Elleżîne yukîmûne-ssalâte vemimmâ razeknâhum yunfikûn(e)
Onlar namazı dosdoğru kılan, kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden Allah yolunda harcayan kimselerdir.
Onlar ki, namazı gereği gibi kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden Allah yoluna harcarlar.
Enfâl Suresi'nin 3. ayeti, müminlerin temel vasıflarını dilbilimsel bir derinlikle ortaya koymaktadır. Ayet, 'namazı ikame etmek' ve 'infak etmek' fiilleri üzerinden, Allah ile kul arasındaki dikey ve yatay ilişkileri semantik olarak vurgulamaktadır. Bu kavramlar, müminlerin hem ibadet hem de sosyal sorumluluk bilincini ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ikame' kelimesinin 'kıyâm' kökünden geldiğini ve bir şeyi tam ve eksiksiz yapma, devamlı kılma anlamını taşıdığını belirtir. Namaz bağlamında 'ikame', sadece kılmak değil, aynı zamanda şartlarına riayet ederek, huşu içinde ve düzenli bir şekilde eda etmek demektir. Ayetteki 'yükîmûne' ifadesi, namazın sadece şeklî bir eda değil, aynı zamanda ruhuna uygun bir ifa olduğunu vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'ikame' fiilinin 'namazı dosdoğru kılmak' anlamında kullanıldığını ifade eder. Bu, namazın rükünlerini ve vaciplerini yerine getirmenin yanı sıra, kalben de ona yönelmek anlamına gelir. Ayetteki kullanımı, müminlerin namaza verdikleri önemi ve onu hakkıyla yerine getirme gayretlerini gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'salat' kavramının Kur'an'daki merkeziyetini incelerken, 'ikame' fiilinin bu ibadeti 'kurmak', 'yerleştirmek' ve 'devamlı kılmak' anlamlarını taşıdığını belirtir. Bu, namazın müminlerin hayatında geçici bir eylem değil, sürekli ve temel bir ibadet olduğunu vurgular. Ayetteki 'yükîmûne' ifadesi, müminlerin namazı hayatlarının ayrılmaz bir parçası haline getirdiğini gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'salat' kelimesinin lügat anlamının 'dua' olduğunu belirtir. Ancak Kur'an'daki kullanımıyla, belirli rükünleri ve şartları olan özel bir ibadet şeklini ifade eder. Ayetteki 'es-salât' kelimesi, müminlerin Allah ile doğrudan iletişim kurduğu, O'na yöneldiği ve O'na kulluklarını arz ettiği bu özel ibadeti kasteder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'salat' kelimesinin kökeninde 'dua' ve 'tazim' anlamlarının bulunduğunu, şer'î anlamda ise belirli fiil ve sözlerden oluşan, Allah'a yöneliş ve O'na tazim ifade eden ibadeti ifade ettiğini açıklar. Ayetteki 'es-salât' kelimesi, müminlerin Allah'a olan bağlılıklarının ve O'na karşı sorumluluklarının somut bir göstergesidir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'salat' kavramının Kur'an'da hem lügat anlamıyla (dua) hem de terim anlamıyla (namaz) kullanıldığını belirtir. Enfâl 3'teki kullanımı, terim anlamıyla, yani belirli vakitlerde eda edilen, rükünleri ve şartları olan ibadeti ifade eder. Bu, müminlerin Allah ile olan manevi bağlarını güçlendiren temel bir eylemdir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'rızık' kelimesinin Allah tarafından verilen her türlü nimet ve geçim kaynağı anlamına geldiğini belirtir. Bu, sadece yiyecek ve içecek değil, aynı zamanda sağlık, bilgi, evlat gibi manevi ve maddi tüm lütufları kapsar. Ayetteki 'razaknâhum' ifadesi, infak edilecek şeyin Allah tarafından bahşedilen bir lütuf olduğunu vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'rızık' kelimesinin Allah'ın kullarına verdiği, faydalanılan her şey olduğunu ifade eder. Bu, helal yollardan elde edilen ve kişinin yaşamını sürdürmesi için gerekli olan her şeyi içerir. Ayetteki 'razaknâhum' ifadesi, müminlerin infak ettikleri şeyin kendi çabalarıyla değil, Allah'ın lütfuyla kendilerine ulaştığını hatırlatır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'rızık' kavramının Kur'an'da geniş bir anlam yelpazesine sahip olduğunu, sadece maddi geçim kaynaklarını değil, aynı zamanda manevi lütufları ve Allah'ın ihsanını da kapsadığını belirtir. Bu, müminlerin sahip oldukları her şeyin Allah'tan bir emanet olduğu bilincini pekiştirir. Ayetteki 'razaknâhum' ifadesi, infakın bu emanete karşı bir şükran ve sorumluluk olduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'infak' kelimesinin 'nefeka' kökünden geldiğini ve bir şeyi tüketmek, harcamak anlamına geldiğini belirtir. Kur'an'daki kullanımıyla ise, Allah rızası için maldan harcamak, bağışta bulunmak demektir. Ayetteki 'yünfikûne' ifadesi, müminlerin sadece namazla değil, aynı zamanda sosyal sorumluluk bilinciyle de hareket ettiklerini gösterir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'infak'ın Allah yolunda malı harcamak olduğunu ve bunun, kişinin sahip olduğu şeyleri başkalarıyla paylaşma eylemi olduğunu açıklar. Bu, cimrilikten uzak durmayı ve cömertliği ifade eder. Ayetteki 'yünfikûne' ifadesi, müminlerin Allah'ın kendilerine verdiği rızıktan başkalarına da pay ayırdıklarını ve bu sayede toplumsal dayanışmayı sağladıklarını vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'infak' kavramının Kur'an'da sadece maddi harcamaları değil, aynı zamanda zaman, bilgi ve çaba gibi manevi değerleri de kapsayabileceğini belirtir. Ancak Enfâl 3'teki bağlamda, 'rızık' ile birlikte anılması, daha çok maddi harcamaları ifade eder. Bu, müminlerin sadece kendi ihtiyaçlarını değil, toplumun genel refahını da düşündüklerini gösterir.
