İżâ-ssemâu-nşekkat
(1-2) Gök yarıldığı ve Rabbine boyun eğdiği zaman -ki ona yaraşan budur-,
Gök yarıldığı,
İnşikâk Suresi'nin ilk ayeti, kıyamet alametlerinden biri olan göğün yarılmasını ve bu olayın Allah'ın emrine mutlak itaatini vurgular. Ayet, 'gök' ve 'yarılmak' kavramları üzerinden kozmik bir dönüşümü ve ilahi kudreti semantik olarak işler.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'semâ' kelimesinin 'yükseklik' ve 'üstte olma' anlamlarından türediğini belirtir. Kur'an'da hem bilinen gökyüzü hem de her şeyin üstünde olan yüce varlık anlamında kullanılır. Bu ayette ise kıyametle birlikte fiziksel bir değişime uğrayacak olan kozmik göğü ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'semâ' kelimesinin hem duyularla algılanan gökyüzü hem de mecazi olarak yücelik ve ulviyet anlamlarına geldiğini açıklar. Ayetteki 'semâ'nın yarılması, onun yaratılışındaki mükemmelliğin bozulması ve ilahi iradeye boyun eğmesinin bir göstergesidir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'semâ' kavramının sadece fiziksel bir varlık olmanın ötesinde, Allah'ın kudretinin ve azametinin bir sembolü olarak kullanıldığını vurgular. 'Semâ'nın yarılması, kozmik düzenin bozulması ve yeni bir ilahi düzenin başlangıcına işaret eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'inşikâk' kelimesinin 'şakk' kökünden geldiğini ve 'bir şeyi ikiye ayırmak, parçalamak' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'semâ'nın inşikâkı, onun bütünlüğünün bozulması ve dağılmasıdır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'inşikâk' kelimesinin mecazi olarak 'bir şeyin açılması, ortaya çıkması' anlamında da kullanılabileceğini ifade eder. Ancak bu ayette, göğün fiziksel olarak parçalanması ve dağılması kastedilmektedir, bu da kıyametin dehşetini vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'şakk' kökünün 'ayırmak, bölmek, yarmak' gibi temel anlamlara sahip olduğunu ve 'inşikâk'ın ise bu eylemin kendiliğinden veya dış bir etkiyle gerçekleşmesini ifade ettiğini belirtir. Ayetteki göğün yarılması, ilahi bir emirle gerçekleşen kozmik bir olaydır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'inşikâk' fiilinin Kur'an'da genellikle kıyamet sahnelerini tasvir etmek için kullanıldığını ve 'yarılma, parçalanma' anlamlarının ötesinde, mevcut düzenin bozulup yeni bir düzenin kurulmasına işaret ettiğini belirtir. Göğün yarılması, Allah'ın kudretinin ve ahiret gününün kaçınılmazlığının bir delilidir.
İnşikâk Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“Gök yarıldığı zaman,“ (84/1) Bu Âyeti kerime de Efendimizin Kıyâmeti anlamak isteyen (81) Tekvir, (82) İnfitâr, (84) İnşikâk sûrelerini okusun dediği 3. Sûresine ismini veren İnşikâk kelimesi geçmektedir. Ve her üç sûrede “Semâ-Gök” kelimesi geçmektedir. İz-Efendi Babamın Kûr’ân-ı Kerimde yolculuk kitapları içinde ilk ikisi açıklanmış olduğundan ve bu kıyâmette oluşacak üçüncü “Gök” olayına ışık tutacağı için buraya almak uygun olacak.
وَإِذَا السَّمَاء كُشِطَتْ {التكوير/11}
( Ve izes semâu kuşitat. )
(81/11) “Ve semâ sıyrılıp kaldırıldığı zaman.”
Kişinin gönül semâsı bozulduğu zaman. Semâ havanın ifâdesidir ve yukarıdaki Âyetlerde anasırı erbâadan toprak ve suyun kaldırılmasında olduğu gibi bu Âyet-i Kerîme ile de havanın bozulup kaldırılma zamanından bahsedilmektedir.
Kişisel kıyâmetimiz olan ölüm anı ile birlikte hem hevâmız, bozulup havaya gitmektedir ve hem de nefes alıp verme sisteminin tamamen bozulması ifâde edilmektedir.
Not=Tam bu iki Âyet-i Kerîme’yi yazıyorken, Bu gün ramazanın altısı hava oldukça sıcak, günler en uzun zamanında, (26/07/temmuz 2012) Perşembe’ye yeni girdiğimizde (saat 00.30) da orta şiddette bir zelzele oldu adeta yazmaya çalıştığım bu Sûre-i Şerifte bahsedilen hâlin küçük bir tatbikatı gibi oldu. Cenâb-ı Hakk daha şiddetlilerinden korusun, İnşeallah.[9]
إِذَا السَّمَاء انفَطَرَتْ {الإنفطار/1}
(82/1) - İzes semâun fetarat,
~~82.1~
~ ~ ~
(82/1) - Gök yarıldığı zaman,
Bu akşam 1 Mayıs 01.05.2002 Çarşamba akşamı. İzmirde sohbetimize devam ediyoruz. Sohbet konusu İnfitar Sûresi ve daha sonra namaz sûreleri, vaktimiz kaldıkça olacak. Cenâb-ı Hakk’tan niyazımız yine her zaman belirtmeye çalıştığımız gibi, Kûr’ân-ı Azimüşşan’ı okurken bizim anladığımız beşeri mâ’nâda tahsil etmek değil, onun bilgisini, Cenâb-ı Hakk evvelde nasıl hangi şekilde kurguladı ise, hangi kelimeye hangi mâ’nâyı yükle-di ise, o mâ’nâları öylece idrâk etmeye, gayret ederek çalışmalıyız. İnşallah Rabbımızdan onu niyaz etmeye çalışıyoruz.
