Fe-ente ‘anhu telehhâ
(8-10) Allah'a karşı derin bir saygıyla korku içinde koşarak sana geleni ise bırakıp, ona aldırmıyorsun.
Sen onunla ilgilenmiyorsun.
Abese Suresi'nin bu ayeti, peygamberin, kendisine samimiyetle yönelen bir mümini ihmal etmesini eleştirmektedir. Ayetteki anahtar kavramlar, bu ihmalin ve yönelişin dilbilimsel ve semantik derinliğini ortaya koymaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'lehv' kelimesini 'insanı önemli işlerden alıkoyan, oyalayan şey' olarak tanımlar. Ayetteki 'telehhâ' fiili ise, peygamberin, Allah'tan korkarak kendisine gelen kişiden yüz çevirip, onunla ilgilenmek yerine başka şeylerle meşgul olmasını ifade eder. Bu, bir tür umursamazlık ve öncelik hatasıdır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'telehhâ' fiilini 'yüz çevirmek, ilgilenmemek' olarak açıklar. Ayetteki bağlamda, peygamberin, kendisine gelen müminle ilgilenmek yerine, Kureyş'in ileri gelenleriyle meşgul olmasını, yani onlara yönelmesini mecazi olarak ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'lehv' kökünden türeyen kelimelerin Kur'an'da genellikle 'boş ve faydasız işlerle oyalanma, hakikatten yüz çevirme' anlamında kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki 'telehhâ' ise, peygamberin, Allah'ın rızasını kazanma yolunda daha önemli olan bir şeye karşı ilgisiz kalmasını, onu göz ardı etmesini vurgular.
Abese Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Hz. Peygamber’in şahsında tüm insanlığa, dış görünüş ve dünyevi meşguliyetlerin (kesret) manevî idrak üzerinde oluşturduğu geçici bir perdeyi (gaflet) anlatır. Âyetteki “ihmal etmek” (telahhâ) ve “yönelmemek” fiilleri, nefs-i emmâre’nin en temel zaafı olan 'enâniyet' (benlik) perdesinin insanı hakikatten alıkoymasının bir ifadesidir.
Şeyh-i Ekber, bu durumu, kişinin, etrafındaki maddî güç, makam veya zenginlik gibi geçici değerlere takılıp, kendi içindeki ve çevresindeki hakiki manevî değeri (marifet) görememesidir.
Abese (5/10) âyetleri kapsamımda İz-Efendi Babamın seyr-i sülûk eğitimi konusunda yapmış olduğu tavsiyeler faydalı olacaktır. (M.D.)
Mevlâm rahmet eylesin Nusret Babam "oğlum biz at tımarcısı değiliz" derdi. Nefs-i emmâresi kuvvetli ve vehmi hayali ma’nâda derinleşmiş başka güçlerin hükmü altına girmiş olan kimselere vakit harcamak, vakti çok bol olan kimselere göredir bizim vaktimiz ancak bize yetiyor, bizler bütün âlemin terbiyecisi olacak halimiz yok, Cenâb-ı Hakk onların karşılarına da uygun birilerini çıkarır İnşeallah.
"En güzel elbise en güzel kumaştan dikilir" değersiz bir kumaşı en üstat terzi dikse genede hiç bir işe yaramaz bir giyişte kırışır bozulur ve emekler boşa gider. Kumaş güzel olursa, usta ustalığını gerçek olarak o kumaş ile diktiği elbisede meydana getirir, giyende hoşlanır, rahat eder, görende zevk eder. Elbise dikilmek için seçilen kumaş bir bütün parça iken evvelâ birçok parçaya bölünür, sonra bu parçalar tekrar iğne ile yavaş, yavaş yerli yerince iğne ve iplik darbeleri ile tekrar bütünleştirilmeye çalışılır.
Bu dikilen yerler ateş gibi yanan ütünün altına girer, adeta yanacak hale gelinceye kadar, bir daha kabarmaması için ütünün altında ezilirde ezilir, zayıf kumaş bu işlemlere dayanamaz, ya erir ya yanar. Güzel kaliteli hakiki bir kumaş ancak bu işlemlere dayanabilir ve neticede o kumaş, bu sefer işlenmiş halde, gene bir bütün hale dönüşür, ancak parçalardan meydana gelen bu bütün kişiyle de bütünleşmiş, onun bir parçası veya âdeta, aynısı olmuş olur ve o elbiseyi giydiği zaman asaletli bir kimse olur.
Bu durum da giyen de, diken de, gören de, memnundur, ortaya ahenkli bir görüntü çıkmıştır. İşte bir kimsenin kumaşının dikiş tutması için gerçek hakiki bir kumaş olması lâzımdır. Bu işlemlere ancak kaliteli bir kumaş dayanabilir, diğerlerinden elbise yapılsa bile sağlıklı netice alınamaz. İşte o yüzden zâhir hayatta da mümkün olduğu kadar hep kaliteli kumaşlardan elbiseler yapmışızdır, ayrıca bâtıni hayatta da kaliteli kumaşlar aramaktayız ki, evvelâ kesilip biçilmeye, daha sonra iğnelerle dikilip ütülenmeye ve bütün bunlara dayanmayı, kabul edebilsinler. “İz- -T-B-”