîm(un)
İşte onlar gerçekten mü'minlerdir. Onlara, Rableri katında yüksek mertebeler, bağışlanma ve cömertçe verilmiş rızık vardır.
İşte gerçekten mümin olanlar onlardır. Onlara Rablerinin katında dereceler vardır, bağışlanma ve değerli rızık vardır.
Enfâl Suresi'nin 4. ayeti, gerçek müminlerin özelliklerini ve onlara vaat edilen ödülleri dilbilimsel bir derinlikle ele almaktadır. Ayet, iman, dereceler, mağfiret ve rızık gibi temel kavramlar üzerinden müminlerin ahiretteki konumunu ve Allah katındaki değerini vurgulamaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İman (أمن), kalbin tasdik etmesi ve güven duymasıdır. Mümin (مؤمن) ise bu tasdiki ve güveni gerçekleştiren kişidir. Ayetteki 'el-mü'minûn' ifadesi, sadece sözle değil, fiilen de imanını gösteren, Allah'a tam bir teslimiyetle güvenen kimseleri ifade eder. Bu, korku ve endişeden emin olma halini de içerir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İzutu'ya göre 'iman' (إيمان), Kur'an'da sadece bir inanç beyanı değil, aynı zamanda Allah'a karşı tam bir güven ve teslimiyet halidir. 'Mü'min' (مؤمن) kavramı, bu güveni içselleştirmiş ve hayatına yansıtmış kişiyi tanımlar. Ayetteki 'hakkâ' (gerçekten) kelimesiyle birlikte kullanılması, bu imanın samimiyetini ve derinliğini vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'mü'min' kelimesinin Kur'an'daki kullanımlarını mecazi ve hakiki anlamlarıyla ele alır. Bu ayetteki 'el-mü'minûn' ifadesi, Allah'ın vaatlerine güvenen ve O'nun emirlerine itaat eden kişileri ifade eder. Bu, aynı zamanda Allah'ın kendilerine eman verdiği ve güvendiği kullar anlamına da gelir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hakk (حق), bir şeyin sabit ve doğru olmasıdır. 'Hakkâ' (حقا) ise bu doğruluğu ve kesinliği pekiştiren bir zarftır. Ayetteki 'el-mü'minûne hakkâ' ifadesi, imanlarının sadece lafta kalmadığını, bilakis kalplerine yerleşmiş, amelleriyle tasdik edilmiş gerçek bir iman olduğunu vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'hakk' kelimesinin birçok anlamını sıralar ve 'hakkâ'nın bir şeyi teyit etmek ve kesinleştirmek için kullanıldığını belirtir. Bu ayette, müminlerin imanının niteliğini, yani samimiyetini ve sağlamlığını ifade eder. Bu, onların imanının şüphe ve tereddütten uzak olduğunu gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'derece' (درجة) kelimesinin Kur'an'da genellikle yükselme, mertebe ve makam anlamında kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki 'derecât' ifadesi, müminlerin Allah katındaki farklı üstünlüklerini ve ahiretteki yüksek makamlarını ifade eder. Bu, onların iman ve amellerine göre farklı seviyelerde ödüllendirileceklerini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'derece'nin (درجة) basamak basamak yükselmek anlamına geldiğini ve hem maddi hem de manevi yükselişler için kullanıldığını ifade eder. Ayetteki 'derecât' ise, müminlerin Allah katında elde edecekleri manevi rütbeleri ve cennetteki farklı makamları simgeler. Bu, onların iman ve takvalarının karşılığıdır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): el-Kefevî, 'derece'nin (درجة) bir şeyin diğerinden üstünlüğünü gösteren bir ölçü olduğunu belirtir. Bu ayetteki 'derecât', müminlerin Allah katındaki farklı seviyelerini ve onlara bahşedilecek olan üstünlükleri ifade eder. Bu, onların amellerine ve ihlaslarına göre farklı mükafatlar alacaklarını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Mağfiret (مغفرة), Allah'ın kulunun günahlarını örtmesi ve affetmesidir. Bu, sadece günahları silmekle kalmaz, aynı zamanda kulun günahlarının kötü sonuçlarından da korunmasını sağlar. Ayetteki 'mağfiret', müminlere vaat edilen ilahi bir lütuf olup, onların hatalarının bağışlanacağını ve ahirette temiz bir sayfa açacaklarını ifade eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'mağfiret'in (مغفرة) kökeninin 'örtmek' anlamına geldiğini ve Allah'ın günahları örtmesinin, onları cezalandırmaktan vazgeçmesi olduğunu belirtir. Bu ayetteki 