Buna te’vil diyorlar. Te'vil, yâni evveli, Cenâb-ı Hakk Levhi Mahfûz’da, hangi mâ’nâ üzerine âyetleri bina etmiş ise, mümkün olduğu kadar o hakîkatine yaklaşarak, idrâk etmemizi niyaz edelim. Aksi halde Kûr’ân-ı Kerîm’in sadece sûretini okumuş oluruz. Özüne ve dolayısıyla kendi özümüze ulaşamamış oluruz. İşte bütün Kûr’ân-ı Kerîmin sûrelerine, âyetlerine, satırlarına, kelimelerine, hecelerine ve harflerine bu şekilde bakmamız ve bunların hepsinde yüklü olan mâ’nâları anlamamız gerekmektedir. Ancak böyle dikkatli bir çalışma ile dikkatli bir anlayışla baktığımızda ufkumuzun ne kadar geliştiğini ve genişlediğini göreceğiz inşallah.
Diyerek böylece yolumuza devam edelim. Şimdi biraz daha onu incelemeye çalışalım. Yalnız burada akşamki Tekfir suresinde olan bazı oluşumlar var içerisinde, bazı benzeri âyetler var akşam gördüğümüz için onları kısaca geçeceğiz,
Bismillâhirrahmânirrahîm.
(1) Gökyüzü çatladığı/ yarıldığı, zaman.
Akşamda bu ve benzeri âyet geçmişti. Yine biz bunu, kıyâmet yaklaştığında gökyüzünde oluşacak birçok fiziki ve fiili hallerin bazılarının, bu şekilde bildirilmesi. Gökte âyet olan, bazılarının bildirilmesi. Hani daha evvelce Tebareke-i Şerifte, “bak bakalım gökyüzünde bir çatlak bir tefavut bir uygunsuzluk görebilecek misin?” (67/3) Diye ikaz edildiği halde ve arkasından da “tekrar, tekrar bak,” burada kendini bilen insan için, bizim başımızda, bizi saran hayâli bir şey bulamayacaksın denildiği halde, burada ise, gökyüzü çatladığı zaman deniyor.
Demek ki onun bir süresi vardır. Yâni gökyüzündeki nizamın da bir süresi vardır. Bu nizamın süresi bittiği zaman gökyüzünde bu hâdiseler oluşacak. Zâhirde böyle olduğu gibi gönlümüzde de bu böyle olacak. Hayâli bir gökyüzü, her birerlerimizin akıl semâsında mevcûttur. Yâni kişi kendini tanımazdan evvel, nasıl ki hayâli bir yaşantı yaşıyorsa, hayâl âleminde yaşıyorsa, buna zâhiren gaflet cenneti, hayatı da denilebilir. Neden? Çünkü namaz kılmaz, oruç tutmaz, işte şuraya gitmez, buraya gitmez. Dini vecibeleri yerine getirmez. Bu nefsinin cennetidir. Kayıtsız yaşamak, beşeri nefsinin cennetidir.
İşte sende de, Hakîkati ilâhîye sarsıntıları başladığı zaman. Yâni gönlünde muhabbet rüzgârları esip, seni sarsmaya başladığı zaman. “İzâ zülziletil ardu zilzâleha” (99/1) âyetinde bahsedildiği gibi o vuruntular, sana gelmeye başladığı zaman, senin hayâl gücün çatlamaya başlar. Hayâlindeki dünyan hayâli dünyan, yalancı dünyan, aslında olmayan, senin kendi kendine var ettiğin o dünyan, kendi haline, yâni yokluk haline dönüşmeye başlar.
İşte bir şeyin birden, bir anda ortadan kalkması müm-kün değildir. Ya camisi yıkılırken minaresi yıkılır, tavanı çöker. İşte bizimde nefsani düşüncelerimizin hayâli, düşüncelerimizin, hayâli kurgularımızın birer ikişer direklerin, ortadan kalkmasıyla, o gök kubbe yâni çatı kendimize kurmuş olduğumuz hayâli dünyanın, semânın çatısı, yavaş yavaş böyle çatlamaya patlamaya başlar. Zâten, bu bizim başımızda bizi saran hayâl kubbesidir. İşte böylece nefsin hayvani ruh tarafı, gökyüzünün insân-i ruh gökyüzünden, ayrılması çatlamasıdır.
Nefsin hayâl dünyası çatlamadıktan sonra, gerçek fezaya ulaşmamız mümkün değildir. Yâni “semâvati vel ard” deniyor ya. Bu semâvatın dünyanın aktarından kurtulamıyoruz bizde o semâ çatısı olduğu sürece. Yâni hayâlimizde var ettiğimiz kubbe çatlamadıkça, onun dışına çıkmamız mümkün olamıyor.[10]
İz-Efendi Babamızın eline gönlüne sağlık diyerek tekrar;
“İzes semâunşakkat.“
“Gök yarıldığı zaman,“ (84/1) Âyetine dönerek bu bilgiler ve yorumlar ışığında bakmaya çalışalım.
