Kede/bi âli fir'avne(ﻻ) velleżîne min kablihim(c) keżżebû bi-âyâti rabbihim feehleknâhum biżunûbihim veaġraknâ âle fir'avn(e)(c) vekullun kânû zâlimîn(e)
Bunların durumu, tıpkı Firavun ailesi ve onlardan öncekilerin durumu gibidir. Onlar Rablerinin ayetlerini yalanlamışlar, biz de onları günahları sebebiyle helak etmiştik ve Firavun ailesini de suda boğmuştuk. Hepsi de zalim kimselerdi.
Tıpkı Firavun'un izinden gidenlerle onlardan öncekilerin gidişi gibi, Rabblerinin âyetlerini yalanladılar. Biz de onları günahları yüzünden helâk ettik. Firavun ile arkasından gidenleri suda boğduk. Hepsi de zalim idiler.
Enfâl Suresi 54. ayet, Firavun ve ondan önceki kavimlerin akıbetini, Rablerinin ayetlerini yalanlamaları ve bunun sonucunda helak olmaları üzerinden anlatır. Ayet, ilahi adaletin tecellisini ve zulmün kaçınılmaz sonunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'de'b' kelimesini 'devamlı adet, hal ve gidişat' olarak açıklar. Ayetteki 'kedeb' ifadesi, Firavun ve ondan öncekilerin, Allah'ın ayetlerini yalanlama ve zulümde ısrar etme şeklindeki süreklilik arz eden kötü gidişatlarını ifade eder. Bu, onların helak edilmelerinin bir sebebi olarak sunulur.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'de'b' kelimesinin 'adet, şan, hal ve iş' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayette, Firavun ailesinin ve onlardan öncekilerin 'de'bi', yani alışkanlık haline getirdikleri kötü davranışları ve Allah'ın ayetlerini yalanlamaları, onların helakine yol açan bir 'şan' veya 'hal' olarak vurgulanır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'tekzîb'i 'bir şeyi doğru kabul etmemek, inkar etmek' olarak açıklar. Ayetteki 'kezzebû' fiili, Firavun ve ondan öncekilerin, Rablerinin ayetlerini, yani mucizelerini ve peygamberler aracılığıyla gelen hakikatleri bile bile reddetmelerini ve yalanlamalarını ifade eder. Bu yalanlama, onların helak edilmelerinin temel nedenidir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'tekzîb' kavramının Kur'an'da sadece 'yalan söylemek' değil, aynı zamanda 'Allah'ın ayetlerini ve peygamberlerin getirdiği mesajı reddetmek, inkar etmek' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'kezzebû bi-âyâti Rabbihim' ifadesi, bu geniş anlamıyla, ilahi hakikatlere karşı gösterilen bilinçli bir inkar ve karşı çıkışı vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'helak' kelimesini 'bir şeyin son bulması, yok olması' olarak açıklar. Ayetteki 'fe-ehleknâhum' ifadesi, Allah'ın, Firavun ve ondan önceki kavimleri, günahları sebebiyle tamamen ortadan kaldırdığını, onların varlıklarına son verdiğini mecazi bir anlatımla değil, doğrudan bir yok etme eylemi olarak belirtir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'helak'ın 'bir şeyin varlığının sona ermesi, yok olması' anlamına geldiğini ifade eder. Ayetteki 'fe-ehleknâhum', Allah'ın kudretiyle bu kavimlerin fiziksel olarak yok edilişini, onların yeryüzündeki varlıklarının sona erdirilmesini ve böylece ilahi adaletin tecellisini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'zenb' kelimesini 'bir şeyin kötü sonucu, bir fiilin arkasından gelen olumsuzluk' olarak tanımlar. Ayetteki 'bi-zünûbihim' ifadesi, Firavun ve ondan önceki kavimlerin helak edilmelerinin doğrudan sebebi olarak, işledikleri günahları, yani Allah'ın ayetlerini yalanlama ve zulüm gibi kötü fiillerini gösterir. Bu, ilahi cezanın bir karşılık olduğunu vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'zenb'in Kur'an'da genellikle 'Allah'a karşı işlenen isyan, hata ve günah' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'bi-zünûbihim', bu kavimlerin Allah'ın emirlerine karşı gelmeleri, peygamberleri yalanlamaları ve zulümde ısrar etmeleri gibi eylemlerinin, onların helakine yol açan temel etken olduğunu açıkça ortaya koyar.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'zulm'ü 'bir şeyi ait olduğu yerden başka yere koymak, haddi aşmak' olarak açıklar. Ayetteki 'zâlimîn' kelimesi, Firavun ve kavminin, Allah'ın koyduğu sınırları aşarak, peygamberlere karşı gelerek ve insanlara haksızlık ederek zulmettiklerini ifade eder. Bu, onların helak edilmelerinin ahlaki ve hukuki gerekçesidir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'zulm'ün 'hakkı yerine koymamak, haksızlık etmek' olduğunu belirtir. Ayetteki 'küllün kânû zâlimîn' ifadesi, Firavun ve kavminin tamamının, Allah'ın ayetlerini yalanlayarak ve insanlara karşı haksızlık ederek zulüm işlediğini, bu durumun onların ortak özelliği olduğunu ve helak edilmelerinin meşru bir sebebi olduğunu vurgular.
