İçeriğe atla
Enfâl 42Cüz 10 · Sayfa 182

Enfâl Sûresi 42. Âyet

الأنفال

Sohbete sor

İż entum bil'udveti-ddunyâ vehum bil'udveti-lkusvâ ve-rrakbu esfele minkum(c) velev tevâ'adtum laḣteleftum fî-lmî'âdi(ﻻ) velâkin liyakdiya(A)llâhu emran kâne mef'ûlen liyehlike men heleke ‘an beyyinetin veyahyâ men hayye ‘an beyyine(tin)(k) ve-inna(A)llâhe lesemî'un ‘alîm(un)

Hani siz vadinin (Medine'ye) yakın tarafında; onlar uzak tarafında, kervansa sizin aşağınızdaydı. (Onlar sayıca sizden öylesine fazla idi ki), şayet buluşmak üzere sözleşmiş olsaydınız (durumu fark edince) sözleşmenizde ayrılığa düşerdiniz (savaşa yanaşmazdınız). Fakat Allah, olacak bir işi (mü'minlerin zaferini) gerçekleştirmek için böyle yaptı ki, ölen açık bir delille ölsün, yaşayan da açık bir delille yaşasın. Şüphesiz Allah, elbette hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.

Enfâl Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

İz entum bil’udveti-ddunyâ vehum bil’udveti-lkusvâ ve-rrakbu esfele minkum velev tevâ’adtum lahteleftum fî-lmî’âdi velâkin liyakdiya(A)llâhu emran kâne mef’ûlen liyehlike men heleke an beyyinetin veyahyâ men hayye an beyyine(tin) ve-inna(A)llâhe lesemî’un alîm(un) Hani siz vadinin (Medine’ye) yakın tarafında; onlar uzak tarafında, kervansa sizin aşağınızdaydı. (Onlar sayıca sizden öylesine fazla idi ki), şâyet buluşmak üzere sözleşmiş olsaydınız (durumu fark edince) sözleşmenizde ayrılığa düşerdiniz (savaşa yanaşmazdınız). Fakat Allah, olacak bir işi (mü’minlerin zaferini) gerçekleştirmek için böyle yaptı ki, ölen açık bir delille ölsün, yaşayan da açık bir delille yaşasın. Şüphesiz Allah, elbette hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir. (8/42)


Bu âyet-i kerime Mesnevi-i Şerifteki tasviri;

1893. Binâenaleyh o arslanlar mer'ââan dışarıya gelirler. Hak hicâbsız îr âdı ve masrafı gösterir.

Binâenaleyh ya’ni bu “Geliniz!” emri üzerine, o Hakkın evliyâsı olan arslanlar dahi dünyâ mer’âsından veyâhud berzah mer’âsından dışanya çıkarlar. Hak Teâlâ bu tecellî-i adlî olan yevm-i kıyâmette insanlara hicâbsız olarak hayât-ı dünyeviyye mesâisindeki îrâdı ve masrafı ya’ni fiillerinin ve kavillerinin netâyicini açık bir sûrette gösterir. “Dahi”, îrâd ve “hare”, masraf demektir; “merc”, mer’â ma’nâsınadır.

1894. Onların cevheri karayı ve denizi tutar. Alaca öküzler nahr gününün bismilleridir.

“Bismil”, mezbûh, kurbân demektir; “rûz-i nahr”, kurbân bayramında kurbân kesilmesi câiz olan günlerdir. Ya’ni, evliyâ-yı Hakkin cevherleri ve hakikatleri suver-i uhreviyye karasını ve maânî-i uhreviyye denizini istilâ eder. Fakat insanlıklan sıfât-ı hayvâniyye renklerine boyanmış ve alaca ökü-ze benzemiş olan kimseler, kurbân gününün mezbûhları ve kurbânlandır.

1895. Korkunç olan kıyametin kurban günü, müminlere bayram ve öküzlere helaktir.

1896. Bütün su kuşları o nahr günü gemiler gibi rüya bahr üzere revân olurlar.

“Su kuşları”ndan murâd, kendi varlıklarından geçmiş ve Hakkin varlığında müstağrak olmuş olan kâmillerdir; “bahr’’den murâd, vücûd-i hakıkî-i Hak’tır. Ya’ni, kâmiller, o kurbân günü olan yevm-i kıyâmette gemiler gibi, vücûd-i hakîkî deryâsında hür ve serbest bir sûrette seyr ve hareket ederler.

Bu gün mü’minlere bayram ve öküz mesâbesinde olan nefsânîlere de helâk günü olur.

