Fe-enbetnâ fîhâ habbâ(n)
(27-32) Böylece sizin ve hayvanlarınızın yararlanması için orada taneler, üzümler, yoncalar, zeytinler, hurmalıklar, sık ağaçlı bahçeler, meyveler ve otlaklar ortaya çıkardık.
Bu suretle orada ekinler bitirdik.
Bu ayet, Allah'ın yeryüzünde bitirdiği çeşitli bitkileri ve meyveleri zikrederek O'nun kudretini ve nimetlerini vurgulamaktadır. Ayetteki anahtar kavramlar, bitkilerin yetişme süreci ve türleri üzerinden ilahi yaratılışın detaylarını ortaya koymaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Nebt (نبت) kelimesi, topraktan çıkan her şeyi ifade eder. Enbete (أنبت) ise Allah'ın bir şeyi bitirmesi, yetiştirmesi anlamına gelir. Ayetteki 'fe-enbetnâ' ifadesi, Allah'ın kudretiyle yeryüzünden çeşitli bitkilerin filizlenip büyümesini açıklar.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Enbete fiili, Allah'ın topraktan bitkileri çıkarması ve onları büyütmesi mecazını taşır. Bu, ilahi kudretin ve rızık vericiliğin bir göstergesidir. Ayetteki kullanımı, toprağın yarılmasından sonra bitkilerin ortaya çıkışını vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'nebt' kökünden türeyen kelimeler, genellikle Allah'ın yaratma ve rızık verme gücünü gösteren kozmik işaretler olarak kullanılır. Bu ayetteki 'enbetnâ' fiili, Allah'ın canlılığı ve bereketi yeryüzüne bahşetmesini ifade eder, insanın yaşamını sürdürmesi için gerekli olan besin kaynaklarının kaynağına işaret eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Habb (حبّ), taneli bitkilerin genel adıdır; buğday, arpa gibi tahılları kapsar. Ayetteki 'habben' ifadesi, insanların temel gıda maddesi olan bu tür ekinlerin Allah tarafından bitirildiğini belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Habb (حبّ), bitkilerin tohumu ve tanesi anlamına gelir. Özellikle yiyecek olarak kullanılan tahıllar için kullanılır. Ayetteki bağlamda, Allah'ın yeryüzünden çıkardığı ve insanların beslenmesi için elzem olan taneli ürünleri ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Habb kelimesi, Kur'an'da genellikle bitkisel gıdaların temelini oluşturan taneli ürünleri ifade eder. Bu ayette, Allah'ın insanlara sunduğu rızkın çeşitliliğini ve bereketini gösteren ilk örneklerden biridir, yaşamın devamlılığı için hayati öneme sahip besinleri temsil eder.
Abese Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Arapça’da “Habb” (حَبّ) kelimesi, küçük, yuvarlak bir “tohum” demektir. Ancak dilin derinliklerinde, aynı kökten gelen “hubb” (حُبّ), “aşk, muhabbet ve sevgi” mânâsına gelir. İbnü’l‑Arabî bu iki kelimenin aynı harflerden oluşmasını tesadüf olarak görmemiş; “Habben” ’i, “Hubb” un (ilâhî aşkın) kalp toprağına düşmüş bir tohumu olarak yorumlamıştır.
“Hubb kelimesi hem ‘sevgi’ hem de ‘tohum’ anlamına gelir. Fiil olarak da hem ‘sevmek’ hem de ‘tohum ekmek’ demektir.”
Bu bakış açısıyla âyeti okuduğumuzda, yeryüzünde bitirilen şeyler sadece buğday, arpa gibi maddî taneler değildir. Aynı zamanda, kalbin toprağına ekilen ve onunla yeşeren bütün mânevî tohumlardır: Sevgi, muhabbet, ihlâs, samimiyet, sabır, şükür, marifet…
Bir tohum nasıl içinde ilm-i ilahi program neticesinde ayan-i sabiteleri gereği bütün bilgilerini taşır. Elma ise elma, buğday ise buğday ağaç ise ağaç olur. Bunlardan başka bir şey çıkması tabiatlarına aykırıdır ve beklenmez. İnsan-ı kâmil tohumuda tam kemalli olarak açılmış ve Hazret-i Muhammed bu âlemde zuhura gelmiştir.
Seyr-i sülukta kandiller salikin manevi eriştiği köşe taşalarıdır. Gönle ekilen bu kâmil insan tohumunun hakikate erebilmesi için;
Regaib olgusuyla gönlüne “Hakikati Muhammedi” tohumları atılmış olan o kutlu İnsan netice alabilmek için bu oluşumun kemalini sağlamak zorundadır. (M.D.)
(Necm Suresi 53/18)
lekad rea min ayati rabbihil kübra (18)
“And olsun ki o Rabbinin âyetlerinden en büyüğünü gördü.”