Enfâl Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“Kede/bi âli fir’avne vellezîne min kablihim kezzebû bi-âyâti rabbihim feehleknâhum biżunûbihim veaġraknâ âle fir’avn(e) vekullun kânû zâlimîn(e)” Bunların durumu, tıpkı Firavun ailesi ve onlardan öncekilerin durumu gibidir. Onlar Rablerinin âyetlerini yalanlamışlar, biz de onları günahları sebebiyle helâk etmiştik ve Firavun ailesini de suda boğmuştuk. Hepsi de zalim kimselerdi. (8/54)
6 Peygamber (4) Mûsâ a.s. kitabından Firavunun boğulmasını hatırlayalım.
Fir’âvu’un boğuluşu hakkında “Yûnus Sûresinde belirtilen âyet-i Kerîme’ler.
(Yûnus-10/90-92)
ووَجَاوَزْنَا بِبَنِي إِسْرَائِيلَ الْبَحْرَ فَأَتْبَعَهُمْ فِرْعَوْنَ
وَجُنُودُهُ بَغْيًا وَعَدُوًّا حَتَّى إِذَا أَدْرَكَهُ الْغَرَقُ
قَالَ آمَنْتُ أَنَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا الَّذِي آمَنَتْ بِهِ بَنُوا
إِسْرَائِيلَ وَأَنَا مِنَ الْمُسْلِمِينَ
(Yûnus-10/90) (ve câveznâ bibenî İsrâîlelbahre feetbeahüm Fir’âvn’ü ve cünüdühü bagyen ve adven hattâ izâ edrakehülgarakü kâle âmentü ennehü lâ ilâhe illellezi âmenet bihi benü isrâîle ve ene minelmüslimîn.)
“Ve İsrâîl oğullarını denizden geçirdik. Fir’âvn ile askerleri ise zulmetmek ve saldırmak üzere onların arkalarına düşmüşlerdi. Nihâyet ona boğulmak yetişince dedi ki: Ben İsrâîl oğullarının imân etmiş olduklarından başka ilâh olmadığına muhakkak ki, imân ettim ve ben de Müslümanlardanım.”
Daha evvelki, benzeri Âyet-i Kerîme’lerde de, ifade edil-diği gibi, “Beni İsrâîl-gece yürüyenlerin oğulları” zâten yol ehli oldukları için önlerine çıkan nefis deryasını mürşitlerinin önderliğinde, bulundukları mertebelerinin ilmi, ve imânları ile aştılar. Yol ehlinin arkalarına düşen nefsi emmâre ve askerleri, bu yolun eğitimini almadıkları ve ayrıca, inkâr ettikleri için, yolu ve tehlikelerini de bilemediklerinden, tedbir alamadılar ve bu yüzden üzerlerine kapanan nefis deryasını durduramadılar. Ve böylece gece yürüyenler gibi deryadan geçeceklerini zannettiler, ancak nefsi emmâreleri onları aldatıp nefis denizini üzerlerine kapadı nefsi emmârenin askerleri kendi nefs denizlerinde boğuldular.
