İż entum bil'udveti-ddunyâ vehum bil'udveti-lkusvâ ve-rrakbu esfele minkum(c) velev tevâ'adtum laḣteleftum fî-lmî'âdi(ﻻ) velâkin liyakdiya(A)llâhu emran kâne mef'ûlen liyehlike men heleke ‘an beyyinetin veyahyâ men hayye ‘an beyyine(tin)(k) ve-inna(A)llâhe lesemî'un ‘alîm(un)
Hani siz vadinin (Medine'ye) yakın tarafında; onlar uzak tarafında, kervansa sizin aşağınızdaydı. (Onlar sayıca sizden öylesine fazla idi ki), şayet buluşmak üzere sözleşmiş olsaydınız (durumu fark edince) sözleşmenizde ayrılığa düşerdiniz (savaşa yanaşmazdınız). Fakat Allah, olacak bir işi (mü'minlerin zaferini) gerçekleştirmek için böyle yaptı ki, ölen açık bir delille ölsün, yaşayan da açık bir delille yaşasın. Şüphesiz Allah, elbette hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.
O vakit siz vadinin yakın bir yamacında idiniz, onlarsa uzak yamacında idiler. Kervan da sizden daha aşağıda idi. Öyle ki, şayet onlarla sözleşmiş olsaydınız, öyle bir buluşma yeri için mutlaka anlaşmazlık çıkarırdınız. Fakat olması gereken (zafer)in olması için Allah böyle takdir etti. Tâ ki, helak olan apaçık bir delil gördükten sonra helak olsun, sağ kalanlar da yine apaçık bir delilden sonra yaşasın. Kesindir ki Allah, işitendir, bilendir.
Enfâl Suresi 42. ayet, Bedir Savaşı'ndaki stratejik konumları ve ilahi takdiri vurgular. Ayet, tarafların coğrafi yerleşimini, savaşın kaçınılmazlığını ve Allah'ın her şeyi işiten ve bilen olduğunu dilbilimsel bir derinlikle ortaya koyar.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'udve' kelimesini 'vadi kenarı, yamaç' olarak açıklar. Ayetteki 'el-udvetü'd-dünyâ' ve 'el-udvetü'l-kusvâ' ifadeleri, savaşan iki tarafın vadiye göre yakın ve uzak konumlarını belirtir, bu da stratejik bir ayrımı ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'udve' kelimesinin 'karşı taraf, yamaç' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki kullanımı, Bedir Savaşı'nda Müslümanların ve müşriklerin vadiye göre konumlandıkları coğrafi bölgeleri net bir şekilde tasvir eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'udve' kelimesinin 'vadi kenarı' veya 'bir şeyin kenarı' anlamına geldiğini ifade eder. Ayetteki bağlamda, bu kelime, savaşın cereyan ettiği coğrafi alanın iki farklı tarafını işaret ederek, tarafların konumlarını belirginleştirir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'tevâ'ade' fiilinin 'karşılıklı sözleşmek, randevulaşmak' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'lev tevâ'adtüm' ifadesi, eğer taraflar savaş için önceden anlaşmış olsalardı, zamanlama konusunda anlaşmazlığa düşeceklerini vurgular, bu da ilahi takdirin önemini gösterir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'tevâ'ud'un iki taraf arasında bir konuda anlaşma ve sözleşme olduğunu açıklar. Ayetteki kullanımı, Bedir Savaşı'nın planlı bir buluşma olmadığını, aksine ilahi bir iradeyle gerçekleştiğini ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'kadâ' fiilinin 'bir şeyi tamamlamak, hükmetmek, yerine getirmek' gibi çeşitli anlamlara geldiğini belirtir. Ayetteki 'liyakdiye' ifadesi, Allah'ın bir işi gerçekleştirmek, takdirini yerine getirmek için bu durumu yarattığını vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'kadâ' fiilinin 'bir işi bitirmek, hükmünü icra etmek' anlamlarını taşıdığını ifade eder. Ayetteki bağlamda, Allah'ın Bedir Savaşı'nı, belirli bir amacı gerçekleştirmek üzere takdir ettiğini ve bu takdirin kaçınılmaz olduğunu gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'kadâ' kavramının Kur'an'da ilahi iradenin ve takdirin bir ifadesi olarak kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'liyakdiye' ifadesi, Allah'ın önceden belirlediği bir planı, yani 'kanâ mef'ûlen' olan bir işi gerçekleştirmesini ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'mef'ûl' kelimesinin 'yapılmış, gerçekleştirilmiş' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'emran kâne mef'ûlen' ifadesi, Allah'ın takdir ettiği ve mutlaka gerçekleşecek olan bir işi ifade eder, bu da ilahi iradenin mutlaklığını gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'mef'ûl'ün 'yapılan, icra edilen' anlamında olduğunu açıklar. Ayetteki kullanımı, Bedir Savaşı'nın Allah'ın önceden belirlediği ve kaçınılmaz kıldığı bir olay olduğunu vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'beyyine' kelimesini 'açık delil, hüccet' olarak açıklar. Ayetteki 'liyehlike men heleke an beyyinetin ve yahya men hayye an beyyinetin' ifadesi, helak olanın da yaşayanın da açık bir delil üzerine, yani hakikati görerek veya görmeyerek bu sonuca ulaştığını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'beyyine'nin 'açık delil, kanıt' anlamına geldiğini ve bir şeyin açıklığa kavuşmasını ifade ettiğini belirtir. Ayetteki kullanımı, Bedir Savaşı'nın sonucunun, hakikatin ortaya çıkması ve insanların bu hakikat karşısındaki tutumlarına göre belirlenmesiyle ilgili olduğunu gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'beyyine'nin Kur'an'da 'açık ve kesin delil, kanıt' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki bağlamda, bu kelime, insanların iman veya inkâr tercihlerinin, kendilerine sunulan apaçık deliller karşısında gerçekleştiğini ve bu tercihin sonuçlarının da bu delillere dayandığını ifade eder.