Burada büyük âyetten maksat, âyet (işaret) demek olduğuna göre, Cenab-ı Hakk’ın varlığını gördüğünü âyetle yani “işaret” ile bildirmek demektir.
Büyük âyet nedir?
Kendi varlığının hakikatinin Hakk’ın hakikati olduğunu o akşam en geniş manada anlamasıdır ki bundan büyük âyet yoktur.
Hz. Rasulüllah Rabbini daha evvelce “Ef’al” ve “Esma” Mertebeleri itibariyle müşahede etmişken Mi’rac gecesinden “sıfat” ve “zat” mertclıeleri itibariyle de müşahede ve idrak etmiştir.
İşte bu oluşum Cebrail (as)ın (Alak Suresi 96/1)
“İkra” “Oku” emri ile geldiği gün haşlamış ve Mi’rac gecesinde de kemalini bulmuştur.
Hz. Rasulullah’ın Hira dağında başlayan seyr-i süluku Mi’rac gecesinde kemalini buldu ve “İnsan-ı Kamil” mertebesi ile tahakkuk etti.
Ancak bundan sonraki yaşantısında gerek ilahî olgunun kadr ü kıymetini bilmesi ve bildirmesi bakımından ve gerekse bu oluşumu idrak etmesi için bir Kadir gecesi düzenlendi, inşallah gelecek bölümde onu da ayrıca inceleyeceğiz.
O gece görülen “büyük âyet” yani “âyet-el kübra” başka bir yönden incelendiğinde; nefs yıldızının sönmesi neticesinde oluşan kemalat ile meseleye bakıp çözmeye çalışmak gerektiğini anlarız.
O kadar kısa bir süre içersinde bu oluşumları yaşayabilmek son derece önemli bir olaydır.
Âdem (as) başlayan insanlığın bütün ömrü bir birine eklense ve hepsi bir kişiye verilse bile yine de oralara gidilip geri dönülmesi imkansızdır.
Fakat Hz. Rasulullah geri döndüğünde henüz daha yatağının bile soğumamış olduğu belirtilmekledir.
Bu nasıl bir seyr’dir?...
Mevzu ile ilgili kitaplarda bu akıl dışı bir iştir, akıl ile izah edilemez denmektedir.
Doğrudur, Akl-ı Cüz bu işi idrak edemez. Ancak Akl-ı Kül ile mesele izah edilebilir.
“Büyük âyet” Hz. Rasullüllah kendisinde mevcud olan “Hakikat-i Muhammedi”yeyi en geniş şekliyle o akşam idrak etmiş olmasıdır.
Şimdi bunu şöyle düşünelim:
Bir tohum bir çekirdek var; o tohumun, çekirdeğin içinde kökler, gövde, dallar, yapraklar, çiçekler, meyveler, nihâyet aynı çekirdek de var.
Bu nasıl bir hilkat şaheseridir.? İyi düşünelim!
İşte Hz. Rasulüllah’ın yeryüzündeki hali, o çekirdek gibidir. Ayrıca her birerlerimizin de hali budur, ancak Hz. Rasulüllah’ın hali en kemalli olandır.
Şimdi, akl-ı selim ile şöyle bir düşünelim:
O gece içersinde çekirdek açıldı; kök gövde dallar yapraklar çiçekler meyveler ve içinde tekrar çekirdekler meydana geldi.
Yani, o çekirdek bütün safahatını çok kısa bir süre içersinde hep birlikte zuhura getirdi ve bunu idrak etti.
Bu çekirdek, “Hakikat-i Muhammed-i” idi.
Zuhura gelip müşahede eden yönü ise dünyada ki ismi ile “Hz. Muhammed” idi ve bu bize “Sidre-i Münteha”da “sidre” ağacı olarak bildirildi.
Allah-u âlem (daha iyisini Allah bilir.)
Mi’racın diğer bir yönü olan “tenzih”in izahı; Hz. Rasulüllah’ın göklere seyahat ettiği şeklindedir.
Bu hadisenin her mertebede; o mertebenin yaşamı içersinde izahı vardır. Mühim olanı zat mertebesi itibariyle idrak etmektir.
Çoğunluğun görüşü fiziksel olarak Mescid-i Haram’dan → Mescid-i Aksa’ya gidildiği, daha sonrasının da mana âleminde cereyan ettiği şeklindedir.
Özetlersek, iki yönlü bir Mi’rac olgusu düşünebiliriz,
Birincisi zahir ehli için birinin bir yerlere gittiği şeklindedir.
İkinicisi batın ehli yani arifler için her hangi bir yere gidilmeyip bütün bu olgunun kendi varlığı içersinde oluşumu hadisesidir.
Ancak irfan ehli bu oluşumların iki yönünü de kabul etmektedir.
Hem gidilen bir mahal vardır ve hemde oluşan bir hal vardır.