'mağfiret', müminlerin Allah'a olan imanları ve amelleri sayesinde günahlarının affedileceği ve ilahi rahmete nail olacakları anlamına gelir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): es-Sicistânî, 'rızık' (رزق) kelimesinin Allah'ın kullarına bahşettiği her türlü maddi ve manevi nimeti kapsadığını belirtir. Bu ayetteki 'rızık', sadece dünya nimetlerini değil, ahirette müminlere verilecek olan cennet nimetlerini ve ilahi ikramları ifade eder. Bu, Allah'ın cömertliğinin bir göstergesidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'rızık'ın (رزق) Allah'ın canlılara verdiği her şey olduğunu ve bunun hem maddi hem de manevi olabileceğini ifade eder. Ayetteki 'rızk' kelimesi, 'kerîm' (cömertçe) sıfatıyla birlikte kullanılarak, müminlere verilecek olan rızkın bol, değerli ve kesintisiz olacağını vurgular. Bu, cennetteki sonsuz nimetleri işaret eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kerîm (كريم), bir şeyin değerli, şerefli ve cömertçe verilmiş olduğunu ifade eder. Ayetteki 'rızkun kerîm' (cömertçe verilmiş rızık) ifadesi, müminlere verilecek olan rızkın sadece bol değil, aynı zamanda nitelikli, değerli ve hiçbir eksikliği olmayan bir rızık olduğunu vurgular. Bu, Allah'ın lütfunun büyüklüğünü gösterir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): el-Kefevî, 'kerîm' (كريم) kelimesinin, bir şeyin hem maddi hem de manevi açıdan üstünlüğünü ve değerini ifade ettiğini belirtir. Bu ayette, müminlere vaat edilen rızkın, Allah katında çok değerli ve şerefli bir ikram olduğunu, hiçbir karşılık beklenmeden cömertçe verildiğini anlatır.
Enfâl Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“Ulâ-ike humu-lmu/minûne hakkâ(an) lehum deracâtun ‘inde rabbihim vemaġfiratun verizkun kerîm(un)” İşte onlar gerçekten mü’minlerdir. Onlara, Rableri katında yüksek mertebeler, bağışlanma ve cömertçe verilmiş rızık vardır. (8/4)
Bu âyette mü’minler hakkında iş biraz değişiyor. (حَقًّ) Hakk olan mü’minler ifadesini kullanıyor. Gerçek mü’minler Hakk ile Hakk olmuş müminlerdir. Nasıl ki Hallac’ı mansur Ene’l Hakk demiştir. Yani Hakk benim ile beraberdir. Bir başka ehlullah ise ene batılmı deseydi. Diye ifade etmiştir. İşte bu müminler kendi hakikatlerinde bulunan Hakka, Hakk ile iman etmişlerdir. Onları rablerii katında yüksek mertebeler ef’âl, esmâ, sıfât, zât ve hakikat-i muhammediye mertebelerinden dereceler vardır. Bağışlanma ki “vücudu zenbike” vehimi ve hakiki varlık günahını terkettikleri için bağışlanmışlardır. Onlara ihsan olarak hakikat bilgisi rızıkları ikram ediilmiştir.
كَمَا أَخْرَجَكَ رَبُّكَ مِن بَيْتِكَ بِالْحَقِّ وَإِنَّ فَرِيقاً مِّنَ الْمُؤْمِنِينَ لَكَارِهُونَ {الأنفال/5}
Kemâ ahraceke rabbuke min beytike bilhakki ve-inne ferîkan mine-lmu/minîne lekârihûn(e) Nasıl ki, Rabbin seni hak uğruna (savaşmak üzere) evinden çıkarmıştı. Mü’minlerden bir grup ise bu konuda kesinlikle isteksizlerdi.
Burada Resülullah Efendimiz (s.a.v) bünyesinde meal ve tefsirler bedir savaşına işaret olduğunu ifade etmektedirler. Bedir savaşının ma’na olarak karşılığı;
Bedir Savaşı[25]
Adı da üstünde olduğu gibi, Hz. Rasulülah’ın evvela Arap yarımadasına oradan da bütün dünyaya “Bedir/Ay” gibi parlak Nûru Muhammed’inin resmen doğmaya başladığının ilan ve ifadesidir.
Sayı değeri, () “be” 2
() “dal” 4
() “rı” 200 dür. Toplarsak (2+4+2)= 8 eder, bu da iki adet 4 demektir.
Biri İslâmın hakikati, diğeri Hz. Rasulüllah’ın simgesidir. 4 - 1=3 /13
Şimdi bizi ilgilendiren diğer boyutu ise “Rabbike” efendimiz (s.a.v.) rabbi Allah esması idi. “Allah” Hak olarak savaş üzere evinden çıkardı diyor. Bizde isim gönül evimizden Hak olarak savaşmak üzere çıkmamız gerekiyor demektir. İçimizden bir inanan bir grupta buna karşı isteksiz davranıyor kendi mertebesinden durumun devam etmesi istiyor. Çünkü bütün beden arzına “Bedir/Ay” gibi parlak Nûru Muhammed’inin resmen doğmaya başladığının ilan ve ifadesidir. Gaybe iman, ikan a dönüşeceği için o beden arzında artık o mertebeye ihtiyaç kalmayacaktır.
