İnne-lleżîne âmenû vehâcerû vecâhedû bi-emvâlihim veenfusihim fî sebîli(A)llâhi velleżîne âvev venasarû ulâ-ike ba'duhum evliyâu ba'd(in)(c) velleżîne âmenû velem yuhâcirû mâ lekum min velâyetihim min şey-in hattâ yuhâcirû(c) ve-ini-stensarûkum fî-ddîni fe'aleykumu-nnasru illâ ‘alâ kavmin beynekum vebeynehum mîśâk(un)(k) va(A)llâhu bimâ ta'melûne basîr(un)
İman edip hicret eden ve Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad edenler ve (muhacirleri) barındırıp (onlara) yardım edenler var ya, işte onlar birbirlerinin velileridir. İman edip hicret etmeyenlere gelince, hicret edinceye kadar, onların velayetleri size ait değildir. Eğer din konusunda sizden yardım isterlerse, sizinle aralarında sözleşme bulunan bir kavme karşı olmadıkça, yardım etmek üzerinize borçtur. Allah, yaptıklarınızı hakkıyla görendir.
Gerçekten de iman edip hicret eden, mallarıyla ve canlarıyla Allah yolunda cihad veren, onları barındırıp yardım edenler, işte bunlar birbirlerinin dostlarıdırlar. İman ettiği halde henüz hicret etmemiş olanlar, hicret edinceye kadar onlar üzerinde herhangi bir velayet hakkınız yoktur. Bununla beraber dinde sizden yardım isterlerse, sizinle arasında antlaşma bulunanlar aleyhine bir durum olmadıkça, onlara yardım etmeniz de üzerinize borçtur. Allah bütün yaptıklarınızı görüp duruyor.
Enfâl Suresi'nin 72. ayeti, iman, hicret, cihat, barındırma ve yardım etme gibi kavramlar üzerinden Müslümanlar arasındaki velayet (dostluk/yardım) ilişkisini ve bu ilişkinin şartlarını ele almaktadır. Ayet, özellikle hicretin bu velayet ilişkisindeki merkezi rolünü vurgulamaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İman (أمن), kalbin tasdiki ve güven duymasıdır. Ayetteki 'âmenû' ifadesi, sadece sözlü ikrarı değil, aynı zamanda kalben tasdiki ve Allah'a tam bir güveni ifade eder ki bu da diğer amellerin temelini oluşturur. Bu bağlamda, hicret ve cihat gibi eylemlerin imanla ilişkisi kurulmuştur.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İzutu'ya göre 'iman' (أمن), Kur'an'da sadece bir inanç değil, aynı zamanda bir 'güven' ve 'sadakat' ilişkisidir. Allah'a iman eden kişi, O'nun vaatlerine güvenir ve O'na sadakatle bağlanır. Ayetteki 'âmenû' kelimesi, bu güven ve sadakat temelinde hicret ve cihat gibi fedakarlıkları üstlenenleri tanımlar.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Hicret (هجر), bir şeyi terk edip ondan ayrılmaktır. Ayetteki 'hâcerû' kelimesi, Mekke'den Medine'ye yapılan özel hicreti ifade eder ve bu, dinlerini korumak ve yaymak amacıyla vatanlarını terk etme eylemidir. Bu eylem, Müslümanlar arasındaki velayet ilişkisinin temel şartlarından biri olarak sunulmuştur.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, hicreti (هجر) 'bir yerden ayrılmak' olarak açıklar. Ayetteki bağlamda, 'hâcerû' kelimesi, müşriklerin zulmünden kaçarak dinlerini özgürce yaşayabilecekleri bir yere göç edenleri ifade eder. Bu, sadece fiziksel bir ayrılık değil, aynı zamanda eski yaşam tarzından ve inanç sisteminden bir kopuşu da simgeler.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Cihat (جهد), bir şeyi elde etmek için tüm gücü sarf etmektir. Ayetteki 'câhedû bi-emvâlihim ve enfusihim' ifadesi, mallarını ve canlarını Allah yolunda harcayarak gösterilen en üst düzeydeki çabayı ve fedakarlığı vurgular. Bu, sadece savaşmak değil, aynı zamanda dinin yayılması ve korunması için her türlü gayreti göstermeyi kapsar.