Gonca halinde bir gül düşünelim;
Mi’rac; bu goncanın çok kısa bir süre içersinde açılıp koku vermesi gibidir.
Bu oluşum iç bünyenin genişlemesi’dir ve ehli bilir.
Gül âlemlere benzetilirse açılım daha iyi idrak edilir.
Bir hadis-i Küdsîde
“ben yerlere göklere sığmam mü’min kulumun kalbine sığarım” ifadesi bu babta çok manidar izah taşımaktadır.
Ana hatlarıyla bu mevzua baktıktan sonra, tekrar incelemeye çalışalım.
İnsanlığın ezeli arzusu olan Cenab-ı Hakk-ı yer yüzünde iken görmek mümkün müdür?.... Yoksa değilmidir?
Bunu daha iyi anlayabilmek için biraz geriye dönüp
fekane kâbe kavseyni ev edna (9)
(09) bu halde kabe kavseyni/iki (2) yay/aralığı, mesafe oldu yahut edna/daha yakın
“Onunla arasındaki mesafe iki yay kadar yahud dalla az kaldı” bölümüne tekrar kısaca bakalım.
Mi’rac hadisesinin başından sonuna kadar Cebrail (as)ı Hz. Rasullullah’ın yanında yer almaktadır.
Cibril, insanda saf aklın timsalidir, genelde ise, “akl-ı küll”ün timsali ve yoğunlaşmış ifadesidir.
“İslam, İman, İhsan İkan”, kitabımıza konu ettiğimiz Cibril hadisinin “İhsan” bahsinde; dünyada iken Hakk-ı görmenin kapısı aralanmaktadır. Tafsilat isteyenler orayada bakabilirler.
Hz. Rasulüllah kendi cephesinden Hz. Cebrail’i iki (2) defa gerçek hüviyeti ile gördüğünü bizlere ulaşan haberlerden bilmekteyiz.
Bu tarz görüntü hiç bir insan ve peygamberlere nasib olmamıştır.
Birinci aslî görüntü “hira” dağında ilk âyet geldiği, ikinci aslî görüntü ise “sidre-i munteha” da Mi’rac gecesi vuku bulmuştur.
Daha evvelce de kısaca bahsettiğimiz ilgili âyetlerde Cebrail (as)’ın şahsında ilahi hakikatlerin zuhuru yani Cenab-ı Hakk’ın zati zuhuru idi.
Bu oluşum hak cephesinden bakılınca böyle idi, fakat Hz. Rasullüllah’ın cephesinde ise, “Hakikat-i Muhammedi”nin kemali ortaya çıkmış idi, aynı zamanda. İşte bu da “Kaab-ı Kavseyn”dir.
Hz. Rasulüllah o rnertebeye peygamber olarak kendine has varlığı ile ulaştı, orada en geniş şekliyle kendindeki “Hakikat-i Muhammed-i” tarafını idrak etti.
Bir taraftan kendindeki “Hakikat-i Muhammedi”, diğer taraftan Cebrail (as)ın varlığında “Hakikat-i İlahiyye”, işte orada bir kavsin bir tarafı, diğeri öbür tarafı oldu.
Ve “kaab” tutanda Ahadiyet mertebesi oldu.
Mertebe-i Ahadiyet, Uluhiyet ve Abdiyet merlebelerini elinde tutmaktadır.
“Ev edna” hatta daha da yakın olduğu belirtiliyor, ama “birleşti” demiyor.
Eğer “birleşti” derse iki mertebenin de özellikleri birleşmiş olur ve o mertebelerin hakikatleri kayb olmuş olur. Çünkü “Hakikat-i Muhammed-i” mertebesi ayrı bir mertebe, “Hakikat-î İlahiye” “Uluhiyet” ayrı bir mertebenin ifadesidir, bunların meydana getiricisi de “Ahadiyyet” mertebesidir.
Orası da kabza “kaab” bütün bunları tutan mertebedir.
İşte o akşam Hz. Rasulullahın akl-ı şerifleri “abd” kulluk mertebesinin en üst derecesi olan “Hakikat-i Muhammed-i akl’ına” ulaştı.
İlk ve son defa bütün insanlarda mevcud, fakat çok düşük kapasite ile çalışan beyin tam kapasitesi ile çalıştı.
O gecenin hatırına bizlere de son derece geniş kapasiteli beyinler verildi, bizler de ne kadar çok beyin kapasitesini genişletirsek Hakikat-i llahîyeyi o derece genişlik ve kemalat içersinde idrak eder ve yaşarız.
Aksi halde nefs, tabiat ve duyguların mahkumu olan akl-ı cüz’imiz ile bu ilahi yaşam ve oluşumları idrak etınemiz ebediyen mümkün olmayacaktır.
