Ve-iżâ-lkubûru bu'śirat
Kabirlerin içindekiler dışarı çıkarıldığı zaman,
Kabirlerin içi dışına getirildiği vakit,
Bu ayet, kıyamet gününün dehşetini tasvir ederken, kabirlerin altüst olmasını ve içindekilerin dışarı çıkarılmasını vurgular. Dilbilimsel olarak, 'kubûr' kelimesi mekanın, 'bu's̱irat' fiili ise bu mekanın maruz kalacağı radikal değişimin ve yeniden dirilişin habercisidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'kabir' kelimesini 'defnedilen yer' olarak tanımlar ve Kur'an'da genellikle ölüm sonrası diriliş ve hesap bağlamında kullanıldığını belirtir. Bu ayette ise kabirlerin, kıyamet alameti olarak içindekileri dışarı çıkaracak şekilde altüst olacağı vurgulanır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'kabir'i 'ölünün gömüldüğü yer' olarak açıklar ve bu kelimenin ahiret inancıyla doğrudan ilişkili olduğunu ifade eder. Ayetteki 'kubûr' kelimesi, sadece bir mekan olmaktan öte, yeniden dirilişin ve hesap gününün başlangıcını işaret eden bir semboldür.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'daki 'kabir' kavramının sadece fiziksel bir mekan olmanın ötesinde, ölümden sonraki ilk durak ve dirilişin beklendiği yer olarak dini bir anlam taşıdığını belirtir. İnfitâr Suresi'ndeki kullanımı, bu mekanın kıyametle birlikte dönüşüme uğrayacağını ve içindekilerin ortaya çıkacağını gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'bu's̱irat' fiilini 'kabirlerin içindekilerin dışarı çıkarılması, altüst edilmesi' olarak açıklar. Bu, kıyamet gününde kabirlerin açılacağını ve ölülerin diriltileceğini ifade eden güçlü bir tasvirdir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'bu's̱irat' kelimesinin mecazi olarak 'içindekilerin dağıtılması, ortaya çıkarılması' anlamına geldiğini belirtir. Ayette, kabirlerin sadece fiziksel olarak değil, aynı zamanda içerdikleri sırları ve ölüleri de açığa çıkaracağı vurgulanır.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'ba's̱ara' fiilinin 'bir şeyi karıştırıp altını üstüne getirmek, içindekileri dışarı çıkarmak' anlamında kullanıldığını ifade eder. İnfitâr Suresi'ndeki bu fiil, kıyamet gününde kabirlerin maruz kalacağı radikal değişimi ve ölülerin dirilişini net bir şekilde anlatır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'ba's̱ara' fiilinin Kur'an'da genellikle kıyamet sahnelerinde, yerin ve kabirlerin altüst edilmesi bağlamında kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki 'bu's̱irat' ifadesi, kabirlerin içindekileri dışarı atarak yeniden dirilişin başlangıcını simgeler.
Namaz Sûreleri (Cilt 1)
Terzibaba - Necdet Ardıç
وَاِذَا الْقُبُورُ بُعْثِرَتْ
~ ~ ~
(82/4) - Ve izel kubûru buğsirat.
(82/4) - Kabirlerin içindekiler dışarı çıkarıldığı zaman,
Burada da kabirden bahsediliyor. Kabirlerin altı üstüne geldiği zaman. Yâni alttaki kabirler üste çıktığı zaman. Burada da yine, zâhirde bu zelzeleleri belirttiği gibi, bâtında da bizim toprak halimizi anlatıyor, kabir toprak demek. Bizdeki beden toprağı, yâni beden kabrinde yaşa-yan, gizli kalmış olan, ölü âtıl kalmış olan, hakîkatimizi oradan çıkarıp yaşantıya nakletmek yaşantıya dön-dürmemizin gerektiğini bildirmektedir.
Dünya yüzüne çıkarmak, yâni yaşantıya zâhire çıkar-maktır. İşte biz bedenimizde, beden kabrinde yaşayan
rûhumuzu, böyle bir sarsıntıyla kürekle, çapayla, çıkarma- mız gerekiyor. Delmeden, kazmadan, küreklemeden, onun altı üstüne gelmez. Ya, tabî olarak zelzele olacak, altı üstüne gelecek, veya biz üstünü kazarak o nu oradan çıkartacağız ki, ikisi de aynı şeydir mesele oradan onun çıkmasıdır. Neticede beden kabrinde hapiste olan rûhu-muz oradan başka türlü çıkması mümkün değildir. Yunus Aleyhisselâmın duâsı da bize bunu belirtiyor. Yunus Aleyhisselâmı balık yuttu, bir müddet balık onun tabutu ve kabri oldu. Dünyada tabutu ile yaşayan tek insan odur.
Yunus Aleyhisselâm kendi varlığında, bir beden kabrin-deydi. Yâni rûhaniyeti cesedinin, yâni toprak bedeninin içindeydi. Toprak arzının içindeydi. Birde o toprak arzıyla birlikte balığın midesine girdi. Balığın midesi de ona bir kabir oldu. Böylece Yunus Aleyhisselâmın yaşantısında iki kabir iç içeydi. Ve işte kendisi o balık, aslında onu yutan da nefis balığı kabirleri idi.
