Vemâ sâhibukum bimecnûn(in)
(Ey Kureyşliler!) Sizin arkadaşınız (Muhammed) bir deli değildir.
Arkadaşınızı cin çarpmış değildir.
Tekvîr Suresi 22. ayet, Hz. Muhammed'in peygamberliğini inkâr edenlerin iddialarını reddetmekte ve onun 'deli' olmadığını vurgulamaktadır. Ayet, 'sahib' ve 'mecnun' kavramları üzerinden peygamberin toplum içindeki konumunu ve ona yöneltilen ithamın anlamsızlığını dilbilimsel olarak ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'sahib' kelimesinin 'birliktelik, arkadaşlık, refakat' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'sahibukum' ifadesi, Hz. Muhammed'in peygamberlikten önce de Mekke halkıyla uzun süreli bir beraberliği, tanışıklığı ve güven ilişkisi olduğunu vurgular. Bu, onun yabancı veya tanınmayan biri olmadığını, dolayısıyla iddiaların temelsizliğini gösterir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'sahib'in 'bir şeyle sürekli beraber olan, ona eşlik eden' kişi olduğunu ifade eder. Ayetteki kullanımı, Kureyş'in Hz. Muhammed'i çocukluğundan beri tanıdığını, onun ahlakını ve akıl sağlığını bildiğini ima eder. Bu nedenle, ona 'mecnun' demeleri, kendi bildikleri gerçeğe aykırı bir iftiradır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'sahib' kelimesinin Kur'an'da genellikle 'yakın arkadaş, yoldaş' anlamında kullanıldığını ve bu yakınlığın bir tür tanıklık ve bilgi birikimi içerdiğini belirtir. Tekvîr 22'deki 'sahibukum', muhatapların peygamberin karakterini ve geçmişini çok iyi bildiği gerçeğini hatırlatarak, ona yöneltilen 'delilik' ithamının ne kadar absürt olduğunu ortaya koyar.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'mecnun' kelimesinin 'cinler tarafından ele geçirilmiş, aklını yitirmiş' anlamına geldiğini açıklar. Ayetteki 'bimacnûnin' ifadesi, müşriklerin Hz. Muhammed'in getirdiği mesajı açıklayamadıkları için ona bu tür bir yaftayı yapıştırdıklarını, ancak Kur'an'ın bu iddiayı kesin bir dille reddettiğini gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'mecnun'un mecazi olarak 'aklı başında olmayan, saçmalayan' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayet, Hz. Muhammed'in sözlerinin ve davranışlarının akıl ve hikmetten yoksun olmadığını, aksine ilahi bir vahiy ürünü olduğunu vurgulayarak bu mecazi anlamı da reddeder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'c-n-n' kökünün 'örtmek, gizlemek' anlamından türediğini ve 'mecnun'un aklının örtüldüğü, gizlendiği kişi olduğunu ifade eder. Ayetteki 'bimacnûnin' ifadesi, Hz. Muhammed'in aklının örtülü olmadığını, aksine apaçık bir vahiy ile konuştuğunu ve bu ithamın gerçeği örtme çabası olduğunu belirtir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'mecnun' kelimesinin Kur'an'da peygamberlere karşı kullanılan temel ithamlardan biri olduğunu ve bu ithamın genellikle peygamberlerin getirdiği mesajın olağanüstülüğüne karşı bir savunma mekanizması olarak ortaya çıktığını belirtir. Tekvîr 22, bu ithamın temelsizliğini ve peygamberin akıl sağlığının tam olduğunu vurgular.
Tekvîr Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Mecnûn: Lügat mânâsı:
1. Deli. Çılgın.
2. İnsanlara çok hususta uymayan.
3. Birini çok fazla sevip aklını kaçıran. Âşık.
Cünûn: Lügat mânâsı:
1. Delilik, cinnet. Delirmek.
2. Çok olmak.
3. Otun uzaması. Olarak belirtilmektedir.
O günün insanları genelde, “Mudil” isminin ahlâk ve yaşantısında olduklarından, yukarıda ki, m’anâların kendi bünyelerinde olduğundan, ancak bunları kendilerine yakıştıramayıp, karşı tarafın halleri imiş gibi görüp böyle
kabul etmekte “Mudil” isminin onları böylece de delâlete düşürüp akıllarını bu yönde kullanmaların sağlayıp aslında kendilerini “mecnûn” durumuna düşürmüştür.
Açıktır ki, Muhammed (s.a.v.) mi kabul etmemek mecnûn’luğun ta kendisidir. Peygamber efendimiz her şeyde ve her şeye, ayna olduğu için onlar kendilerinde olan bu zemmedilmiş-kötü görülmüş sıfatlarını, kendilerinde kıyasen, Peygamberimize vasıf olarak atmak istemişlerdir.
İşte bu yüzden sizin sahibiniz-arkadaşınız mecnûn değildir. Mecnûn olan onlardır. Üzülmenize gerek yoktur, denmiştir.
Aynı hadise nefsimizde de olmaktadır, tevhîd-i çalışmalara başlayan aklımız ve gönlümüze, nefs-i emmâre aynı sözü söylemeğe başlar. Daha evvelce söylemiyor idi, çünkü bizde nefsimizle aynı hâlde idik, ne zaman ki, nefsimizin istek ve arzularını kontrol etmeye ve eski âdetlerini terk etmeye başladık, işte bizde nefsimizin indinde başlarda “mecnûn” damgasını yedik demektir. İşte aslında biz daha evvelden nefsimiz ile birlikte tam bir dünya mecnnû nu imişik’te farkında bile değilmişik.
İşte bu dünya mecnûnluğundan bizleri kurtan Muham-med (s.a.v.) Efendimizi mecnûn görenlerin kendileri mecnûn idiler. Halende öyledir.
وَلَقَدْ رَاهُ بِالْأُفُقِ الْمُبِينِ
(Ve lekad reâhu bil ufukıl mubîn. )