13 ve Hakikat-i İlâhiyye kitabından bedir hakkındaki yorumu da buraya alıyoruz.
(Allahu Nûrussemavâti vel ard)
(24/35) “Allah semavât ve arzın Nûru’dur.” Âyetinin bütün âlemde ki, zuhurudur. (te) ile başlaması Hakikat-i ilâhiyyenin (ente-sen) ile tenezzülü’dür. Dikkat edersek Sûre ve Âyet sayıları toplamı (2+4+3+5=14) tür, Ne hayret verici müthiş bir uyum değilmi? Mânâ değerleri ile sayısal değerlerinin mucizevî bir şekilde nasıl bir uyum içinde oldukları çok açık olarak görülmektedir.
Kameriyye harfleri ise, (ا) (elif) ile başlamakta ve (هه) (he) ile bitmektedir’ki; Ahadiyyet hakikatinin bütün varlıklardaki hüvviyyet-i dir. (He) nin iki şekilde tek ve çift göz olarak yazılışında’ki hikmeti, tek göz olarak Ahadiyyet hüvviyyet-ini çift göz ise varlıklardaki Ahadiyyet ve zuhur hüvviyyet-ini ifade etmektedir diyebiliriz.
Ayrıca bu harfler (13) hakikatinin alfabetik manevi oluşumunu da ifade etmektedir.
(13) olan Ahadiyyet mertebesi, her mertebe’de ayrı bir nûr ile zuhura çıktığından (14) üncü mertebe olmuştur, ancak bu (14) üncü mertebe (13) ün üzerinde değil bütün mrtebelerinde o mertebenin gereği olarak zuhur ettiğinden ve ayrı küllî bir varlığa sahip olduğundan (14) üncü metre-be denmektedir, yani bu mertebe yukarıda da bahsedildiği gibi (13) (14) diye (13) ün üzerinde bir mertebe değil, fakat bütün (13) ün mertebelerinde tümden tecellide olan Nûr’u Muhammed’î mertebesidir, yoksa “Ahad”ın üzerinde sadece (a’mâ) iyyet vardır’ki, orada ise ne sayı ne hesap ne insân ne âlem vardır. Yani (14) (13) ün bütün varlık mertebele-rinde’ki; Nûr’u olan, Nûr’u Muhammed-î dir ve bu hakikat-sır ilk def’a (Bedir) savaşıyla dünya üzerinde zuhu-ra çıkmıştır. (Bedir), bilindiği gibi ayın (14) ü en kemalli ve tam bütün halidir. Yerde olan (Bedir) kuyularına nispetle verilmiş olan (Bedir) savaşı ismi, aslında gökte olan (Bedir) in ismi’nin verilmiş olmasıdır.
Tarihler bu savaşta İslâm askerlerinin (313) kişi ol-duğunu yazarlar ki, çok mühimdir. Ayrıca (124) binPeygam ber ve velinin sadece, yine dînî kitaplar (313) ü nün Rasûl olduğunu söylerler. İşte bunlar birer rastlantı değil, birer gerçektirler. Bedir savaşı (17 ramazan/13 mart)vukubulmuş Demekki; her bir (Bedir) eshab-ı orada bir (Rasûl) u temsil ediyordu ve onların manavî yardımları da orada ha-zır idi.
Ayrıca, (313) ün başta’ki, (3) ü nü alırsak geriye (13) kalır ki, şayanı hayrettir. Ayırdığımız (3) ise bu haki-katlerin (3) mertebeden, ilmel, aynel, hakkal yakıyn merte-belerinden yaşanmasıdır diyebiliriz.
İşte bu hâdise ile (13) ve bütün varlığında zuhur eden (14) Nûr’u Muhammed-î nin yer yüzünde artık durdu-rulamaz zuhurunun başlangıcının mührü idi diyebiliriz.
Hakikaten de öyle olmuştur o şerefli (Bedir) doğu-şundan-savaşından sonra bir daha Nûr’u Muhammed-î evve-lâ Arap yarım adasında, sonra da bütün dünya da önlenemez gelişmesini göstermiş ve kıyamete kadar da gösterecektir.
İşte (şakkal kamer) “ayın ikiye ayrılması” hadisesi de bunu göstermektedir ki; Hakikat-i muhammed-î nin orada ki, hükmü ve gücüdür ve o mertebeden zuhurudur diyebiliriz.
(313) ile ilgili küçük bir bilgi daha sunalım. İlgili kitapların yazdığına göre (büyük konstantin) putperest iken milâdın (313) senesinde Hrıstiyanlığı kabul etmiştir ki, çok dikkat çekicidir. Konstantaniyya ya hristiyanlık (13) ile girmiş ve (13) ile çıkmıştır. Fazla yorum yapmayalım sadece iletmiş olalım.[26]