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, cihat (جهد) kavramının Kur'an'da geniş bir anlam yelpazesine sahip olduğunu belirtir. Ayetteki 'câhedû' kelimesi, iman edenlerin ve hicret edenlerin Allah yolunda gösterdikleri maddi ve manevi tüm mücadeleyi ifade eder. Bu, İslam toplumunun inşası ve korunması için yapılan her türlü gayreti içerir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): İvâ (أوى), birine sığınak sağlamak, onu barındırmak demektir. Ayetteki 'âvev' kelimesi, Medineli Ensar'ın Mekke'den hicret eden Muhacirleri kendi evlerinde ve şehirlerinde ağırlamasını, onlara barınma ve destek sağlamasını ifade eder. Bu, kardeşlik ve dayanışmanın önemli bir göstergesidir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'îvâ' (أوى) fiilini 'birini bir yere yerleştirmek, ona sığınak olmak' olarak tanımlar. Ayetteki 'âvev' kelimesi, hicret edenlere kucak açan, onları kendi yurtlarında misafir eden ve onlara yeni bir yaşam kurmaları için destek olan Ensar'ın fedakarlığını vurgular. Bu eylem, velayet ilişkisinin karşılıklı bir boyutunu oluşturur.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Nasr (نصر), birine karşı yardım etmek ve onu düşmanına karşı desteklemektir. Ayetteki 'nasarû' kelimesi, Ensar'ın Muhacirlere sadece barınma sağlamakla kalmayıp, aynı zamanda onlara maddi ve manevi her türlü desteği vererek, dinlerini ve kendilerini korumalarına yardımcı olmalarını ifade eder. Bu, velayet ilişkisinin aktif bir boyutudur.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'nasr' (نصر) kelimesini 'birine yardım etmek ve onu düşmanına karşı üstün kılmak' olarak açıklar. Ayetteki 'nasarû' ifadesi, Ensar'ın Muhacirlere karşı gösterdiği bu yardımı ve desteği vurgular. Özellikle din uğrunda yardım isteme durumunda bu yardımın gerekliliği ayetin devamında da belirtilmiştir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Velâyet (ولى), yakınlık ve dostluk anlamına gelir. Ayetteki 'evliyâü ba'dın' ifadesi, iman eden, hicret eden, cihat eden, barındıran ve yardım eden Müslümanların birbirlerine karşı derin bir dostluk, dayanışma ve sorumluluk bağı içinde olduklarını gösterir. Bu, onların birbirlerinin işlerini üstlendikleri ve birbirlerini korudukları anlamına gelir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İzutu, 'velâyet' (ولى) kavramını Kur'an'da 'yakınlık, dostluk, koruyuculuk ve otorite' olarak ele alır. Ayetteki 'evliyâü ba'dın' ifadesi, bu gruplar arasındaki karşılıklı bir 'velâyet' ilişkisini, yani birbirlerine karşı sorumluluk, destek ve koruma yükümlülüğünü vurgular. Hicret etmeyenlerle bu velâyetin olmaması, hicretin bu ilişkinin temel şartı olduğunu gösterir.
Enfâl Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“İnne-llezîne âmenû vehâcerû vecâhedû bi-emvâlihim veenfusihim fî sebîli(A)llâhi vellezîne âvev venasarû ulâ-ike ba’duhum evliyâu ba’d(in)(c) vellezîne âmenû velem yuhâcirû mâ lekum min velâyetihim min şey-in hattâ yuhâcirû ve-ini-stensarûkum fî-ddîni fe’aleykumu-nnasru illâ ‘alâ kavmin beynekum vebeynehum mîśâk(un) va(A)llâhu bimâ ta’melûne basîr(un)” İman edip hicret eden ve Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad edenler ve (muhacirleri) barındırıp (onlara) yardım edenler var ya, işte onlar birbirlerinin velileridir. İman edip hicret etmeyenlere gelince, hicret edinceye kadar, onların velâyetleri size ait değildir. Eğer din konusunda sizden yardım isterlerse, sizinle aralarında sözleşme bulunan bir kavme karşı olmadıkça, yardım etmek üzerinize borçtur. Allah, yaptıklarınızı hakkıyla görendir. (8/72)
Kelime-i Tevhid Kitabından hicretin hakikatı ve bağlantılarını incelemek faydalı olacaktır.
HİCRET
Hicret’in hakikati
11-09-2001
Medine-i Münevvere “Kelime-i Tevhid”in mutlak kemalde son zuhur mahalli olan “Muhammediyyet” Hakikati Muhammedi mertebelerini ne kadar iyi tanır ve idrak edebilirsek, kendimizi de o derece koruyup idrak etmemiz mümkün olacaktır.
