Kirâmen kâtibîn(e)
(10-11) Halbuki üzerinizde muhakkak bekçiler, değerli yazıcılar vardır.
Değerli yazıcılar
İnfitâr Suresi'nin 11. ayeti, insanların amellerini kaydeden meleklerin varlığını vurgulayarak, ilahi denetimi ve hesap verme sorumluluğunu hatırlatmaktadır. Ayet, 'kirâmen kâtibîn' ifadesiyle bu meleklerin şerefli ve yazıcı vasıflarını öne çıkarır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'kerem' kelimesinin zatında şerefli ve değerli olan her şey için kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'kirâmen' ifadesi, bu yazıcı meleklerin Allah katında yüce bir makama sahip olduklarını ve bu sebeple insanlara karşı da saygın bir konumda bulunduklarını gösterir. Onların bu kerem vasfı, yazdıkları şeylerin doğruluğuna ve önemine de işaret eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'kirâmen' kelimesini 'şerîfen' (şerefli, yüce) olarak açıklar. Ayetteki bağlamda, bu meleklerin Allah tarafından görevlendirilmiş, şerefli ve değerli varlıklar olduklarını, dolayısıyla onların yazdıklarının da büyük bir öneme sahip olduğunu vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'kerem' kavramının Kur'an'da hem Allah'a hem de insanlara atfedilen bir nitelik olduğunu belirtir. Allah'a atfedildiğinde cömertlik ve lütuf, insanlara atfedildiğinde ise şeref ve asalet anlamına gelir. Ayetteki 'kirâmen' ifadesi, yazıcı meleklerin Allah katındaki bu şerefli ve değerli konumunu, onların görevlerinin kutsallığını ve ciddiyetini pekiştirir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'kâtibîn' kelimesinin 'yazıcılar' anlamına geldiğini ve bu bağlamda insanların amellerini kaydeden melekleri ifade ettiğini belirtir. Ayetteki kullanımı, bu meleklerin görevinin sadece yazmakla sınırlı olmadığını, aynı zamanda insanların her hareketini ve sözünü titizlikle kaydettiklerini vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'kâtibîn' kelimesinin 'yazma' fiilinden türediğini ve burada 'yazma işini yapanlar' anlamına geldiğini açıklar. Ayetteki 'kirâmen kâtibîn' ifadesiyle, bu yazıcıların sadece sıradan yazıcılar değil, aynı zamanda Allah katında şerefli bir konuma sahip olan, insanların amellerini kaydeden melekler olduğunu belirtir. Bu kayıtların, hesap gününde şahit olarak sunulacağına işaret eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'k-t-b' kökünün Kur'an'da 'yazmak, kaydetmek, farz kılmak, hükmetmek' gibi geniş anlamlarda kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'kâtibîn' kelimesi, meleklerin insanların amellerini yazarak kaydetme görevini ifade eder. Bu kayıt işlemi, ilahi adaletin tecellisi için bir delil niteliği taşır ve insanların yaptıklarından sorumlu tutulacaklarını gösterir.
Namaz Sûreleri (Cilt 1)
Terzibaba - Necdet Ardıç
كِرَامًا كَاتِبٖينَ~ ~ ~
(82/11) - Kirâmen kâtibîn.
(82/11) - Kiram kâtibler var
İkram edilmiş meleklerdir. Yâni buradaki ikram insânın yaptığı fiillerin neleri ifâde edebileceğini ayırma hassasına vakıf olanlar demektir. Çünkü bu ilmi onlar bilmemiş olsalar, bizim yaptığımız fiilleri yanlış değerlendirirler. Bizim yaptığımız fiiller neyi ifâde ediyorsa şifre olarak onlara ikram edilmiş. Yâni bu bilgi verilmiş, o bilgiye göre ayrıştırıp onları yâni ayırmak sûretiyle, günahları bir tarafa, sevapları bir tarafa yazıyorlar, yâni ayırma kabiliyetine sahipler, bu ikram verilmiş. Bu ilim verilmiş onlara, ayrıca ilimde verilmiş, ayrıca yazma, çizme ilmide bilgisi de verilmiş.
Ama bu harfleri mi kullanıyorlar yazarlarken, lâtif bir başka mors alfabesi gibi bir başka sistem mi kullanıyorlar? Onu biz bilmiyoruz şu anda yalnız “ıkra’ kitabek” (17/14) “kitabını oku bugün sana bu yeter” denildiğinde kişi, bunu okuma kabiliyetinde olması lâzım geldiği anlaşılıyor. Yâni okuyabilecek durumda olması lâzım ki, oku diyorlar. Bir çocuğa öğretildikten sonra oku denir, öğretmeden neyi
okuyacaksın? Ama şimdi siz diyeceksiniz ki, Kûr’ân’ın ilk geldiği kelime de oku idi, ama elde bir şey yoktu, neyi okuyacaktı. Neyse orasına sonra başka bir zamanda bakarız. yâni sistem olarak evvelâ öğretiliyor, sonra oku deniyor. o kitâplarda bize verildiği zaman bütün insânlığa da bu kitâplar, verileceğinden arapçayı bilmeyen başka insân topluluklarına bu kitâp hangi lîsânda gelecek? Arapça mı gelecek nasıl gelecek? Bize nasıl gelecek? Kûr’ân mânâsında mı yoksa Türkiye olarak kullandığımız Türk lugatı şeklinde mi gelecek? Tabî ki, başka nasıl olabilir yâni biraz mantıklı düşünürsek, arapça gelirse, Çinli de Arapça bilmedikten sonra bakıp bakıp ne olduğunu anlayamacak. O zaman değerlendiremeyecekte, ama burada ne takdim ettiğini, ne bıraktığını bilecek diyor. O kitabı okuduğu zamanda, bunları anlayacaktır.
Demek ki her millete kendinin lîsânında kitabı gelecek ama, Cenâb-ı Hakk onlara ve bütün insânlara, aynı lîsânı öğretmekten aciz mi? Değil. Birer sistem gibi bir anahtar beynimizde çeviri, verir. İnsâna oraya şifre olarak koyuverir. Arapça olarak bizde herşeyi okuyabiliriz. Bu da ayrı bir sistem, yâni ayrı bir düşünce tarzı olasılıktır. ”Sünnet Allahu Lâ tebdilâ” (35/43) “Allah'ın yolunda değişiklik bulamasın,” dediğine göre demek ki, her millete kendi lîsânına göre o kavmin şeriatı üzere melekler yazacaklar, diğerlerine islâm şeriatı üzerine sevap günah yazmazlar. Çünkü İslâm gelmezden evvel geçen kavimler vardır. Onlarında kitâpları verilecek mahşerde, O zaman islâmî hukuktan değil, tevrati ve incildeki, suhuflardaki hukuktan ölçü alınarak hesap kitâp yazılır. O melekler onlardan yazacak, veyahut yazdılar. Bakın, araştırmaya başlayınca işin içinden neler çıkıyor değil mi?