1897. Tâ ki, beyyineden helâk olan helâk ola! Tâ ki, necat bulan ve müsteykin olan kimse necat bula.

“îstîkân”, şübhesiz olmak ve yakîn sâhibi olmak; “beyyine” açık hüccet demektir. Bu beyt-i şerîfte sûre-i Enfâl’de olan (Enfâl, 8/42) ya’ni “Tâ ki, Allâh Teâlâ ezelde işlenmesi lâyık olan emre hükm ede! Zîrâ helâk olan kimse beyyineden helâk olur ve hayât bulan kimse de beyyineden diri olur” âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Bu âyet-i kerîme Bedr gazâsı hakkında ise de cenâb-ı Mevlânâ efendimiz ma’nâ-yı bâtınîsi i’tibâriyle yevm-i kıyâmete de teşmil buyurmuşlardır; ve bu ma’nâ-yı bâtınînin dahi (En’âm, 6/149) ya’ni “Allah için hüccet-i bâliğa sâbittir; ve eğer murâd ede idi, sizin hepinize hidâyet ederdi” âyet-i kerîmesi ile irtibâtı vardır. “Beyyine’’den ve “hüccet-i bâliğa"dan murâd, abdin lisân-ı isti’dâd ile Hak’tan taleb ettiği şeydir ki, onun ayn-ı sâbitesi ilm-i İlâhîde o sûrette zâhir oldu; ve kazâ-yı İlâhî dahi abdin bu talebi üzerine vâki’ olmuş ve kul hakkında onun vukü’unu murâd etmiştir. Binâenaleyh her bir kimseye hayr ve şerden ne gelirse kendinden gelir ve bu husûsta hiçbir müessir-i hâricî yoktur. Hakkın kulları üzerine olan hükmü, onların kabiliyetleri iktizâsınca ve isti’dâdları mûcibincedir. Cevâd-ı mutlak olan Hz. Hak’tan lisân-ı isti’dâd ile her ne taleb etmişler ise, ister derekât-ı şekavetten olsun, ister derecât-ı saâdetten olsun, onlann lâyık olduklan şey bilâ-ziyâde ve lâ-noksân kendilerine atâ ve in’âm olunur. Fakat ehl-i gaflet bunun böyle olduğunu bilmezler. Onlar zannederler ki, kendilerine isâbet eden, nefislerinin hâricinden gelmiştir. Fakat kâmiller herkesin kendi nefsinde bilkuvve mevcûd olan şeyin fiilen yine kendisinden husûle geldiğini bilir.

1898. Tâ ki, doğanlar sultân tarafına gideler! Tâ ki, kargalar mezarlık tarafına gideler.

“Doğan’lardan murâd, kâmiller; “sultân”dan murâd, Hak Teâlâ; “kargalardan murâd, ehl-i nefs olan kimseler; “mezârlık”tan murâd, hicâb-ı azâb- dır. Ya’ni, “Geliniz!” emrinin umûma intişârını ve kıyâmetin vukü’unu kâmiller bunun için beklerler ki: Doğan kuşu mesâbesinde olan o kâmiller bir ân evvel hicâb-ı cismânîden kurtulup, sultân-ı hakîkî olan Hakkin huzûruna gideler; ve kargalar mesâbesinde olan nefsânî kimseler dahi, haklannda sâbit olan hüccet-i bâliğa mûcibince, mezârlık mesâbesinde olan azâb-ı hicâbî tarafına gideler.

1899. Zîrâ kemik ve gübrenin eczası, ekmek gibi cihânda kargaların mezesi gelmiştir.

Zîrâ bu dünyâ âleminde karga mesâbesinde olan nefsânî kimselerin mezesi ve zevki, kemik ve gübre mesâbesinde olan ezvâk-ı mâddiyye ve cismâniyyeden ibâret olmuş ve rûhâniyet âleminin ekmeği ve gıdâsı olan maârif-i ilâhiyyeden aslâ zevk almaz bir hâlde bulunmuşlardır. Binâenaleyh bu hâl içinde mahşere intikal edenler, orada da kendilerine münâsib ve lâyık olan tecellî-i Hakkın mazharı olurlar.

1900. Hikmet şekeri nereden, karga nereden? Gübre kurdu nereden, bağ nereden?!

Ya’ni, hikmet-i ilâhî ve ma’rifet-i rabbânî şekeri nerede, karga nerede? Şeker dudu kuşunun lâyığı ve cîfe ve leş de karganın lâyığıdır. Ve kezâ, gübre kurdu nerede, bağ nerede? Kurt gübre içinde yaşamaktan zevk alır. Bahann bülbülü ise bağın letâfeti içinde terennümsâz olur.[88]


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(2)