Bu yaşam ise, Medine’de meydana gelen, zuhura çıkan yaşamdır. Bunları tanımak seyri süluk yolunda bizlere çok şeyler kazandıracaktır.
(اللَّهَُلَا إِلَهَ إِلَّا) “lâ ilâhe illâ allahü” Mekke-i Mükerreme’de “uluhiyyet”in zuhuru;
( عمُحَمَّد) “muhammedin resul allahü” Medine-i Münevvere’de “Risalet-i Muhammedi”nin zuhurudur.
O halde “tevhid bayrağı” Mekke’ye, “risalet ve tebliğ bayrağı” da Medine’ye asılarak her iki şehre de manevi olarak mutlak bir muhtariyet verilmiştir.
Eğer Rasullullah Medine’ye hicret ettirmeyip Mekke’de kalsa idi ikinci derecede bir ziyaret yeri olup, Kabe-i Muazzama’nın gölgesinde kalacaktı.
İşte bu yüzden Cenabı Hakk oluşumun bilindiği üzre “Hicret” hadisesinin gerçekleştirdi, yoksa bir kaç kendini bilmezin Hz. Rasulullah’ı Mekke’den çıkarması mümkün değildir.
Bunu daha iyi anlayabilmemiz için evvelâ “Medine” kelimesinin ne olduğunu anlamaya çalışalım.
Lügat manası, şehir olan bu kelime; batın manası itibariyle medeni yani göçebelikten, taşralı olmaktan, vahşetten kurtulmuş, eğitilmiş, öz cevher madenine ulaşmış ve kendini tanımış insanların oturdukları yer, demektir.
İşte sen de bulunduğun yerde bu vasıflara sahipsen şüphesiz “Medine” halkına mensupsun demektir.
Eğer bu vasıfların yoksa hemen bulunduğun yerden hicret ederek “medeni” olmaya bak.
Mertebe-i Risaletin Hz. Rasulullah’ın hakikatinin daha iyi anlaşılması için Medine-i Münevver’e ve oradaki ziyaret yerlerinin sembolik ve gerçek ifadelerinin ne olduğunu anlamamız gerekmektedir.
İşte bu yoldan bizim de “medeni” yani “Medine”li olmamız imkan dahiline girecektir.
İslamiyet’in gelişinin 13 üncü senesi “Hicret” hadisesi meydana gelmiştir. Bu tarih rastlantı değildir; bilindiği gibi 13 sayısı Hz. Rasulullah’ın şifre rakamıdır. Birçok oluşum bu sayı ile ilgilidir, yeri geldikçe kısa kısa ifade etmeye çalışıyoruz.
Zâti tecellinin kaynağı olan “Mekke-i Mükerreme”de Hz. Rasulullah’a ait olan Mir’ac, Kadir ve diğer geceler ile ilahi tecelliler, zat şehri olan “Mekke”de tamamlandığından, bundan sonraki zamanın da bu tecellilerin başkalarına ulaştırma işine başlanabilmesi için “Hicret” hadisesi oluşmuş.
“Mertebe-i Muhammedi” bunları anlayabilecek “Medeni İnsanları” eğitmek ve risalet hakikatini ortaya koymak, medeni olmaya kabiliyetleri olan “Yesrib”li (eski Medine)nin insanları kendisini daveti üzerine “hicret” hadisesi meydana gelmiştir.
Şu noktaya gerçek manada dikkat etmemiz lazım gelmektedir. Hz. Resulullah’ın hicreti, zat mertebesinden, sıfat, esma ve ef’al mertebesine, o mertebelerde “Hakikat-i Muhammediyye”yi ilan ve eğitim esasına dayanmaktadır.
Eğer Hz. Resulullah Mekke’de kalmış olsaydı, bizler de “Kelime-i Tevhid”i sadece (اللَّهَُلَا إِلَهَ إِلَّا) “lâ ilâhe illâ allah” olarak bilecek, oradan ( عمُحَمَّد) “muhammedin resul allahü” bölümüne geçemeyecektik ve böylece de İslamiyetin “ef’al âlemi” tatbikatı olamıyacaktı.
Şimdi gelelim bizlerin hicretine; aleyhisselatu vesselam Efendimiz hayatında nasıl bir seyr çizmişse, biz de onun bu seyrini gerçekçi olarak takib etmemiz gerekmektedir, ancak bu yolla ona en yakın idrake ulaşmamız mümkün olabilecektir.