Nihâyet ona-“ Fir’âvn” boğulmak yetişince, bu halleri gören ve düşünen nefis “ Fir’âvn”u, kendinin de, kendi gadabında, boğulmak üzere olduğunu görünce, çareyi benî İsrâîl’in inandığı rabb’e inanmakta, yani mürşidin peşinden, ancak imân ile gitmek lâzım geldiğini son anda dahi olsa bile, lâzım geldiğini anlayarak, imân ettim ve ben de Müslümanlardanım. Diyerek aslının ve özünün müslüman olduğunu bildirmiştir.
الْآنَ وَقَدْ عَصَيْتَ قَبْلُ وَكُنْتَ مِنَ الْمُفْسِدِينَ
(Yûnus-10/91) (El ane ve kad asayte kablü künte minel müfsidîne)
“Şimdi mi?. Ve sen muhakkak ki, evvelce isyan etmiş ve bozgunculardan olmuş idin.”
“Şimdi mi?.” Yani çaresiz olarak sonunun geldiğini anladığın zaman mı? İmân ettin.
فَالْيَوْمَ نُنَجِّيكَ بِبَدَنِكَ لِتَكُونَ لِمَنْ خَلْفَكَ آيَةً
وَإِنَّ كَثِيرًا مِنَ النَّاسِ عَنْ آيَاتِنَا لَغَافِلُونَ
(Yûnus-10/92) (Felyevme nüneccike bibedenike liteküne limen halfeke âyeten ve inne kesiran minennâsi an âyatina le gafilüne)
“Artık bugün senin cesedini kurtaracağız, tâki, senden sonra geleceklere bir ibret olasın. Ve şüphe yok ki, insanlardan birçokları bizim âyetlerimizden elbette gafillerdir.”
“Artık bugün senin cesedini kurtaracağız,” Bu ifade şunu belirtmektedir. Nefsi emmârenin kendine ait bir şeyi olmadığı ancak bir elbise-cesetten başka bir şey olmadığı ancak büyücülerin elinde hayal ve vehmin kurgusunda hareket eden bir varlık olduğu anlaşılmaktadır. İşte bu hadise ve “ Fir’âvn” sahnelerinde kendinin hiçbir şey olmadığı, “tâki, senden sonra geleceklere bir ibret olasın.” Bütün bu anlatılanlar ve âyetlerimizin açıklanmalarından sonra da, “Ve şüphe yok ki, insanlardan birçokları bizim âyetlerimizden elbette gafillerdir.” Kûr’ân-ı Keriym Yûnus Sûresi (10/92) Âyetinde:
....فَالْيَوْمَ نُنَجِّيكَ بِبَدَنِكَ لِتَكُونَ لِمَنْ خَلْفَكَ آيَة
(felyevme nüneccîke bi bedenike liteküne limen hal- feke âyeten.)
92.” Artık bugün senin cesedini kurtaracağız, tâki, senden sonra geleceklere bir ibret olasın”.
Bu Âyet-i Keriyme’de de dikkat çeken (بدنك)
(bedenike) kelimesidir. Sayı değerleri (2+4+50+20=76) eder ki, toplarsak, (7+6=13) tür. Görüldüğü gibi Fir’âvn’ın bedeni bile (13) e bağlı olup o’nun mutlak konturolunda’dır. Belirli olarak kendisine verilen zaman süreci içerisinde seçmiş olduğu hayat yaşamının hesabını verecektir. Bu hukuka uymaması, ne o’nun için ne de bir başkası için mümkün değildir.
O gün; kendilerinin dünyanın sahibleri olduklarını zannedenler nasıl (13) ün hükmü altında ise, bu günde dünyaya sahip olduklarını zannedenler de mutlak sûrette (13) ün hükmü altındadırlar. Kendilerine tanınan süre bitince üzerlerinde ki, (13) ün hakimiyyet-i hemen faaliyyet’e geçecek ve onları hükmü altına alacaktır.
Sûre ve Âyet sayı değerlerini de topladığımızda (1+ 9+2=12) eder ki; bu yolla da bağlı olduğu yer bellidir.[100]