Tarikat mertebesi itibari ile; “ne var âlemde o var Ademde” ki söze bakarak “kaab-ı kavseyn”i kendimizde arayalım.
İnsanın aynası olan yüzü ve orada bulunan alnında iki kaşı vardır, işte bunlar “kasvseyn”dir iki kaşın arası ise “kaab”tır ve orada bulunan iki ayrı göz; ayrı ayrı gördükleri halde, tek görüşe sahiptirler.
Rabıtanın sırrı buradadır. Kendimizi tanımamız yolunda katedeceğimiz küçük mesafeler bizlere çok şeyler kazandıracaktır.
Mi’racta ilk defa tahakkuk eden “Ruyetullah-ı” daha başka yönleriyle de ele almaya çalışalım.
“İmanın başhca şartı: her nerede olursan ol Cenab-ı Hakk’ın seninle olduğunu bilinendir.” *[16]
Kişi bu hakikati bilse de bilmese de, bu hakikat mutlak böyledir. Ruyetin başlangıç yaşantılarında son derece önemi olan hakikat-i biraz gayret sarfederek anlamağa çalışmamız bizlere çok şeyler kazandıracaktır.
Ey hakikat yolcusu!
Yukarıdan beri anlatılmaya çalışılan şeyleri iyi anlamaya çalışalım. Bunlar bizim gerçek hayatımızın seyirleridir. Bir sistemin oluşumu, bir gelişimin oluşmasıdır. Bu sistem oturduktan, güneş doğduktan sonra kemale erilmiş, meyve olmuş oluyor. Tekrar o meyvenin seyrini baştan anlatmaya gerek kalmıyor, çünkü yaşanmış oluyor. Neticede ise sonradan bunları başkalarına yaşatmak gerekiyor, sonra tekrar tohum oluyorsun, tekrar toprağa giriyorsun onlarla birlikte tekrar seyrini sürdürüyorsun. [17] “ İz- -T-B- ”
Ve bizim sözümüze muhalif olan söze bakma; ve buğdayı çorak yere ekme! (11).
Ya'ni mazharlarda Hakk'i müşahede etmeyip bizim sözümüze muhalif olarak onların vücudu müstakil olduğunu söyleyen perdelilerin sözlerine kulak verme! Bunlar hicap ehlidir yani perdeli insanların sözlerine kulak verme, İşin hakikati zahir ve açık iken niçin erbab-i fikir ve nazarın vehimlerine ve zanlarına gönül vermiş olasın? Yani işin hakikati böyle iken neden perdelilerin hayal ve vehimlerinden meydana gelen bilgiye tabi olasın. Ve bizim izimize eserimize iktifaen kalbinde bu marifetler açığa çıktığı vakit haklarında 2/7 âyetinde buyurulur; خَتَمَ اللَّهُ عَلَى قُلُوبِهِمْ وَعَلَى سَمْعِهِمْ وَعَلۤى اَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌ Bakara, 2/7-“ Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir; gözlerinde de perde vardır ve büyük azab onlar içindir.” buyrulan kalbleri mühürlü ve gözleri örtülü olan fikir erbabı ve nazara ve cüzzi akıl sahiblerine, ruh gıdası olan ilahi hakikatler ve rabbaniyye marifetlerinden bahs etme! Yani ilahi hakikatlerden Allah bilgisinden kısır akıl sahiplerine bahsetme. Küçük kovası var zaten onu da benlik ile doldurmuş ona hakikat bilgisini anlattığın zaman almıyor dışarıda kalıyor. Onun için bakın ne diyor, “buğdayı çorak yere ekme” diyor. Ruhun gıdası olan hakikat-i ilahiye yani ilahiye bilgilerini ve marif-i rabbaniye rububiyet mertebesinin marifinden bahsetme zira bu marif tohumlarını yani bu bilgi tohumlarını çorak zemin gibi olan onların katı kalplerine ekmek beyhudedir, israftır.
Hani Rıza Tevfik Bölükbaşı şöyle demiş şiirinde:
Bana sual sorma, cevap müşküldür,
Her sırrı ben sana açamam hocam
Hakkın hazinesi darı değildir
Cami avlusunda saçamam hocam.
Yani bu ilm-i ilahiyi darı değildir saçamam demiştir. Çünkü bunlar tavuk yemi değildir. Zira bu marifetler tohumlarını çorak zemin gibi olan onların idraksiz kalblerine ekmek beyhudedir, israftır.[18]
“Habben” tâbirinin İbnü’l-Arabî sisteminde birbirinden ayrılmayan iki köklü mânâsı vardır. Onun dilinde “habben” yalnızca bir tohum, bir zerre değil; aynı zamanda bu tohumun filizlenip meyve vermesini sağlayan “hubb”un (aşk ve muhabbet) ta kendisidir. Aşağıdaki şema, âyetin bu iki katmanlı hakikatini özetlemektedir: