Levlâ kitâbun mina(A)llâhi sebeka lemessekum fîmâ eḣażtum ‘ażâbun ‘azîm(un)
Eğer Allah'ın daha önce verilmiş bir hükmü olmasaydı, aldığınız şey (fidye)den dolayı size büyük bir azap dokunurdu.
Eğer Allah'dan bir yazı (hüküm) bulunmasa idi aldığınız fidyeden dolayı size mutlaka büyük bir azab dokunurdu.
Enfâl Suresi 68. ayet, savaş ganimetleri ve esirler konusunda ilahi bir hükmün önceliğini vurgulayarak, bu hüküm olmasaydı müminlere büyük bir azabın dokunacağını bildirmektedir. Ayet, Allah'ın takdirinin ve önceden belirlenmiş yazgının önemini dilbilimsel olarak ortaya koymaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'kitâb' kelimesinin asıl anlamının 'harfleri bir araya getirmek' olduğunu belirtir. Kur'an'da ise bu kelime, Allah'ın takdir ettiği, hükmettiği veya emrettiği şeyleri ifade etmek için kullanılır. Bu ayetteki 'kitâb', Allah'ın ezelde takdir ettiği ve levh-i mahfuzda yazdığı bir hükmü, yani ganimetlerin helal kılınması veya esirlerin fidye ile serbest bırakılmasına dair ilahi izni ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'kitâb' kelimesinin Kur'an'da 'farz kılınan, hükmedilen' anlamında kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki 'kitâb', Allah'ın önceden belirlediği ve farz kıldığı bir hükmü, yani ganimetlerin helal kılınması veya esirlerin fidye ile serbest bırakılmasına dair ilahi bir izni ifade eder ki bu izin olmasaydı yapılan eylem azaba sebep olurdu.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'kitâb' kavramının Kur'an'da sadece 'yazılı metin' anlamına gelmediğini, aynı zamanda 'ilahi takdir', 'hüküm' ve 'kanun' anlamlarını da taşıdığını vurgular. Bu ayetteki 'kitâb', Allah'ın ezelî iradesiyle belirlenmiş, değişmez bir hükmü ve takdiri ifade eder ki bu hüküm, müminlerin belirli bir durumda nasıl hareket etmeleri gerektiğine dair ilahi bir yol göstericidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'sebaka' fiilinin 'bir şeyin önüne geçmek, önde olmak' anlamında kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki 'sebaka', Allah'ın hükmünün, müminlerin eylemlerinden ve bu eylemlerin sonuçlarından önce geldiğini, yani ilahi takdirin ve iznin önceliğini vurgular. Bu, Allah'ın hükmünün ezelî olduğunu ve her şeyden önce var olduğunu gösterir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'sebaka' fiilinin 'geçmişte vuku bulmak, önceden olmak' anlamını taşıdığını ifade eder. Ayetteki 'sebaka', Allah'ın 'kitâb'ının, yani hükmünün, müminlerin ganimet alma eyleminden önce var olduğunu, dolayısıyla bu eylemin ilahi bir izne dayandığını belirtir. Bu öncelik, ilahi takdirin ve emrin bağlayıcılığını gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'messe' fiilinin 'dokunmak, ulaşmak' anlamında kullanıldığını ve genellikle olumsuz bir durumun başına gelmesini ifade ettiğini belirtir. Bu ayetteki 'lemesseküm', 'size dokunurdu', yani 'size isabet ederdi, başınıza gelirdi' anlamındadır ve Allah'ın hükmü olmasaydı müminlerin büyük bir azaba maruz kalacaklarını ifade eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Es-Sicistânî, 'messe' fiilinin 'bir şeye ulaşmak, temas etmek' anlamında kullanıldığını ve bazen de 'bir musibetin başına gelmesi' anlamını taşıdığını belirtir. Ayetteki 'lemesseküm', Allah'ın hükmü olmasaydı, ganimet alma eylemi nedeniyle müminlere büyük bir azabın ulaşacağını, onlara dokunacağını ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'messe' fiilinin Kur'an'da hem fiziksel teması hem de manevi bir etkiyi, özellikle de bir musibetin veya azabın isabet etmesini ifade ettiğini belirtir. Bu ayetteki 'lemesseküm', Allah'ın hükmü olmasaydı, müminlerin yaptıkları eylemden dolayı büyük bir azabın kendilerine dokunacağını, onları kuşatacağını ve etkileyeceğini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'azâb' kelimesinin 'bir şeyi engellemek, alıkoymak' kökünden geldiğini ve 'kişiyi arzu ettiği şeyden alıkoyan, eziyet veren şey' anlamına geldiğini belirtir. Bu ayetteki 'azâb', Allah'ın hükmüne aykırı bir davranışın sonucu olarak müminlere dokunacak olan şiddetli ve acı verici bir cezayı ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'azâb' kelimesinin 'eziyet, ceza' anlamında kullanıldığını ve genellikle Allah'ın kullarına isyanları karşısında verdiği cezayı ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'azâb', Allah'ın önceden belirlenmiş hükmü olmasaydı, müminlerin ganimet alma eylemi nedeniyle karşılaşacakları büyük ve şiddetli bir ilahi cezayı vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'azîm' kelimesinin 'büyüklük, yücelik' anlamında kullanıldığını ve hem maddi hem de manevi büyüklüğü ifade edebileceğini belirtir. Bu ayette 'azâb' kelimesini niteleyerek, bu azabın miktar, şiddet ve etki açısından çok büyük ve dehşetli olduğunu vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): El-Kefevî, 'azîm' kelimesinin 'büyüklük ve yücelik' ifade ettiğini ve bir şeyin niteliğini güçlendirmek için kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'azâbün azîm', Allah'ın hükmü olmasaydı müminlere dokunacak olan cezanın sıradan bir ceza olmadığını, aksine çok büyük, şiddetli ve korkunç bir azap olduğunu pekiştirir.
