İçeriğe atla
Enfâl 3Cüz 9 · Sayfa 177

Enfâl Sûresi 3. Âyet

الأنفال

Sohbete sor

Elleżîne yukîmûne-ssalâte vemimmâ razeknâhum yunfikûn(e)

Onlar namazı dosdoğru kılan, kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden Allah yolunda harcayan kimselerdir.

Enfâl Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

“Onlar namazı dosdoğru kılan, kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden Allah yolunda harcayan kimselerdir.” (8/3)


“İman ve İkan” kitabı itibariyle bu mertebenin imanı anlamaya çalışırsak.

Kur’ânı Kerîm de baktığımızda bakara suresi (2/ 3- 4) âyetleri, yani bakara suresi ikinci suredir, bu surenin (3-4) üncü âyetleri, esmâ mertebesinin zâhiren îmânından bahset-mektedir. Ama âyet-i kerîmenin zâhiridir, ancak bir de âyet-i kerîmenin bâtını vardır, vakit bulursak ona daha sonra bakarız inşallah... “Esteîzü billah”

ellezîne yu’minune bilğaybi ve yükıymunes-salâte ve mimmâ rezaknahüm yünfikun” (3)

“vellezîne yu’minune bimâ ünzile ileyke ve mâ ünzile min kablike ve bil âhiretihüm yukînun”(4) Meâlen:

“Onlar ki, gaybe (görünmeyene) inanırlar” Şimdi birincide îmân, edin lâfzi îmân, Allaha ve onun paygamberine îmân edin dendi, sadece lâfzen îmân edilmektedir. Ama burda bakın, îmânın şekli değişmekte gayba îmân ederler, olmaktadır. Yani birincide lâfzen, ama gayba mı şahadete mi belli değil, yani bir Allah var ona îmân ediyor. Ama burada yol göstererek, ayırarak, neyi, îmân edilecek hangilere îmân edilecek tarikat mertebesinde gayba îmân gerekiyor.

Bakın şimdi, Onlar ki, görünmeyene inanırlar (gaybe) ve namazı kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden de infak ederler.” (3) Bakın, İslâmın şartlarını yerine getirirler diyor. İslâmın şartları ne idi.? Namaz kılmak, oruç tutmak ve zekât vermek. Ve verdiğimiz şeylerden de infak ederler nafaka verirler. Demek ki îmânın şartı, îmân edilen şeyi tatbik etmekte oluşuyor.

onlar sana indirilene de senden önceki indiril-mişlere de inanırlar ve onlar âhireti de yakînen tanırlar. ” (4) Bakın îmânın ikinci faslı gaybe îmân etmektir. Ve burada bir değişiklik var. Şeriat mertebesindeki îmânı, bireyler taleb ediyorlarken,

”Rabbenâ innenâ semi’nâ münadiyyen yünadiylil îmânü en âminü birabbikim fe amennâ, rabbenâ fagfirlenâ zünübenâ vekeffir seyyiâtinâ ve teveffenâ meal ebrâr” Âyet sıralamasına dikkat edersek, bireyler taleb etmekte, bizim günahlarımızı af eyle, biz îmâna çağıran birisini duyduk ona yöneldik, bizi ebrar ile iyiler ile ahirete gönder ruhumuzu al, sonumuzu getir diye taleb bireyden geliyor.

Ama burada iş çok değişik neden? “Ellezîne yü’minune bil gaybi” O kimseler ki gaybe îmân ederler. ”Ve yukîmunessalâte” Namaz kılarlar... ”Ve mimmâ razeknâhum yunfıkûn” Kendilerine verilen rızıklardan infak ederler. Bakın aradaki ifade farkı çok büyük. Burada o mertebenin insanları bir şey talep etmiyorlar. Taleb eden kimse yok. Bu mertebenin insanlarının tavrını Cenâb-ı Hakk bizlere bildiriyor, o hayattan bilgi veriyor.

“Ellezîne” O kimseler ki, yani tarikat mertebesi itibarıyla yaşayan kimselerin îmânlarını belirtmek için, O kimseler ki “yu’minûne bil gaybi” gaybe îmân ederler.

Bakın birincide ya rabbi bizi buraya buraya indir buraya, buraya götür diye bireyler, haktan talep ediyorlar. Ama burada talep yok, Cenâb-ı Hakk onların vasıflarını anlatıyor. Anlaşılıyor değil mi. İşte Kurân-ı Kerîmin bölümlerini böyle anlayabilirsek, âyetleri daha iyi değerlendirmiş oluruz. Yoksa hiç bunların farkında olmadan okuyalım, okuyalım geçelim Kur’ân okumuş oluruz ama aslında Kurân-ı okuyamamış oluruz. Yani sureta okumuş, ama içini özünü okuyamamış oluruz.[23]

“Ve mimmâ razeknâhum yünfikûn” Kendilerine verdiğimiz madde ve ma’nâ rızıklarından da başkalarını da faydalandırırlar. Bakın bunları hep bizlere yukarıdan bir mertebe tanıtıyor. O îmân halinde olan, biz böyleyiz biz şöyleyiz demiyor.