Enfâl Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“Onlar namazı dosdoğru kılan, kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden Allah yolunda harcayan kimselerdir.” (8/3)
“İman ve İkan” kitabı itibariyle bu mertebenin imanı anlamaya çalışırsak.
Kur’ânı Kerîm de baktığımızda bakara suresi (2/ 3- 4) âyetleri, yani bakara suresi ikinci suredir, bu surenin (3-4) üncü âyetleri, esmâ mertebesinin zâhiren îmânından bahset-mektedir. Ama âyet-i kerîmenin zâhiridir, ancak bir de âyet-i kerîmenin bâtını vardır, vakit bulursak ona daha sonra bakarız inşallah... “Esteîzü billah”
“ellezîne yu’minune bilğaybi ve yükıymunes-salâte ve mimmâ rezaknahüm yünfikun” (3)
“vellezîne yu’minune bimâ ünzile ileyke ve mâ ünzile min kablike ve bil âhiretihüm yukînun”(4) Meâlen:
“Onlar ki, gaybe (görünmeyene) inanırlar” Şimdi birincide îmân, edin lâfzi îmân, Allaha ve onun paygamberine îmân edin dendi, sadece lâfzen îmân edilmektedir. Ama burda bakın, îmânın şekli değişmekte gayba îmân ederler, olmaktadır. Yani birincide lâfzen, ama gayba mı şahadete mi belli değil, yani bir Allah var ona îmân ediyor. Ama burada yol göstererek, ayırarak, neyi, îmân edilecek hangilere îmân edilecek tarikat mertebesinde gayba îmân gerekiyor.
Bakın şimdi, ”Onlar ki, görünmeyene inanırlar (gaybe) ve namazı kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden de infak ederler.” (3) Bakın, İslâmın şartlarını yerine getirirler diyor. İslâmın şartları ne idi.? Namaz kılmak, oruç tutmak ve zekât vermek. Ve verdiğimiz şeylerden de infak ederler nafaka verirler. Demek ki îmânın şartı, îmân edilen şeyi tatbik etmekte oluşuyor.
“onlar sana indirilene de senden önceki indiril-mişlere de inanırlar ve onlar âhireti de yakînen tanırlar. ” (4) Bakın îmânın ikinci faslı gaybe îmân etmektir. Ve burada bir değişiklik var. Şeriat mertebesindeki îmânı, bireyler taleb ediyorlarken,
”Rabbenâ innenâ semi’nâ münadiyyen yünadiylil îmânü en âminü birabbikim fe amennâ, rabbenâ fagfirlenâ zünübenâ vekeffir seyyiâtinâ ve teveffenâ meal ebrâr” Âyet sıralamasına dikkat edersek, bireyler taleb etmekte, bizim günahlarımızı af eyle, biz îmâna çağıran birisini duyduk ona yöneldik, bizi ebrar ile iyiler ile ahirete gönder ruhumuzu al, sonumuzu getir diye taleb bireyden geliyor.
Ama burada iş çok değişik neden? “Ellezîne yü’minune bil gaybi” O kimseler ki gaybe îmân ederler. ”Ve yukîmunessalâte” Namaz kılarlar... ”Ve mimmâ razeknâhum yunfıkûn” Kendilerine verilen rızıklardan infak ederler. Bakın aradaki ifade farkı çok büyük. Burada o mertebenin insanları bir şey talep etmiyorlar. Taleb eden kimse yok. Bu mertebenin insanlarının tavrını Cenâb-ı Hakk bizlere bildiriyor, o hayattan bilgi veriyor.
“Ellezîne” O kimseler ki, yani tarikat mertebesi itibarıyla yaşayan kimselerin îmânlarını belirtmek için, O kimseler ki “yu’minûne bil gaybi” gaybe îmân ederler.
