Ve-iż yurîkumûhum iżi-ltekaytum fî a'yunikum kalîlen veyukallilukum fî a'yunihim liyekdiya(A)llâhu emran kâne mef'ûlâ(en)(k) ve-ila(A)llâhi turce'u-l-umûr(u)
Hani karşılaştığınız zaman onları gözlerinize az gösteriyor, sizi de onların gözlerinde azaltıyordu ki Allah, olacak bir işi gerçekleştirsin. Bütün işler Allah'a döndürülür.
Ve işte onlarla karşılaştığınız vakit onları sizin gözünüze az gösteriyordu, sizi de onların gözlerinde azaltıyordu. Çünkü Allah o mukadder olan işi yerine getirecekti. Bütün işler Allah'a döndürülür.
Enfâl Suresi 44. ayet, Bedir Savaşı'ndaki psikolojik harp stratejisini ve Allah'ın takdirini dilbilimsel bir derinlikle ele almaktadır. Ayet, düşmanın az gösterilmesi ve müminlerin düşman gözünde az gösterilmesi gibi kavramlar üzerinden ilahi iradenin tecellisini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Lika' (لقاء) kelimesi, iki şeyin bir araya gelmesi, buluşması anlamına gelir. Ayetteki 'iltekaytüm' (التقيتم) ise, özellikle savaş gibi zorlu bir durumda düşmanla yüzleşmeyi, karşı karşıya gelmeyi ifade eder. Bu, sadece fiziksel bir buluşma değil, aynı zamanda bir çatışma anına işaret eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): İlteka (التقى) fiili, burada 'savaşmak üzere karşılaştınız' anlamında kullanılmıştır. Kur'an'da bu tür ifadeler, genellikle bir çatışma veya yüzleşme durumunu mecazi olarak anlatır. Ayetteki kullanımı, müminlerin düşmanla savaş meydanında karşı karşıya gelme anını vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Kalîl (قليل), azlık ifade eden bir sıfattır. Ayette 'yurîkumûhum kalîlen' (يريكموهم قليلا) ifadesi, Allah'ın düşmanı müminlerin gözünde sayıca az göstermesi, böylece onların cesaretini artırması anlamına gelir. Bu, psikolojik bir etki yaratma amacı taşır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kıllet (قلة), bir şeyin miktarının azlığını ifade eder. Ayetteki 'kalîlen' kelimesi, hem düşmanın müminlerin gözünde az görünmesini hem de müminlerin düşman gözünde az görünmesini anlatır. Bu durum, her iki taraf için de bir yanılsama yaratılarak ilahi bir planın parçası olarak sunulur.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'kalîl' kavramı, sadece niceliksel azlığı değil, aynı zamanda niteliksel önemsizliği de ifade edebilir. Bu ayette, düşmanın 'az' gösterilmesi, onların gücünün ve tehdidinin küçümsenmesi anlamına gelir ki bu, savaş psikolojisinde önemli bir motivasyon kaynağıdır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kada' (قضاء) kelimesi, bir şeyi tamamlamak, bitirmek, hükmetmek ve yerine getirmek gibi çeşitli anlamlara gelir. Ayetteki 'liyakdiye' (ليقضي) ifadesi, Allah'ın önceden takdir ettiği bir işi, yani Bedir Savaşı'nın sonucunu kesin olarak gerçekleştirmesi, hükme bağlaması amacını taşır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kada', bir şeyin varlığını kesinleştirmek, onu icra etmek ve tamamlamak demektir. Ayetteki 'liyakdiye' fiili, Allah'ın iradesinin mutlaklığını ve takdir ettiği her şeyin mutlaka gerçekleşeceğini gösterir. Bu, savaşın sonucunun ilahi bir planın parçası olduğunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Emr (أمر) kelimesi, hem 'emir' (buyruk) hem de 'iş, durum, mesele' anlamlarına gelir. Ayetteki 'emran kâne mef'ûlen' (أمرا كان مفعولا) ifadesi, Allah'ın önceden takdir ettiği, gerçekleşmesi kaçınılmaz olan bir işi, bir durumu ifade eder. Bu, Bedir Savaşı'nın sonucunun ilahi bir planın parçası olduğunu gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Emr, burada 'şân' (durum, hal) ve 'kader' (takdir) anlamında kullanılmıştır. Allah'ın 'emr'i, O'nun iradesiyle gerçekleşen, kaçınılmaz olan bir hadiseyi ifade eder. Ayetteki bağlamda, Bedir Savaşı'nın sonucunun Allah tarafından önceden belirlenmiş bir iş olduğunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Rücû' (رجوع), bir şeyin geldiği yere geri dönmesi anlamına gelir. Ayetteki 'türca'u' (ترجع) fiili, bütün işlerin, olayların ve sonuçların nihayetinde Allah'a döneceğini, O'nun hükmüne ve takdirine bağlı olduğunu ifade eder. Bu, ilahi kudretin ve nihai otoritenin vurgulanmasıdır.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Rücû', bir şeyin başlangıç noktasına veya ait olduğu yere geri dönmesidir. Ayetteki 'ileyhi türca'u'l-umûr' (إليه ترجع الأمور) ifadesi, tüm meselelerin, kararların ve sonuçların nihai merciinin Allah olduğunu, O'nun iradesi dışında hiçbir şeyin gerçekleşmeyeceğini belirtir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Kur'an'da 'rücû'' kavramı, genellikle ahiret ve hesap verme bağlamında kullanılırken, bu ayette dünya işlerinin de nihai olarak Allah'ın kontrolünde olduğunu ve O'na döneceğini vurgular. Bu, müminlere güven ve teslimiyet duygusu aşılar.