Şöyle ki; her müslümanın da “manen” hicret etmesi gerekmektedir, ancak bu hicretin “maddi” manada olması gerekmektedir.
Hicret, zahiren bir yöreden bir yöreye yerleşmek olduğu gibi, bâtınen de aklımızda olan eski ve yanlış bilgileri asılları ile değiştirmek de bir hicrettir ve bu en büyük hicrettir.
Gaflet ile yaşanan taşralı hayatından kurtulup “Medeni” olmaya “can Medinesi”ne ulaşmaya çalışmak en makbul hicrettir.
Bir sefer ile oraya hicret edersen ondan sonraki hayatın da düzene girerek kemalat yolunda hayatını sürdürürsün.
Özet olarak, Hz. Rasulüllah’ın hicreti, “Hakk’tan halka” Rahmet olarak, bizlerin hicreti ise “halktan Hakk’a” kendimizi tanımamız içindir.
Eğer Hakk nasib ederse Mi’rac ile Hicret, kemal bulduğunda, Hakk o kimseleri de Hz. Rasulullah’ın Hicret’i gibi benzer bir şekilde tekrar Hakk’tan halka döndürerek beşeriyyetine risalet elbisesi giydirip onların arasına hicret ettirir, böylece Hakk’tan halka, halktan Hakk’a olan hicret devam eder gider.
Özet olarak “Hicret”, beşeriyetinden hakikatine dönüştür.
Bunu gerçekleştiremeyenler nefisleriyle birlikte Hakk’tan taşrada çok uzaklarda vahşice bir yaşam içinde olurlar, kravat takıp lüks odalarda ve her türlü lüks ile yaşamak onları bir batın cehaletinden kurtaramaz.
“Mescid-i Nebevi” Medineye girme zamanı gelmiştir. Kafile rebi’ül evvelin 12. Cuma günü Medine şehrine doğru yola çıkar ve Medine’ye girilir. Böylece “Medeni” hayata geçiş başlamış olmaktadır.
Medineliler yani ensarın herbiri Rasulullah’ı evlerine davet etmekteydi, fakat o hiçbirini kırmak istemiyordu ve devesinin yularını serbest bıraktı, deve durursa orada bir müddet ikamet edecekti. Yavaş yavaş yürüyen kafilenin önündeki deve nihâyet bir yerde durdu ve oturdu ancak az sonra kalkarak, tekrar yürümeye başladı; herkes heyecanlıydı, az sonra deve tekrar bir evin önünde durdu, oturdu ve orada kaldı.
Bu ev Eba Eyyübül Ensari’nin eviydi; bu arada Hz. Rasulullah (sav.) deveye hiç müdahale etmemiş, kararı “deveyi yönetene” bırakmış idi.
Devenin ilk durduğu yere Mescidil Nebevi’nin yapılması, ikinci durduğu yerde de kalınması kararlaştırıldı.
Böylece Cenabı Hakk, habibinin mekan yerlerini hayvanların en hayırlılarından olan bir deveden tespit ettirmiş oldu.
Musa (as.)’na ağaçtan konuşan Allah (cc.) Muhammed (sav.) Efendimize de bir hayvandan mekan tespiti yaptırmıştır.
Burada nebati tecelliden, hayvani tecelli daha üstündür.
Ayrıca Hz. Rasulullah’a Cenabı Hakk her mertebeden tecelli etmiştir.
“Çakılların konuşması,” maden mertebesinden;
daha sonraları üzerinde hutbe okuduğu “hurma kütüğünün ağlaması,” bitki mertebesinde;
“devenin yer tespiti yapması,” hayvanlık mertebesinden;
“insanlık tasdiği,” insanlık mertebesinden;
“cinlerle konuşması,” cinlik mertebesinden O’na hitabı ve o mertebelerin de O’nu tasdiğidir.
Böylece her mertebedeki varlıkların O’nu tanıması, O’nun âlemlere rahmet olması yönündendir.
Az geriye dönerek bir izah yapmaya çalışalım; şöyle ki, eğer sen de peygamberinin yolundan gidip, O’nun hayatını yaşamak istiyorsan, nefsi benliğinden, “medeniyyet”e hicret etmen gerekecektir; eğer zaten yola çıkmışsan, sana “Medine” şehrine girmenin yollarını göstererek kolaylaştırırlar.
Seni yolda taşıyan, “vücud” denendir.
“Medine”ye girdiğinde devenin ilk çöktüğü yer, “gönül meydanı”dır, ki orada “gönül mescidi”ni kurmalısın.