Enfâl Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
İz entum bil’udveti-ddunyâ vehum bil’udveti-lkusvâ ve-rrakbu esfele minkum velev tevâ’adtum lahteleftum fî-lmî’âdi velâkin liyakdiya(A)llâhu emran kâne mef’ûlen liyehlike men heleke an beyyinetin veyahyâ men hayye an beyyine(tin) ve-inna(A)llâhe lesemî’un alîm(un) Hani siz vadinin (Medine’ye) yakın tarafında; onlar uzak tarafında, kervansa sizin aşağınızdaydı. (Onlar sayıca sizden öylesine fazla idi ki), şâyet buluşmak üzere sözleşmiş olsaydınız (durumu fark edince) sözleşmenizde ayrılığa düşerdiniz (savaşa yanaşmazdınız). Fakat Allah, olacak bir işi (mü’minlerin zaferini) gerçekleştirmek için böyle yaptı ki, ölen açık bir delille ölsün, yaşayan da açık bir delille yaşasın. Şüphesiz Allah, elbette hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir. (8/42)
Bu âyet-i kerime Mesnevi-i Şerifteki tasviri;
1893. Binâenaleyh o arslanlar mer'ââan dışarıya gelirler. Hak hicâbsız îr âdı ve masrafı gösterir.
Binâenaleyh ya’ni bu “Geliniz!” emri üzerine, o Hakkın evliyâsı olan arslanlar dahi dünyâ mer’âsından veyâhud berzah mer’âsından dışanya çıkarlar. Hak Teâlâ bu tecellî-i adlî olan yevm-i kıyâmette insanlara hicâbsız olarak hayât-ı dünyeviyye mesâisindeki îrâdı ve masrafı ya’ni fiillerinin ve kavillerinin netâyicini açık bir sûrette gösterir. “Dahi”, îrâd ve “hare”, masraf demektir; “merc”, mer’â ma’nâsınadır.
1894. Onların cevheri karayı ve denizi tutar. Alaca öküzler nahr gününün bismilleridir.
“Bismil”, mezbûh, kurbân demektir; “rûz-i nahr”, kurbân bayramında kurbân kesilmesi câiz olan günlerdir. Ya’ni, evliyâ-yı Hakkin cevherleri ve hakikatleri suver-i uhreviyye karasını ve maânî-i uhreviyye denizini istilâ eder. Fakat insanlıklan sıfât-ı hayvâniyye renklerine boyanmış ve alaca ökü-ze benzemiş olan kimseler, kurbân gününün mezbûhları ve kurbânlandır.
1895. Korkunç olan kıyametin kurban günü, müminlere bayram ve öküzlere helaktir.
1896. Bütün su kuşları o nahr günü gemiler gibi rüya bahr üzere revân olurlar.
“Su kuşları”ndan murâd, kendi varlıklarından geçmiş ve Hakkin varlığında müstağrak olmuş olan kâmillerdir; “bahr’’den murâd, vücûd-i hakıkî-i Hak’tır. Ya’ni, kâmiller, o kurbân günü olan yevm-i kıyâmette gemiler gibi, vücûd-i hakîkî deryâsında hür ve serbest bir sûrette seyr ve hareket ederler.
Bu gün mü’minlere bayram ve öküz mesâbesinde olan nefsânîlere de helâk günü olur.