Bakın birincide ya rabbi bizi buraya buraya indir buraya, buraya götür diye bireyler, haktan talep ediyorlar. Ama burada talep yok, Cenâb-ı Hakk onların vasıflarını anlatıyor. Anlaşılıyor değil mi. İşte Kurân-ı Kerîmin bölümlerini böyle anlayabilirsek, âyetleri daha iyi değerlendirmiş oluruz. Yoksa hiç bunların farkında olmadan okuyalım, okuyalım geçelim Kur’ân okumuş oluruz ama aslında Kurân-ı okuyamamış oluruz. Yani sureta okumuş, ama içini özünü okuyamamış oluruz.[23]
“Ve mimmâ razeknâhum yünfikûn” Kendilerine verdiğimiz madde ve ma’nâ rızıklarından da başkalarını da faydalandırırlar. Bakın bunları hep bizlere yukarıdan bir mertebe tanıtıyor. O îmân halinde olan, biz böyleyiz biz şöyleyiz demiyor.
Ama af’al mertebesinde ne idi? Talep vardı. Biz istiyoruz. Ya rabbi böyle yap diye. ”Ve teveffenâ meal ebrâr” En sonunda bizi iyilere ulaştır diye. Bakın orda o talep bitiyor, kişi sakinleşiyor kendi gönlüne yönelmeye başlıyor, sesi çıkmadığından Cenâb-ı Hakk onların hallerini anlatıyor. Bakın vasıfları başka yerden başkası tarafından, yani Hakk tarafından bildiriliyor.
“Ve mimmâ razeknâhüm yünfikûn” Onlara verdiğimiz rızıklardan infak ederler. Bakın Ya rabbi sen bize bunları verdin bizde infak ediyoruz demiyorlar. Hakk onların vasıflarını anlatıyor ki, bu oldukça ileri bir haldir.
Yukarıda onlar namazlarını dosdoğru kılarlar, hükmünün altında şeriat ehli olarak af’al mertebesinde, dosdoğrudan kasıt tadili erkâna uyuyorlar hükmündedir. Yani ruküya varırken, secdeye varırken, tahıyyata otururken, âdabı neyse yani gerçek edebi neyse, ona uyuyorlar demektir ki, o şeriat mertebesinin âdabıdır.
Burada namazlarını dosdoğru kılarlar, şu demek; Kendi varlıklarındaki nefsaniyetlerini çıkarırlar, rahmâni hakikatleri ile namazlarını kılarlar. Aksi halde biz eğriyiz. Zâhir ma’nâ da tadili erkâna ne kadar riâyet edersek edelim, onlar etin kemiğin riâyetidir. Arabanın riâyetidir. Tabi ki tadili erkâna onun riâyet-i lâzımdır ancak dışında doğruluk içinde eğrilik varsa, buna ne deniyor? Münafık diyorlar değil mi. Ancak kasıt olmadığından suç unsuru değildir.
Hâ şâ yanlış anlaşılmasın onu demek istemiyorum, (münafık) Tabi ki Cenâb-ı Hakk her türlü hal içinde kılınan namazları kabul eder, İyi niyetle olduktan sonra. Mesele her halükârda namazın kabul edilmesi değil, âyet-i kerîmede bahsedilen dosdoğru namazını kılarlar, tarifi içinde biz namazımızı eda etmemiz gerekiyor.
İşte dosdoğrudan kasıt da, zâhir ve bâtın düzgünlü-ğünün gereğini yerine getirerek kılmaktır. Zâhir namazın düzgünlüğü tadili erkâna, yani rükûnlarına riâyet etmek, secdeye giderken kalkarken, rükuya Hakkı ile gitmek secdeler tesbihler arasındaki Kur’an tilâvetini okurken düzgün, kelimeleri yutmadan okumak, fiziğimizin dosdoğruluğudur. Ama Bâtınımızın dosdoğruluğu ise düşüncede ve irfaniyette olması gerekiyor. O da varlığımızda Hakk’ın varlığından başka bir şey olmadığını anlayıp, esmâi İlâhiyye cemaati içerisinde namaz kıldığımızı bilmemiz gerekmekte veya esmâi İlâhiyyeyi hullet, olarak giymiş halde namazımızı kılmamız gerekmektedir.
İşte namazlarını dosdoğru kılarlar ve kendilerine verilen rızıklardan infak ederler. ( madde ve ma’nâ rızıklarından ) Eğer biz sadece maddi olarak imkânımız dahilinde yardımcı oluyorsak ki, bu para mal mülk yönündedir. Bu af’al mertebesinin infakıdır.
Esmâ mertebesinin infâkı ise, kişinin öğrenmiş olduğu bâtıni ma’nâ da esmâ-i İlâhiyye’nin insan üzerindeki tesirlerini idrak edip, bunları aktarması da o mertebenin manevi infâkıdır. Bu da irfaniyet demek, yani irfaniyetle infak etmektir. Yine bilindiği gibi maddi ve manevi olarak rızık 2 türlüdür. Maddi olan yeme içime gibi maddi ihtiyaçlar ve zevklerdir. Manevi olan ise din ilimleri ve onun içinde olan irfaniyet ilimleri ruhâni rızıklardır. Kim de, bunların her ikisinden de fazlaları varsa, onlardan başkalarınıda faydalandırırlar. Maddi rızık infâkı ile bu günün geçimine, ma’nevi rızık infâkı ile de âhiretin geçimine faydalı olmaya çalışırlar.[24]