Enfâl Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“Ve-iz yurîkumûhum izi-ltekaytum fî a’yunikum kalîlen veyukallilukum fî a’yunihim liyekdiya(A)llâhu emran kâne mef’ûlâ(en) ve-ila(A)llâhi turce’u-l-umûr(u)” Hani karşılaştığınız zaman onları gözlerinize az gösteriyor, sizi de onların gözlerinde azaltıyordu ki Allah, olacak bir işi gerçekleştirsin. Bütün işler Allah’a döndürülür. (8/44)
Cenâb-ı Hakk her iki tarafa da bu savaşın gerçekleşmesi için gerekeni sağlıyor ve üstünlük bizdedir güvenini veriyordu. Bedri Münür ile Nur-i Muhammedi gönül âlemini aydınlatıcaktır.
Mesnevi-i Şerif beyitlerinde göze az görünmek bizlere aktarılmasına bakalım;
Sâlih (a.s.)ı ve Sâlih (a.s.)ın devesini his gözünün hakir ve hasımsız görmesi. Hak Teâlâ bir orduyu helâk etmek istediği vakit, onların nazarında hasımları hakîr ve az gösterir. Her ne kadar o hasım gâlib olursa da. Nitekim Allah Teâlâ buyurur: “Mefûl ve mukadder olan emri kazâ etmesinden dolayı, Allah Teâlâ sizi, onların gözlerinde az gösterdi.” Zikr olunan âyet-i kerîme Sûre-i Enfâldedir ve ibtidâsı budur: (Enfâl, 8/44) “Şu vakti tahattur ediniz ki, kâfirlere mülâkî olduğunuz vakitte Allah Teâlâ onla- n sizin gözlerinizde az gösterdi ve onlann gözlerinde de, mukadder olan emrini Allah Teâlâ icrâ etmek için sizi taklîl etti.”[89]
2280. Ondan dolayı senin gözünde muhtasar görünür; onu zebûn gördükçe öfken hareket eder.
Ey Hüsâmeddîn’im, o sebeb-i fitne olan şahsın nefs-i cehennemîsi senin gözünde muhtasar ve hakîr görünür. Sen onu karşında zebûn ve hakîr gördükçe, öfken ve ona mukabele husûsundaki gayretin hareket eder.
2281. Nitekim asker kalabalık idi; muhakkak Peygamber'in gözüne az göründü.
Bu hal ona benzer ki, müşriklerin askeri kalabalık olduğu halde Peygam- ber-i zîşân Efendimiz’in gözlerine az göründü.
2282. Tâ ki Peygamber onların üzerine hatarsız vurdu; ve eğer ziyâde göre idi, ondan hazer ederdi.
Nihâyet Peygamber-i zîşân hazretleri o müşriklerin askeri üzerine korkusuz ve tehlikesiz hücûm buyurdular. Ve eğer müşriklerin askerini ziyâde göre idi, bu âlem-i sûretin ve beşeriyyetin hükmüne tebean o askerden korkardı.
2283. O inâyet idi ve sen onun ehli idin; ey Ahmed ve yoksa sen bed-dil olurdun!
Bu beyt-i şerîf, cenâb-ı Hüsâmeddîn hazretlerine hitâbdır. Ya’ni, “Ey Hüsâmeddîn’im, bu vak’a gibi, senin de o şahsın nefs-i cehennemîsini hakîr görmen Hakk’ın bir inâyeti idi ve sen de bu inâyetin ehli idin. Eğer böyle bir inâyete mazhar olmasa idin, ey vâris-i hulk-ı Ahmedî olan Hüsâmeddîn’im, sen korkak kalbli olurdun!" Hind nüshalannda bu beyitin mısrâ’-ı evveli sûretindedir. Ya’ni, “O çoğu az gösteriş Hakk’ın fazlı idi. Ey Ahmed ve yoksa sen korkak kalbli olurdun!” demek olur.