Semâ-Gök hakkında üç yaklaşım olduğu gözükmektedir. Birincisinde Tekvir (Sıyrılma) sûresinde 11. Âyet, İnfitâr (Yarılma-Çatlama) (1. Âyet) ve İnşikak (Yarılma) sûresinde (1. Âyet) lerde durum ve anlatımın biraz daha ileriye götürüldüğü gözükmektedir.
Bu yaklaşım Kûr’ân-ı Kerim’in içinde Nuh, Ad, Semud, Lut, Firavun vs. çeşitli kavimlerde görülmektedir. Cenâb-ı Hakk bunu (89) Fecr sûresinde şu hitab ile bildirmektedir.
6 – “Görmedin mi Rabbin ne yaptı Âd kavmine?”
7 – “Sütunlar sahibi İrem'e?”
8 – “Ki ülkeler içinde onun benzeri yaratılmamıştı (halk edilmemişti).”
9 – “Vâdide kayaları yontan Semud kavmine?”
10 – “Kazıklar sahibi (güçlü, kuvvetli) Firavun'a?” Salih (a.s.) Semud kavmine "Yurdunuzda üç gün daha kalın..." (Hud, 11/65) diyerek gelecek azabı haber vermişti.
İlk gün yüzleri sararan Semudluların ikinci gün de yüzleri kana boyanmış gibi kıpkırmızı oldu. Azabın geleceğine kanaat getirip feryat ettiler, bağrıştılar, ağlaştılar. Üçüncü günü yüzleri simsiyah oldu. Sanki yüzlerine zift sürülmüştü. Hepsi ümitsiz olup; "Azap hangi taraftan gelir" diyerek sağa, sola ve semâya doğru bakıştılar. Azap vakti geldiğinde, Allahü teâlâ Cebrail aleyhisselamı gönderip buyurdu ki: "Semud kavmi bana iman etmediler. Nimetlere şükretmediler. Benim hâlık (yaratıcı) ve Rab olduğumu inkâr ederek, kendilerine mucize olarak gönderdiğim deveyi boğazladılar. Resulüm Salih'i de yalanladılar. Şimdi onlara şiddetli sayha [öldürücü şiddetli bir ses] ile azabı indir! Saraylarını, diyarlarını harap et!" Bu İlâhi emir üzerine bir sabah vakti, öldürücü dehşetli bir ses ve zelzele, Semud kavminin insanlarını yakaladı. Cebrail aleyhisselam, onları muhkem binalarda helâk etti. Fahreddin-i Râzî'nin beyanına göre, sayhanın şiddet ve heybetinden, hepsinin ödleri patlamak suretiyle öldüler. Allahü teâlâ Kur'an-ı kerimde mealen bu hâli şöyle bildirmektedir: (Semud kavmini sabah vaktinde, Cebrail aleyhisselamın şiddetli sayhası yakaladı. Hepsi helâk oldular. Kazana geldikleri, işledikleri o şeyler, muhkem evler, mal ve nüfuslarının çoğalmış olmaları onlardan azabı defedemedi.) [Hicr 83-84] (Onların üzerine Cebrail'in bir sayhasını gönderdik de, hayvan ağılına konan kuru çalı çırpı ve otlar gibi mahvoluverdiler.) [Kamer 31][11]
Diğer kavimlerde helakin ve kıyâmetin çeşitli hâllerini yaşamışlardır. Burada anlatılmak istenen üç sayının özelliğidir.
Üç sûrede geçen âyet sayısı 11, 1, 1 dir. Toplamı ise 11+1=12 ve 12+1= 13 dür. 11, 12 ve 13. mertebeler yani Efendimize ait olan Hazreti Muhammed, Hakikâti Muhammediye ve Hakikat’ül Ahadiyet’ül Ahmediye mertebelerini vermektedir.
(3) sayısı öncelikle nefsinin cennetinde yaşayanlarının, kıyâmetinin kopması ile nefsi emmare, nefsi levvame ve nefsi mülhime ile emrediciliklerinin, kınayıcılıkların, hayal ve vehimlerinin kıyâmetlerinin kopmasıdır. Kendilerine verilen süre içinde ihtiyari bir şekilde bu oluşumların kıyâmetlerini koparamadıkları için ölüm hâli ile bu zaruri bir şekilde kopmuş olacaktır.
İrfan ekli için ise; Muhyiddin Ârabi hazretlerinin dediği gibi nefsi bilmede üç marifet hasıl oldu.
1. Kim nefsini bildi, fakat Rabbini bildi,
2. Marifeti Mübdi; Var edenine karşı tam bir fakr ve ihtiyaç hâli içinde olmak.
3. Ölmeden önce ölmek.
İrfanîyet eğitimi alan kişi öncelikle gönül göğündeki havasının (hevasının) infitar etmesi ile yani sıyrılması ile nefsin, rabbini ve dolayısı ile kendini tanır.
(84) Âyet sayı numarasıydı. Bu da (Iyd) bayramdı. İşte ilk gün âyn’el yakîn mertebesi olarak nasıl Kurb’an boğazlanarak kesilir ve derisi yani beden elbisesi soyulursa kişi bu hâl ile eski beden elbisesinden sıyrılır ve yeni bir Hakk’ani elbiseyi zâhirde giymiş olur.
İşte bu oluşum ile gönül göğünde oluşan yarılma çatlama ile bu hadise tam bir dağılma değil izâfidir. Çünkü çatlama olmuş hayali ve vehimi oluşum kullanılamayacak hale gelmiş, bir dokunulsa dağılacak hâldedir.
İşte nasıl Kurb’an yüzülmüş derisinden arındırılmış çengele asılımıştır. Ortasından yarılmış ama bütünlüğünü henüz korumaktadır. Önce bu Kurb’an ikiye ayrılır. Ama bu işlemler için yine tam bir fakr ve ihtiyaç halinde olması lazımdır. Onu Kurb’anı kesen ayırabilir. Bu ayrılış ise Nefsi Küll ve Akli Küll ayrımıdır. Nasıl, Âdem (a.s) hayal cennetinde kendi varlığında bulunan Havva valide eğri eğe kemiğinden halk olmuş ve ayrılmıştır. Bu şekilde manevi birlik içinde ayrılma olur..
İşte üçüncü olan “İnşikak” ise tam bir yarılma, dağılma bozulma hâlidir.
Ölmeden önce ölme hâli, tam ufak parçalara dağılan ve kesilen Kurb’an eti yenecek hale gelmiştir. Bundan sonra ise insan vücudunda mir’ac edecek ve yeni bir vücud bulacaktır. O mudur? Tabi ki değildir ondan ayrımıdır. Tabi ki, ayrı değildir.
Yakın bir zamanda bir kardeşimizden mail gelmişti ve Tat fabrikasında 24:00 – 08:00 gece vardiyasında çalıştığını söylüyordu. Ona şöyle küçük bir yorumumuz olmuştu faydalı olur düşüncesi ile buraya alıyoruz.
Gönderen: se… bo… <se…bo…@gmail.com>
Gönderildi: 16 Ağustos 2019 Cuma 00:13
Kime: Murat CAĞALOĞLU <[email protected]>
Konu: Temmuz rüyaları 2019
Hayırlı akşamlar Murat hocam, nasılsınız? Bizler çok şükür iyiyiz.
Bu ay çok az rüya gördüm. Rüyalarımı uyandığım gibi hatırlamakta zorluk çektiğim için yazamadım. Yazdığım rüya ise uzundu, fakat tek hatırlayıpta yazdığım kısım. Tat fabrikasında çalışıyordum. Gece 12-8 çalıştığım için sabah eve geldiğim gibi uyuyordum, çok yoruluyordum kalktığımda rüyaları galiba yorgunluktan unutuyordum. Çünkü bu kadar az hiç olmadı.
10.08.2019 11.01
Rüyamda kuzenim Fi… ablamın çocuğu olmuş bizde Re… halamla oradayız. Çocuk doğduğunda mevlüt yaparlar Fi… ablam ise mevlüdü kilisede yapıyordu.
Hayırlı akşamlar Murat hocam. Selamlar herkese...
Murat CAĞALOĞLU
17.08.2019 Cmt 18:43
Se… bo…
Hayırlı Günler Senâ Kızım, Hamd olsun bizler şimdilik iyi sayılırız.
Gece çalışmak zordur, hem bu bir hanım ve üretim işi ise bu zorluk daha da artar. Ama Cenâb-ı Hakk kolaylığını verir. Ne yapacaksın dünya hâli ve vardır bir hikmeti... Cenâbı Hakk kolaylıklar versin.
Zuhuratta görülen akraba Esmâ-i İlâhiyye zuhurlarıdır. Ama bunlar Nefsi istikamette kullanılırsa Esmâ-i Nefsiyye zuhurları olur. Nefsi fikirlerinin üretkenliğinden ve Remziye yani, nefsi semboller ile bu hâli oluşturduğun anlaşılıyor, bu fikirden doğan nefis evladının da mevlüt doğumu kilisede yapılır. Bu kilisede uzakta değil kendi gönlündedir... Burayı bu fikirlerden temizlemeye bak ki Mescide dönüşsün. İnşeallah..
Son gönderdiğim Kıyâmet kitabına bakmaya vaktin oldu mu? Bilemiyorum. Arka kapağına İz-Efendi Babam sağ olsun Meğer şiirinin son dörtlüğünü ilave etmiş.
Necdet'ten dinle bu sözü, Hakk'tan ayırma hiç özü, Bu dünyanın gerçek tadı, Ölmeden, ölmekmiş meğer.
Bu şiirde geçen Tadı, "Tat"maktır. Ölüm bir tadıştır. Senin çalıştığın gece saatleri Fenafillah, yani ölüm saatleridir. Bu saatlerde tüm canlılar uykuya yatar. Ancak ölmeden ölen Hakk aşıkları bu saatlerde ayakta Hakk'ın huzurunda olurlar.
İşte senin dometeslerin de kan kırmızısıdır. Bir nevi kabuklarından soyulup, içindeki özleri ezilir, işlemden geçirilir. Çokluk gibi gözüken dometesler bir olur, vahdet olur. Dometesin dışı vahdet, içi ise kesrettir. İşte işlemden geçen bu domatesler (yani ölmeden evvel ölen Hakk aşıkları) salça olur, kutulanır ve bir başka şekle elbiseye girer. Yemeklere lezzet ve Tat verir. Ve ihtiyaç sahiplerinin yemesi ile Mi'rac eder ve yeni bir beden ile vücut bulmuş olur. İşte TAT.... Herşeye irfâniyet ile bakmak gerçek Tat'ıdır.
Selâmlar, Hoşça Kal...
Murat Derûni Abin.
Fakirde Bayramın birinci günü zâhiri Anne ve Babasını (nefsi küll ve Aklı küll) ziyaret etmeye giderken her zaman devasa bir boyuta ulaşmış ve üzerinde portakal olan ağacı 13 numaralı Kısmet apartmanının önünde görmüştü (müşahade etmişti).
Herkes kısmetini yer misali bu hadisenin yansıması olarak, Bayramın ikinci günü sabah namazına kalkmadan 05:00 mâ’nâ da şöyle bir zuhurat gördüm.
Konuyla alakalı olduğu için buraya almayı uygun gördüm.
Bir masada işyerinden bir trafik kazası neticesinde rahmetlik olan arkadaşım Ekrem ile karşılıklı oturuyoruz. Elimde bir portakal var. Önce bu portakalın tepe kısmını bıçak ile kesiyorum. Daha sonra ise dikme bir şekilde dört eşit parçaya çizip soyuyorum. Ve soyulmuş portakalın tamamını Ekrem’e veriyorum. Ekrem’de bu portakalı ikiye bölüp yarısını bana uzatıyor ve bu portakalı alıyorum.
Kısaca bunu okuyucular için yorumlamaya çalışırsak, 13 ve portakal ve Bayramın ikinci günü oluşması ile Rabbi Hass kaynaklı olduğu anlaşılan bir zuhurattır. Portakal’ın dışı vahdet içi ise dilimler ile (dil-gönüldür) kesrete dönüşmüş Esmâ suretleridir. Suyu sıkıldığı zaman vahdet yani bir nefis (nefsi vahide) olur. Masa ise arş Uluhiyyet mertebesidir. Bir hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur.
RESULÜLLAH (S.A.V) Efendimiz şöyle buyurdu:
-«Her kim ALLAH için olursa… ALLAH onun için olur.»
Rahmetli Ekrem, Zül Celâli vel ikram, Cemâl, Celâl ve İkram dır. Bir olarak zâhirden batına ikram edilen Tekvir (Sıyrılmış) İnfitar Çatlamış ve soyulmuş Vahdet halindeki portakal dilimleri, Bâtındaki İkram tarafından Zâhir ve Bâtın ikiye bölünmüş, yarısı tekrar Zâhire ikram edilmiştir. Bu şekilde Esmâ mertebesi şeklinde mâ’nâlanan Kurb’an İnşikâk ederek İkiye ayrılmış ve Sıfât mertebesi Kurb’anına geçiş olmuştur. Bu Akıl da oluşan yani akıl Semâsının ikiye ayrılması ve Mizân yani Teraziye yaklaşmadır.
Kitab iç kapağında yazıldığı gibi;
İnsan, aklı evvel terazisini, ekmel adaletin kubbesi altında kurduğu zaman, hakîkat iktizaları gelir. Onda bulunan hakîkatlerden her biri neyi gerektiriyorsa, ona göre hesabına bakar. (İ.K.) İşte bu yarılma olduğu zaman ibarede okuduğumuz gibi Akl-ı Küll ve Nefsi küll gereğine göre tam ölçüsünde insan hesabını kitabını ne gerekiyorsa ona göre yapar.[12]
Bu âyet üzerine yoğunlaştığım günlerde Kurb’an Bayramından üç gün sonra şöyle bir tecelli oldu. İstanbul üzerinde oluşan hava muhalefeti oturduğumuz Üsküdar bölgesi ve çevresinde özellikle Fatih ilçesinde metrakereye 114 kg yağış düştü. Sanki bir Nûh tufanının provası gibiydi. Eminönü alt geçitleri ve dükkanlarına su bastı ve maddi zarar oluştu. Alt geçit çarşısında dükkanların sattıkları eşyalar su içinde yüzüyor ve insanlar canhıraş mallarını kurtarmaya çalışıyorlardı. Eşim o gün bir arkadaşına taziyeye gitmek için evden çıkmış ve Üsküdar metrosuna gitmişti. Oluşan hadiseyi anlatırken, su arabaların tekerleklerin seviyesine çıkmıştı. Artık yapacak bir şey yok dedim ve suya girip metroya ulaştığını anlatıyordu. Sular çekildiğinde ise ortalık fare ölüsüyle dolmuş… Cenâb-ı Hakk daha kötülerinden muhafaza buyursun.
Gök delinmesi başka bir tabir ile gök yarılması ile oluşan bu hadise adeta küçük bir kıyâmet hadisesini oluşturmuş. 1.5 saat gibi bir zamanda Fatih (Fatiha) 114 kilogram yağış (114 sûre) ile sanki Kıyâmet Zâtın zuhuru sıfât saltanatının sona erişinin bir pravosu gibi olmuştu.
Âyette geçen ana tema ve kelime sûrenin ismi ile aynı olan “İnşikâk” kelimesidir.
İNŞİKÂK: İkiye ayrılma. Çatlama. Yarılma.
Olarak sözlükte anlam bulmaktadır.
“İnşikâk” kelimesi hakkında düşünürken 1.3.2020 Kavacık sohbetinde İz-Efendi Babam emekli Cerrah Al… ağabeyin fakirin düzenleyip yazdığı son üç kitabı bir poşetin içinde uzatarak bunları Al.. bey bastırmış sende var mı? Diye sorunca sağ olsun, bize gönderdi. İhtiyacı olan varsa ona verirsiniz dedim…
2.3.2020 tarihinde ise tanıdığım Muhammed isimli kişiyi gördüm. Ve hal hatır sorunca annesinin göğüs kanseri ameliyatı ve bazı sıkıntılarından bahsetti…
Müşahade ile oluşan bu hâller beni tefekküre sevketti. İz-Efendi Babamın verdiği ve Cerrah-İnşikâk ettirenden gelen kitaplar Nusret Babamın Esmâ’ül Hüsna 1 ve 2 nolu kitapları olması bakımından Zâhir ve Batın, Efâl ve Esmâ mertebesi itibariyleydi. Kıyâmet sûresi kitabı ise Fenâfillah ve sıfât mertebesini içermekteydi. Aynı zamanda üç sayısı İlm’el Yakîn, Ayn’el Yakîn ve Hakk’el Yakîn mertebelerini bildiriyordu.
Eşimin arkadaşı “Yıldız”ın (Necm-53) kardeşi Muhammed isimli kişi ve göğüs ameliyatından bahsetmesi Efendimizin geçirdiğinden bahsettiği manevi ameliyatlar ile ilgili bağlantıydı diye düşündüm. Ve dördüncü inşikâk-şerh hadisesi ile ilgili bağlantıydı. Aslında araştırıp bunları buraya almak istiyordum. Böylelikle bir tasdik gelmiş oldu.
Semâ’nın inşikâk-yarılması-açılması gönül göğünün açılması ve şerh edilmesidir.
İnşikak olmaz ise, inşirahın olması mümkün değildir.
(İnşirah) Kelimesinin harf, sayı değerlerine bakalım.
(Elif-1-13) ( Nun-50) ( Şın-300) ( Rı-200) ( Elif-1-13) ( Ha-8) dir. Toplarsak.
(1+50+300+200+1+8=560) tır.
(9+4=13) İnşikak ise 11. Hazreti Muhammed mertebesinin yarılıp 12. mertebe Hakikat-i Muhammedinin açığa çıkması ve bâtınında bulunan 13. mertebe Hakikat’ül Ahmediyenin keşf olmasıdır. İnşikâk sûresi 84. Sıra ve 83. Nüzül sayılarını hatırlıyacak olursak 11. olarak mâ’nâsı hafiflemiş ve 12 olarak sıraya girmiştir. 12 Hakikat-i Muhammedi de şerh olup 13. Mertebede Resûlüllah Efendimiz (s.a.v.)’in rabbi hası ile Allah (c.c.) esmâsını şerh etmesidir.
Öncelikle hadis kaynaklarında anlatılan dört yarılma-açılmayı buraya alalım.
Birinci Şerh-i Sadr:
Bir kimse Resûlullâh’a:
“−Peygamberliğinizin ilk alâmetleri ne idi?” diye sormuştu. Allâh Resûlü şöyle buyurdu:
“−Benim süt annem Sa’d bin Bekr Oğulları’ndandı. Ben ve süt kardeşim hayvanlarımızı alıp gitmiştik. Yanımıza hiçbir yiyecek de almamıştık. Süt kardeşime:
«−Kardeşim, haydi anneme git de biraz yiyecek getir!» dedim.
O gitti, ben hayvanların yanında kaldım. Aradan çok geçmeden beyaz elbiseli iki melek geldi. Biri diğerine:
«−Bu, O mudur?» diye sordu.
Öteki de:
«−Evet.» dedi.
Hemen yanıma geldiler, beni sırt üstü yatırdılar, karnımı açtılar. Sonra kalbimi çıkardılar, onu yarıp içinden iki siyah kan pıhtısı çıkardılar.
Sonra biri ötekine:
«−Haydi git bana kar suyu getir!» dedi.
Onunla içimi yıkadılar. Sonra yine:
«−Haydi şimdi de dolu suyu getir!» dedi. Getirdi, onunla da kalbimi yıkadılar. Sonra:
«−Haydi şimdi huzur ve sükûneti getir!» dedi.
Onu kalbime yerleştirdiler.
Daha sonra biri ötekine:
«−Haydi kapat ve O’nu peygamberlik mührü ile mühürle!» dedi.
Melek de kalbimi kapattı ve nübüvvet mührüyle mühürledi... Daha sonra ayrılıp gittiler, hakîkaten çok korkmuştum. Sonra dönüp eve gittim ve başıma gelenleri bir bir süt anneme anlattım…” (Ahmed, IV, 184-185; İbn-i Kesîr, el-Bidâye, II, 280; Heysemî, VIII, 222) Bâzı kaynakların bildirdiğine göre bu hâdise, Varlık Nûru dört yaşında iken gerçekleşmiştir. (Bkz. İbn-i Sa’d, I, 112.)
Enes (r.a.):
“Ben Allâh Resûlü’nün sadrındaki o yara izini hep görürdüm.” demiştir. (Müslim, Îman, 261) İkinci Şerh-i Sadr:
Ebû Hüreyre (r.a.), Peygamber Efendimiz’e hiç kimsenin sormaya cesâret edemediği şeyleri sormak husûsunda son derece cesur davranır, hiç çekinmezdi. Birgün Fahr-i Kâinât Efendimiz’e:
“−Yâ Resûlallâh! Nübüvvetle alâkalı ilk gördüğünüz alâmet nedir?” diye sordu.