Daha sonra devenin çöktüğü ve oturup kaldığı evin önü de “sabır evi”dir.
Çünkü Eyyubül Ensari “sabır ile yardımı” ifade etmektedir. Eskilerden beri “Eyyub” ismi “sabır” ile özdeşmiştir.
Nitekim, “Allah sabredenlerle beraberdir.” “Sabreden zafere erer.” “Sabredersen hakikate erersin,” gibi birçok şekilde belirtilen bu güzel haslet ile vasıflanmamız lazım geldiğini bilmemiz gerekmektedir.
Nihâyet “Medine Mescidi” “Mescidi Nebevi”nin inşaatına başlandı, yanına “Hane-i Saadet” inşa ediliyordu.
Bu hadise bize, Kur’anı Keriym Bakara 2/127 âyetindeki,
وَإِذْ يَرْفَعُ إِبْرَهِيمُ الْقَوَاعِدَ مِنَ الْبَيْتِ وَاسْمَعِيلُ
“ve iz yerfe’u ibrahimül kavaide minel beyti ve ismailü” mealen, “o vakti hatırla ki, hani ibrahim ile ismail beytin duvarlarını yükseltiyorlardı.” oluşumunu hatırlatmaktadır.
Bu âyet ile bizlere “gönül kabe”mizin (اللَّهَُلَا إِلَهَ إِلَّا) “lâ ilâhe illâ allah” “zat mertebesi” itibariyle yapılmasının gerekliliği bildiriliyorken, “Medine Mescidi”nin yapılmasıyla da gönlümüzde “Hakikati Muhammedi”nin gelişmesini sağlayacak faaliyete geçmesi ile ( عمُحَمَّد) “muhammedin resul allahü” sırrının açılacağı mekan bildirilmektedir.
Mekke’de, “Kabe-i Muazzama” (اللَّهَُلَا إِلَهَ إِلَّا) “lâ ilâhe illâ allah” Medine’de, “Mescidi Nebevi” ( عمُحَمَّد)
“muhammedin resul allahü” dır.
İşte Hakk celle ve ala Hazretleri “Zati Zuhuru”nu her mertebesi itibariyle tecelli ettireceği mahalline müstakil bir bayrak “liva-il hamd” (hamd sancağı) vererek “medeniyyet yolunu” yani “kendini tanıma” yolunu bu mahalden açmıştır.
Eğer Hz. Rasulullah (sav.) Mekke-i Mükerreme’de kalsa idi ikinci derecede bir ziyaret yeri olacaktı ki bu da onun şanına yaraşmaz ve sisteme de uygun olmazdı.
Senaryo gereği zahirde bazı zorlamalar ile “hicret” ettirilmiş ise de, hicret’in mutlak ifadesi, Hz. Allah (cc.)’ın habibine mutlak bir saltanat vermesi için Medineyi seçerek, O’na sancak vermesidir. “Hilafeti”nin ve “Muhtariyeti”nin tasdiğidir.
Hacc ve Umre’ye gidenler, eğer azıcık dikkat etmişler ise, Medine-i Münevvere de kendilerini “Muhammed (sav.) sevdası” kapladığında, hatırlarında hiç birşey kalmaz. Çünkü orası ( عمُحَمَّد) “muhammedin resul allahü” dır.
Orada O’nun saltanatı vardır. Orası, O’nun muhabbetiyle o kadar doludur ki oraya hiç birşey giremez.
Fazla ileriye gitmemek şartıyle söyleyeyim ki (beni lütfen hoş görün) orada “allah” lafzı celil dahi sadece ezanlarda, kametlerde, tekbirlerde ve lafızlarda kalır.
Medine’de “muhammed” isminin tecellisi zahir, “allah” isminin tecellisi batın’dır.
Bu yüzden herşey “muhammed” ismini zikreder. Bu Allah (cc.)’nin habibine verdiği bir haktır; beşer cinsinden hiçbir insana nasip olmamıştır; çünkü “levlake levlak” (eğer sen olmasaydın, olmasaydın) sancağı merkez olan “Medeni” olarak “Medine”de açılmıştır.
Böylece bilinse de, bilinmese de bu böyledir, vesselam.[111]
Yol ehli olup hicret etmeyenlerin velileri irfan ehlidir. Hakikat-i Muhammediye ulaşmış olup yol içindeki salikler ile birlikte onlarla birlikte refakat ederek tekrar tekrar mir’ac ederler. Halk’tan hakka seferlerini sürdürürler.