Ama af’al mertebesinde ne idi? Talep vardı. Biz istiyoruz. Ya rabbi böyle yap diye. ”Ve teveffenâ meal ebrâr” En sonunda bizi iyilere ulaştır diye. Bakın orda o talep bitiyor, kişi sakinleşiyor kendi gönlüne yönelmeye başlıyor, sesi çıkmadığından Cenâb-ı Hakk onların hallerini anlatıyor. Bakın vasıfları başka yerden başkası tarafından, yani Hakk tarafından bildiriliyor.

“Ve mimmâ razeknâhüm yünfikûn” Onlara verdiğimiz rızıklardan infak ederler. Bakın Ya rabbi sen bize bunları verdin bizde infak ediyoruz demiyorlar. Hakk onların vasıflarını anlatıyor ki, bu oldukça ileri bir haldir.

Yukarıda onlar namazlarını dosdoğru kılarlar, hükmünün altında şeriat ehli olarak af’al mertebesinde, dosdoğrudan kasıt tadili erkâna uyuyorlar hükmündedir. Yani ruküya varırken, secdeye varırken, tahıyyata otururken, âdabı neyse yani gerçek edebi neyse, ona uyuyorlar demektir ki, o şeriat mertebesinin âdabıdır.

Burada namazlarını dosdoğru kılarlar, şu demek; Kendi varlıklarındaki nefsaniyetlerini çıkarırlar, rahmâni hakikatleri ile namazlarını kılarlar. Aksi halde biz eğriyiz. Zâhir ma’nâ da tadili erkâna ne kadar riâyet edersek edelim, onlar etin kemiğin riâyetidir. Arabanın riâyetidir. Tabi ki tadili erkâna onun riâyet-i lâzımdır ancak dışında doğruluk içinde eğrilik varsa, buna ne deniyor? Münafık diyorlar değil mi. Ancak kasıt olmadığından suç unsuru değildir.

Hâ şâ yanlış anlaşılmasın onu demek istemiyorum, (münafık) Tabi ki Cenâb-ı Hakk her türlü hal içinde kılınan namazları kabul eder, İyi niyetle olduktan sonra. Mesele her halükârda namazın kabul edilmesi değil, âyet-i kerîmede bahsedilen dosdoğru namazını kılarlar, tarifi içinde biz namazımızı eda etmemiz gerekiyor.

İşte dosdoğrudan kasıt da, zâhir ve bâtın düzgünlü-ğünün gereğini yerine getirerek kılmaktır. Zâhir namazın düzgünlüğü tadili erkâna, yani rükûnlarına riâyet etmek, secdeye giderken kalkarken, rükuya Hakkı ile gitmek secdeler tesbihler arasındaki Kur’an tilâvetini okurken düzgün, kelimeleri yutmadan okumak, fiziğimizin dosdoğruluğudur. Ama Bâtınımızın dosdoğruluğu ise düşüncede ve irfaniyette olması gerekiyor. O da varlığımızda Hakk’ın varlığından başka bir şey olmadığını anlayıp, esmâi İlâhiyye cemaati içerisinde namaz kıldığımızı bilmemiz gerekmekte veya esmâi İlâhiyyeyi hullet, olarak giymiş halde namazımızı kılmamız gerekmektedir.

İşte namazlarını dosdoğru kılarlar ve kendilerine verilen rızıklardan infak ederler. ( madde ve ma’nâ rızıklarından ) Eğer biz sadece maddi olarak imkânımız dahilinde yardımcı oluyorsak ki, bu para mal mülk yönündedir. Bu af’al mertebesinin infakıdır.

Esmâ mertebesinin infâkı ise, kişinin öğrenmiş olduğu bâtıni ma’nâ da esmâ-i İlâhiyye’nin insan üzerindeki tesirlerini idrak edip, bunları aktarması da o mertebenin manevi infâkıdır. Bu da irfaniyet demek, yani irfaniyetle infak etmektir. Yine bilindiği gibi maddi ve manevi olarak rızık 2 türlüdür. Maddi olan yeme içime gibi maddi ihtiyaçlar ve zevklerdir. Manevi olan ise din ilimleri ve onun içinde olan irfaniyet ilimleri ruhâni rızıklardır. Kim de, bunların her ikisinden de fazlaları varsa, onlardan başkalarınıda faydalandırırlar. Maddi rızık infâkı ile bu günün geçimine, ma’nevi rızık infâkı ile de âhiretin geçimine faydalı olmaya çalışırlar.[24]


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(2)