Nefis deryasında gezen nefsi emmâre balığı. Ama içindeki rûhaniyetini hazmedemedi. Yunus Aleyhisselâmın rûhaniyetini hazmedemedi. Dışarıya çıkarmak zorunda kaldı. Ve bilindiği gibi Yunus Aleyhisselâmın oradaki duâsı “fe nâdâ fizzulumâti en lâ ilâhe illâ ente subhâneke innî kuntu minez zâlimîn.” (21/87) Balığın karnından çıkması-nın tek ilâcı kelime-i tevhid’dir.
İşte Yunus Aleyhisselâm’ın söylediği, bize de duâ olarak gelen, o günden onun duâsıdır. Aynı zamanda duâ olarak bize gelen O’nun sünnetidir. Buradaki hakîkat, ise kelime-i tevhid olmadan, karanlık nefs kabrinden rûhumu-zun kurtulması mümkün olmadığı açıkça belirtilmektedir. Ve ne deniyor, “fe nâdâ fizzulumâti en lâ ilâhe illâ ente subhâneke innî kuntu minez zâlimîn.” (21/87) Nefs karanlıklarından nida ederek, ben zâlimlerden oldum. Zu-lûm ehli oldum, deniyor. Neden? Nefsani hakîkatlerini idrâk edemeyip, bâtıl olarak bıraktığından, zuhura çıkara-madığımdan, nefsime zulmettim deniyor.
Buradaki nefs-i emmâre nefse zulum değil, nefsi hakiki yâni ilâhî varlığına ulaştıramadığı içindir. “Nefs o şeyin hakîkatidir,” diye izâh edilmiştir.
Kendi hakîkatini ortaya çıkaramadığı için, ona zulmet-miş oldu. Dolayısıyla oradan kurtulmak için bu duâyı yaptı. Ve o duâ neticesinde yunusun içinden, midesinden kurtulabildi. İşte beden varlığı, beden dünyası beden arzı, yâni bizim için şu beden toprağı, beden arzı, bizim için, bizler için, gerçekten, gerçekten şu varlığımız çok mühim çok değerli bir mekanizmadır, çok değerli bir alettir. Evvelâ şunu iyi bilmeliyiz ki, bu varlık bizim kendimiz değildir. Bu varlık biz değiliz. Bu sadece bizim aracımız, arabamız. Ruhumuzun bindiği bir at, bir deve, bir otomobildir, nasıl düşünürsek öyle kabul edelim. Hacca götüren deveyi, eğer iyi kullanırsak bizi oraya götürür.
Eğer iyi kullanmazsak, bizi cehenneme götürür. İşte bu beden devesini böyle düşündüğümüz sürece, ondan faydalanmamız mümkündür. Ama onu kendimiz zannetti-ğimiz sürece, onun dışına çıkmamız mümkün değildir. Aksi halde biz onu sırtımızda taşımaktayız. O siccinde, yâni beden hapisanesinde ömrümüzü sürdürüp, orada ölmemiz yâni, hapisanede ölmemiz gerçekleşmiş olur. İşte Âdem Aleyhisselâm da, hayâl âleminden, diğer ifâdeyle hayal cennetinden, yeryüzü arzına indirilmesi, kendi hayâlinden, kendi gerçek fizik bedenine, toprak arzına indirilmesidir. Gökyüzü cennetinden, toprak arzına indirilmesi. Derken bu ne demektir? Şuurlanarak kişinin kendi varlığının hakîkatini idrâk etmesidir.
“Venefâhtü” (15/29) olarak varlığına indirmesini anlaması, bunu idrâk etmesidir. Bunu idrâk etmediği zaman kişi, dünyasıda hayâldir kendiside hayâldir, Rabbi'de hayâldir, nefside hayâldir, bütün bildiklerinin hepsi de hayâldir. Kusura bakmayın. Belki biraz ağır ifâde gibi oluyor ama ne yazık ki, veya ne güzel ki, işin gerçeği budur. Bunu idrâk etmediğimiz zaman, biz mutlak olarak
daha henüz Âdem olmuş değilizdir. Âdem olmamız için “Venefahtü” (15/29) hakîkatinin bu beden mülküne inmesi gerek, buraya konması gerektir. Gönül âleminde, sonra onun faaliyete geçmesi gerekli ki, Âdemi hakîkatlerler o mahâlde hayat bulmaya başlasın. Bir yerde bir kafes, istediği kadar kafes olsun, kafes içerisinde kuş yoksa o kefes neye yarar? Öten bülbülün sesi o kafesinden çıkar mı? Çıkmaz çünkü içinde kuş yoktur.
Evvelâ o kafes olacak, sonra o kuşu gönül kuşunu oraya koyacaksınız. Ondan sonra o kuşun gelişmesi sağlanacak sonra da sesi çıkacaktır. Bunlar tabî mîsaldir. Buna gönül kuşu, rûh kuşu da diyorlar. İşte o kuş bizde vardır ancak beden kabrinde hapistir. (82/4) – “Kabirlerin içindekiler dışarı çıkarıldığı zaman,” hür olacaklardır.