İki cihânın saâdet rehberi olan Allâh Resûlü şöyle buyurdu:
“−Ey Ebû Hüreyre! Mâdem sordun, söyleyeyim. Ben on yaşlarındayken bir gün sahrâda idim. Başımın üstünden gelen bir sesle irkildim. Bir adam diğerine sordu:
“−Bu, O mudur?” Öteki cevap verdi:
“−Evet, bu O’dur.”
O zamâna kadar hiç kimsede görmediğim yüzler, kimsede bulmadığım rûhlar ve hiç kimsede görmediğim elbiselerle karşıma çıktılar. Yürüyerek bana doğru gelen o iki adamdan her biri, bir kolumdan tuttu, fakat dokunduklarını hiç hissetmedim.
Biri arkadaşına:
“−Haydi O’nu yere yatır!” dedi.
Berâberce beni yere yatırdılar. Ben hiçbir zorluk ve güçlükle karşılaşmadım. Yine biri diğerine:
“−Haydi göğsünü aç!” dedi ve o da açtı. Fakat ne kan gördüm, ne de bir acı hissettim. Ona yine şöyle dedi:
“−Haydi, oradaki kin ve hasedi çıkar!”
O da oradan kan pıhtısı gibi bir şey çıkardı. Sonra onu fırlatıp attı.
“−Haydi, şimdi onun yerine şefkat ve merhameti yerleştir!” dedi. Çıkardıkları şey büyüklüğünde ve gümüşe benzeyen bir şey koyduklarını gördüm. Sonra sağ ayağımın baş parmağını tutup oynattı ve:
“−Haydi selâmetle git!” dedi.
Ben kalkıp giderken içim şefkat ve merhametle dolu idi. Ondan sonra da hep küçüklere karşı şefkat, büyüklere karşı da merhamet hissettim.” (Ahmed, V, 139; Heysemî, VIII, 223) Üçüncü Şerh-i Sadr:
Hz. Peygamber olayı şöyle anlatır: "Melek bana okumamı emretti. Kendisine okuma bilmediğimi söyledim. Beni kollarının arasına alıp kuvvetle sıktı; sonra 'Oku!' dedi. Ben yine, 'Okuma bilmem' dedim. Beni tekrar kollarının arasına aldı, kuvvetle sıktı ve 'Oku!' diye tekrar etti. Ben yine 'Okuma bilmem' dedim. Üçüncü defa kollarının arasına alıp daha kuvvetlice sıktıktan sonra bıraktı ve şöyle dedi: 'Yaratan rabbinin adıyla oku; O, insanı alaktan (asılıp tutunan zigottan) yarattı. Oku! Rabbin sonsuz kerem sahibidir. O, kalemle (yazmayı) öğretendir. İnsana bilmediklerini öğretmiştir.” (Hasenât) Dördüncü Şerh-i Sadr:
İsrâ ve Mîrâc Gecesi’nde, Fahr-i Kâinât’ın Hak Teâlâ ile vuslatından evvel, kalb-i pâk-i nebevîleri üçüncü defâ ilâhî tecellîlere hazırlanarak sadırları îman ve hikmetle doldurulmuştur. (Bkz. Buhârî, Salât, 1; Müslim, Îman, 263.) Resûlullâh bu hâdiseyi şöyle anlatır:
“Ben Kâbe’nin Hatîm kısmında yatıyordum. Uyku ile uyanıklık arasında bana biri geldi, şuradan şuraya kadar (göğsümü) yardı. (Bu sözünü söylerken boğaz çukurundan kıl biten yere kadar olan kısmı gösteriyordu.) Kalbimi çıkardı. Sonra bana, içerisi îman ve hikmetle dolu, altından bir kab getirildi. Kalbim (çıkarılıp su ve Zemzem ile) yıkandı. Sonra içerisi îman ve hikmetle doldurulup tekrar yerine kondu…” (Buhârî, Bed’ü’l-Halk 6, Enbiyâ 22, 43; Müslim, Îman 264)"
Faydalı olur düşüncesi ile Terzi Baba Kûr’ân-ı Kerimde yolculuk İnşirah sûresi 1. Âyet yorumun buraya alalım.
أَلَمْ نَشْرَحْ لَكَ صَدْرَكَ
(94/1) (E lem neşrah leke sadrek.)
(94/1) “Senin göğsünü yarıp genişletmedik mi?”
Cenâb-ı Hakk (c.c) bu Âyet-i Kerime’ye istifham Elif’i ile başlıyor. Cenâb-ı Hakk (c.c) ben bu işi yaptım diyor ve bizim de bundan haberimiz yok ise, o zaman vay halimize çünkü bizler bu dünyâya bunlardan haberdar olmak için geliyoruz.
Mûsâ (a.s) ulûl-Azm bir peygamber olarak Firavun’un karşısına giderken Cenâb-ı Hakk (c.c)’tan “Rabbişrah li sadri” (20/25) yani “Rabbim göğsümü genişlet” isteğinde bulundu. Buna karşılık Cenâb-ı Hakk (c.c) bu Âyet-i Kerime de ümmeti Muhammed’e o kadar büyük lütûfta bulunuyor ki ümmeti Muhammed’e verdiği büyük değeri gösteriyor.