Enfâl Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“Levlâ kitâbun mina(A)llâhi sebeka lemessekum fîmâ ehaztum azâbun azîm(un)” Eğer Allah’ın daha önce verilmiş bir hükmü olmasaydı, aldığınız şey (fidye)den dolayı size büyük bir azap dokunurdu. (8/68)
Allah'dan bir kitap sebketmemiş, yazılmamış olsa idi, ictihaddaki bir hatadan dolayı itap etmemek veya Bedir Savaşı'na katılanlara azap etmemek veya açıkça yasaklanmamış olan bir işi yapanı cezalandırmamak gibi bir ilâhî hüküm, Levh-i Mahfuz'da yazılmış olmasa idi aldığınız o şeyde (yani ele geçirdiğiniz esir fidyeleri sebebiyle onun yerine), size mutlaka büyük bir azab dokunurdu. Hasılı Bedir Savaş'ında esir tutmakla meşgul olmak ve esirlerden fidye almak maksadını amaç edinmek büyük bir tehlike idi. Çünkü henüz düşman ordusu üzerinde tam bir hakimiyet, gerçek anlamda bir ishan hasıl olmuş değildi, henüz İslâm'ın gücü bütün katılığıyla ağır basmış değildi. O sırada düşmanın biraz uyanık davranması size büyük bir felaket getirebilirdi. Fakat Allah sizi korudu. Nitekim genellikle bu ince noktaya dikkat edilmediğinden dolayı daha sonra Uhud Savaşı'nda bunun çok zararı görüldü. Her halde Bedir'de esir ve fidye alınmamak daha sıhhatli bir iş olacaktı. Fakat mademki, alındı ve Allah tehlikeden korudu.[107]
Terzi Baba Fusûs’ül Hikem Şit Fassında 67. ve 68. Âyetler hakkında aşağıdaki aşıklama varid olmuştur.
Bundan dolayı o, bir yönden aşağıda olur ve bir yönden yukarıda olur. Ve gerçekten bizim şeriatımızın zâhirinde Ömer'in Bedir esîrleri hakkında, onlara hükmetmekle gerçekleşen fazlı ve hurma ağacının aşılanması hakkında, bizim uymuş olduğumuz şeyi teyid eden şey zâhir oldu. Bundan dolayı kâmil için her şeyde ve her mertebede kendisi için önde olmanın oluşması lâzım gelmez; ve ancak er kişilerin bakışı, ilm-i billah mertebelerindeki önde oluşadır; onların arzusu oradadır; ve dünyâ hâdiselerine gelince, onların düşüncelerinin ona bağlılığı yoktur. Böyle olunca bizim bahsettiğimiz tahakkuk etti (19).
Yâni evliyânın sonuncusu, şer’i hükümlerinde resûllerin sonuncusuna tâbî olması ve şerîat ilmini ondan alması yönünden resûllerin sonuncusundan daha aşağı olur ve resûllerin sonuncusu ilimleri onun mişkâtından aldığı yönden, evliyânın sonuncusu, resûllerin sonuncusundan daha yüksek olur.
Bundan dolayı evliyânın sonuncusu, nebîlerin sonuncusu olan (s.a.v.) Efendimiz'in bâtınları olan velâyetin sonuncusu, zâhirleri olan nübüvvetin sonuncusundan bir yönden aşağıda, bir yönden yukarıda olur. Bir şeyin bir yönden aşağı, bir yönden yukarı olduğuna delîlin nedir diyecek olur isen, şerîatımızın zâhirinde Hz. Ömer (r.a.)’ın Bedir muhârebesinde alınan esirler hakkındaki hükmüyle, (S.a.v.) Efendimiz'in hurma ağaçlarının aşılanmasının terki hakkındaki hükmüne dikkat et!