2284. Ona ve onun ashabına o cihâdı, Hak zâhiren ve bâtınen ehemmiyetsiz gösterdi.
Bu beyit, cihâd-ı Peygamberîyi beyâna rücû’dur. Ya’ni, Peygamber-i zîşâna ve onun ashâb-ı kirâmına, müşrikler ile olan o muhârebeyi Hak Teâlâ zâhirde ve bâtında ehemmiyetsiz gösterdi. Bu beyitlerde, sûre-i Enfâl’de olan âyet-ı kerîmeye işâret buyurulur: (Enfâl, 8/43) “Vaktâki sana Âllâh Teâlâ müşriklerin askerini menâmında az gösterdi. Ve eğer onlan çok göstere idi, siz korkar ve sebât ve fırâr arasında ihtilâf üzere bulunurdunuz. [Fakat Allah kurtardı”.] Ve (Enfâl, 8/44) “Küffâra mülâki olduğunuzda vaktâki Allâh Teâlâ âz olarak gözlerinize gösterdi.”
2285. Tâ ki ona bir kolaylığı müyesser etti; tâ ki o bir güçlükten yüz çevirdi.
Nihâyet Peygamber’e Hak Teâlâ çok bir orduyu az görmek gibi bir kolaylığı müyesser etti ve sûret-i zâhirede çok görünen güçlükten Nebiyy-i zişânın gözünü hicâba düşürdü.
2286. Az görmek muhakkak ona zafer oldu. Zîrâ Hak ona yâr ve yol öğretici oldu.
Binâenaleyh çok düşmanı az görmek muhakkak Nebiyy-i zîşâna zafer ve galebe te’mîh etti. Ve bu çoğu az görmek, Hakk’m Nebiyy-i zişânına dostluğu ve cihâdda yol öğretmesi oldu.
2287. O kimse ki Hak ona zaferden zahîr olmaya, vay! Eğer kedi olursa, ona erkek arslan görünür.
Hak Teâlâ’nın, nefisleriyle olan cihâd-ı ekberlerinde ve zâhirî düşmanları ile olan cihâd-ı asgarda muin ve zahir olmadığı kimselerin vay hâline ki, eğer karşısına kedi çıksa, gözüne erkek arslan görünür ve bir kediden ödü patlar!
“Yüz”den maksad, insân-ı kâmildir. Zîrâ insân-ı kâmil vâhidü’l-’ayn ve kesîru’s-sıfâttır. “Uzak”tan murâd, kesâfet-i tabîiyye mertebesidir. Ya’ni, “Vay o kimsenin hâline ki, cem’iyyet-i esmâiyyenin mazhan olan insân-ı kâmile kesâfet-i tabîiyye mertebesinden bakıp, onun sûret-i beşeriyyesini göre ve gurûr ve enâniyyeti yüzünden onunla mücâdele ve münâzaaya cesâretede!”
2288. O sebebden bir zülfikâr bir harbe görünür; o sebebden erkek arslan bir kedi görünür.
İşte o görüş sebebiyle, kesici bir kılıç olan insân-ı kâmil, bir mağrûr-ı nefsin gözüne küçük bir mızrak görünür. Ve bu görüş sebebiyle, erkek arslan olan insân-ı kâmil o mağrûrun gözüne bir kedi kadar ehemmiyetsiz görünür. Nitekim muhâliflerin gözüne cenâb-ı Şems ile Hazret-i Salâhadîn-i Zerkûb da böyle görünmüş idi.
Nihâyet o mağrûr-ı nefis olan ahmak, kemâl-i cesâretle insân-ı kâmil ile münâzaa ve muhâlefete kıyâm eder ve erkek arslan mesâbesinde olan insân-ı kâmil onları bu hîle ve tedbîr ile pençe-i helâke getirir.
“Felîv”, Burhan'da “beyhûde ve bî-fâide” ma’nâsına gösterilmiştir. An- karavî ve Hind şârihleri, “ahmak” ma’nâsına almışlardır. Ya’ni, “İnsân-ı kâmile muhâlefet eden ahmaklar, kendi ayaklanyla kendilerini ateşe atarlar.”
2289. Vay, eğer uzaktan yüzü bir göre, nihâyet gururdan niza a gele!
2290. Tâ ki o ahmaklar ateş mahalli tarafına kendi ayağı ile gelmiş ola!
2291. Bir saman yaprağı görünür; tâ sen hemân püf edesin ki, onu vücâddan süresin!
“Kâh-berg” lafzında kalb-ı izafet vardır. Nitekim, “cihân-pâdişâhi” derler. Asılları, “berg-i kâh” ve “pâdişâh-ı cihân”dır. Bu beyitte ahmaklara hitâb vardır. Ya’ni, “Ey ahmak, insân-ı kâmilin sûret-i beşeriyyesi senin gözüne bir saman çöpü kadar ehemmiyetsiz bir şey görünür ve onun vücûdunu kolayca izâle edebileceğini zannedersin!”
2292. Agâh ol ki, o çöp dağları koparmıştır; ondan cihân giryân ve o gülmededir!
Ey ahmak kendine gel ki, o sûret-i beşeriyyesini bir saman çöpü gibi ehemmiyetsiz gördüğün insân-ı kâmil, dağları devirecek kadar kuvvet ve kudret göstermiştir! Bâtında halk-ı cihân onun tufeyli ve tâbi’idir ve onun hüküm ve te’sîri altındadırlar. Ve o kâmil ise, onların gaflet ve hamâkatlarına bakıp gülmektedir.[90]