1897. Tâ ki, beyyineden helâk olan helâk ola! Tâ ki, necat bulan ve müsteykin olan kimse necat bula.
“îstîkân”, şübhesiz olmak ve yakîn sâhibi olmak; “beyyine” açık hüccet demektir. Bu beyt-i şerîfte sûre-i Enfâl’de olan (Enfâl, 8/42) ya’ni “Tâ ki, Allâh Teâlâ ezelde işlenmesi lâyık olan emre hükm ede! Zîrâ helâk olan kimse beyyineden helâk olur ve hayât bulan kimse de beyyineden diri olur” âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Bu âyet-i kerîme Bedr gazâsı hakkında ise de cenâb-ı Mevlânâ efendimiz ma’nâ-yı bâtınîsi i’tibâriyle yevm-i kıyâmete de teşmil buyurmuşlardır; ve bu ma’nâ-yı bâtınînin dahi (En’âm, 6/149) ya’ni “Allah için hüccet-i bâliğa sâbittir; ve eğer murâd ede idi, sizin hepinize hidâyet ederdi” âyet-i kerîmesi ile irtibâtı vardır. “Beyyine’’den ve “hüccet-i bâliğa"dan murâd, abdin lisân-ı isti’dâd ile Hak’tan taleb ettiği şeydir ki, onun ayn-ı sâbitesi ilm-i İlâhîde o sûrette zâhir oldu; ve kazâ-yı İlâhî dahi abdin bu talebi üzerine vâki’ olmuş ve kul hakkında onun vukü’unu murâd etmiştir. Binâenaleyh her bir kimseye hayr ve şerden ne gelirse kendinden gelir ve bu husûsta hiçbir müessir-i hâricî yoktur. Hakkın kulları üzerine olan hükmü, onların kabiliyetleri iktizâsınca ve isti’dâdları mûcibincedir. Cevâd-ı mutlak olan Hz. Hak’tan lisân-ı isti’dâd ile her ne taleb etmişler ise, ister derekât-ı şekavetten olsun, ister derecât-ı saâdetten olsun, onlann lâyık olduklan şey bilâ-ziyâde ve lâ-noksân kendilerine atâ ve in’âm olunur. Fakat ehl-i gaflet bunun böyle olduğunu bilmezler. Onlar zannederler ki, kendilerine isâbet eden, nefislerinin hâricinden gelmiştir. Fakat kâmiller herkesin kendi nefsinde bilkuvve mevcûd olan şeyin fiilen yine kendisinden husûle geldiğini bilir.
1898. Tâ ki, doğanlar sultân tarafına gideler! Tâ ki, kargalar mezarlık tarafına gideler.
“Doğan’lardan murâd, kâmiller; “sultân”dan murâd, Hak Teâlâ; “kargalardan murâd, ehl-i nefs olan kimseler; “mezârlık”tan murâd, hicâb-ı azâb- dır. Ya’ni, “Geliniz!” emrinin umûma intişârını ve kıyâmetin vukü’unu kâmiller bunun için beklerler ki: Doğan kuşu mesâbesinde olan o kâmiller bir ân evvel hicâb-ı cismânîden kurtulup, sultân-ı hakîkî olan Hakkin huzûruna gideler; ve kargalar mesâbesinde olan nefsânî kimseler dahi, haklannda sâbit olan hüccet-i bâliğa mûcibince, mezârlık mesâbesinde olan azâb-ı hicâbî tarafına gideler.
1899. Zîrâ kemik ve gübrenin eczası, ekmek gibi cihânda kargaların mezesi gelmiştir.
Zîrâ bu dünyâ âleminde karga mesâbesinde olan nefsânî kimselerin mezesi ve zevki, kemik ve gübre mesâbesinde olan ezvâk-ı mâddiyye ve cismâniyyeden ibâret olmuş ve rûhâniyet âleminin ekmeği ve gıdâsı olan maârif-i ilâhiyyeden aslâ zevk almaz bir hâlde bulunmuşlardır. Binâenaleyh bu hâl içinde mahşere intikal edenler, orada da kendilerine münâsib ve lâyık olan tecellî-i Hakkın mazharı olurlar.
1900. Hikmet şekeri nereden, karga nereden? Gübre kurdu nereden, bağ nereden?!
Ya’ni, hikmet-i ilâhî ve ma’rifet-i rabbânî şekeri nerede, karga nerede? Şeker dudu kuşunun lâyığı ve cîfe ve leş de karganın lâyığıdır. Ve kezâ, gübre kurdu nerede, bağ nerede? Kurt gübre içinde yaşamaktan zevk alır. Bahann bülbülü ise bağın letâfeti içinde terennümsâz olur.[88]