Şöyle ki, Bedir savaşında İslâm ehli müşriklere gâlip gelmiş ve onlardan yetmiş esir almış idi. (S.a.v.) Efendimiz, esirler hakkında yapılması lâzım gelen muâmeleye dâir ashâb-ı kirâmıyla fikir alışverişinde bulundu. Hz. Sıddîk (r.a.) "Yâ Resûlallah, bunlar bizim akrabâ ve yakınlarımızdandır; bir miktar para alıp onları âzâd edelim" buyurdu. Diğer ashâb-ı kirâm da bu görüşü kabûl ettiler. Ve Hz. Ömer (r.a.) "Bunlar küfrün önderleridir; hepsini öldürelim." buyurdu. Ve Cenâb-ı Muâz (r.a.) da Hz. Ömer'e katıldı. Risâlet-penâh (s.a.v.) Efendimiz Hz. Sıddîk'ın görüşünü uygun buldular ve öyle yaptılar. Onu tâkiben bu âyet-i kerime nâzil oldu:[ مَا كَانَ لِنَبِيٍّ أَن يَكُونَ لَهُ أَسْرَى حَتَّى يُثْخِنَ فِي الأَرْضِ تُرِيدُونَ عَرَضَ الدُّنْيَا وَاللّهُ يُرِيدُ الآخِرَةَ وَاللّهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ] ve [لَّوْلاَ كِتَابٌ مِّنَ اللّهِ سَبَقَ لَمَسَّكُمْ فِيمَا أَخَذْتُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ]
“Mâ kâne li nebiyyin en yekûne lehû esrâ hattâ yushıne fîl ard, turîdûne aradad dunyâ, vallâhu yurîdul ahırete, vallâhu azîzun hakîm.” ve “Lev lâ kitâbun minallâhi sebeka le messekum fîmâ ehaztum azâbun azîm.” (Enfâl 8/67-68) Yâni: "Elinde, yeryüzünde çok katl yapan esirler bulunan bir peygambere fidye almak lâyık olmadı. Siz dünyâ malını istersiniz. Oysa Allah, âhireti murâd eder. Allah Teâlâ hükmünde azîzdir. Eğer sizin azâblanmamanız için, Allah'dan ezelde hüküm öne geçmiş olmasa idi, aldığınız şey hakkında çok büyük azâb olurdu." Bunun üzerine (S.a.v.) Efendimiz ağlayıp buyurdular ki: "Eğer azâb nâzil olaydı, Ömer ve Muâz (r.a.) dan başkaları kurtulmaz idi". Çünkü Sa'd b. Muâz hazretleri de Cenâb-ı Ömer'in görüşünde bulunmuş idi. Bundan dolayı Hz. Risâlet-penâh bu husûsta her ikisini de orada hâzır olanların üzerine üstün kıldı; ve Risâlet-penâhın kendi nefsi dahi tabî ki hâzır olanlar arasında idi.
Ve aynı şekilde ashâb-ı kirâm hurma ağaçlarını aşılamanın mı, yoksa terk etmenin mi münâsib olduğunu Fahr-i âlemden sordular. Cevâben: "Eğer terk olunurlarsa çoğalır zannederim" buyurmaları üzerine ashâb aşıyı terk ettiler. O sene hurma az oldu. Bunun üzerine Risâlet-penâh Efendimiz: "Siz dünyânızın işlerini daha iyi bilirsiniz" buyurdu; ve bu husûsta ashâbın üstünlüğünü isbât eyledi.
İşte bu iki şer’i delîl, kâmil için her şeyde ve her mertebede önde oluşun lâzım gelmediğini gösterir. Çünkü bu bahsedilen cüz'i fâziletler nübüvvetin gereğinden değildir. Başkalarında bulunup da nebîde bulunmaması, onun nübüvvetine noksan vermez. Er kişilerin ve kemâl ehlinin bakışı bu gibi cüz'i fâziletlere değil, ancak ilm-i billah mertebelerindeki önde oluşadır. Onların arzuları bu mertebelerdedir. Onlar kişiyi ilm-i billah mertebelerindeki fazîletleriyle ölçerler. Âlemlerin hâdiselerine ve dünyâ vukûâtlarına hâtırlarını bağlayıp bunlara bağlı olan cüz'i fâziletlere aslâ önem vermezler. Çünkü bunların hepsi vahdet cemâlinin örtüsüdür.
İşte bu îzâhlar ile; "evliyânın sonuncusu bir yönden aşağıdadır ve bir yönden yukarıdadır" sözümüz tahakkuk etti.[108]