Cenâb-ı Hakk (c.c) ümmeti Muhammed’e hitâben “ben zâten sizi hakîkatlerimi anlayacak kapasitede halket-tim” buyuruyor.
Ancak bizler bu kapasiteyi dünyâ muhabbetiyle dol-durduğumuzdan dolayı Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın hakîkatlerine yer kalmıyorsa bundan sorumluyuzdur.
Mâ’nâ olarak bu kadar geniş olan rûhaniyetimiz mad-de beden oluşumu ile biraz kısıtlanmıştır, okuduğumuzu anlayamamamızın sebebi de budur. İçimizde oluşan sıkıntıların sebebi dahi hep buradan kaynaklanmaktadır.
Efendimiz (s.a.v)’in yaşamı süresince mübârek kalpleri, dört defa ameliyat edildi ki, maddesel oluşumlar ile daralan kalbimizin, yine aynı şekilde fiziki açılımlar ile genişletilebileceğinin göstergesidir.
Birinci ameliyat, çocuk iken dört yaşında melâikeyi kirâm tarafından yapıldı ve vücudunda bulunan pis kanı temizlendi, İkinci ameliyat, on yaş civarında, Üçüncü ameliyat, Hira dağından ilk vahiy gelmezden hemen evvel, Dördüncü ameliyat ise mi’rac’a çıkacağı gece yapıldı.
Buradan anlaşılacak olan ameliyat ifâdesi, her birerlerimizin cerrahlara giderek göğsümüzü yardırması anlamında olan bir ifâde değildir. Gerçi bu ifâdeler daha o günlerden günümüzdeki kalp cerrahisinin ilmini de göstermektedir, ancak bizlere lâzım olan bâtıni olarak ifâdesidir ki o da şöyledir;
- ameliyat ef’âl mertebesini anlama yolunda,
- ameliyat esmâ mertebesini anlama yolunda,
- ameliyat sıfât mertebesini anlama yolunda,
- ameliyat zât mertebesini anlama yolunda, olmaktadır.
Bu belirtilen ameliyatlar olmadıkça Allah (c.c)’ı tanımak ve ilmini idrâk etmek mümkün değildir. Sûri olarak İslâm dinini sadece fıkıh ilmi ile sınırlı bir saha içerisinde yaşarız.
Hakk yolunda yapılacak “göğsün yarılmasının” ilk önceki bıçağı, kelime-i tevhid’dir, daha sonraki ilâcı “Hakk sohbetleri”dir. Kelime-i tevhid ile başlayan zikirler vücutta oluşan gazları izale etmektedir. Yediğimiz yemeklerdeki özelliklerin kana karışması nefsi emmarenin en büyük kaynağıdır ki, kişi bunlardan dolayı nefsi arzular ve onun istikâmetinde hareket etmeye başlar. Sadece duygular ile hareket etmeye başlayan, madde beden şuurunu Allah’ın istediği istikâmette kullanamamaya başlar ki, bu madde bedeni idare eden akıl ise, ancak kendi hakîkatini idrâk ettikten sonra, gerçek mâ’nâda akıl olmaktadır. Zikir ile incelen kan, beyin kapasitemizi genişleterek düşünce haddimizi arttırmaktadır. Zikir yapanlarda fiziki olarak kalp hastalıkları da çok görülmez çünkü bu akışkanlık kalp civarındaki yağlanmayı da önler. Sinir sistemini de düzene sokan bu çalışmaların ne kadar büyük faydaları olduğu görülmektedir.
Daha evvelce kişi, kendi nefs-i varlığında Hakk’tan gafil darlıkta ve sıkıntı içindedir, daha sonraları aldığı eğitim ve çalışmaları ile fenâfillâh’dan baka billâh’a geçip Hakk’ani bir elbise ile halkın arasına gönderilmesi ve İlâh-î hakikatleri Hakk’ani aklı ile idrak etmesi onun İnşirahıdır.
“Senin göğsünü yarıp genişletmedik mi?” (94/1) Bu kabiliyyeti zâten daha baştan sana vermedik mi? O halde çalış ve bu hakikat-i idrak et.
İkinci yorum.
Bu zâhir anlamdaki ifâdesidir. Ve bu tercüme bakın, burada çok enteresan bir hâdise vardır. Yâni burada derken tüm bu tercümelerde. Allah’ın kitabından, bu beşerin yaptığı bir tercümedir. Ama Kûr’ân-ı Kerîm daha evvelki sohbetlerde de geçtiği gibi, Allah tarafından mâ’nâ âleminde dört defa tercüme edildi. Yâni ana kitâpta iken, Ümmül Kitâp’ta iken, kitabın anasında yâni, ana varlıkta iken bir tercüme edildi, Allahçadan Hakça’ya, oradan Levhi Mehfuz’a nâzil oldu, indirildi. Levhi Mahfuzda Hakça’ dan, Rabçaya tercüme edildi. Rapçadan da Arapçaya tercüme edildi. Bu tercümeyi yapan Allah-ü Teâlâ Hazret-lerinin kendisiydi. Sem’i ve alim ismiyle. Alim sıfâtıyla yaptı bunları. Niye böyle oldu bu işler? Şimdiye kadar Kûr’ân-ı Kerîmin böyle bir ifâdesini duyduk mu? Duyma-dık.
Duymadık ama bizim duymamamız bunun yokluğu değildir. Duymayabiliriz, her şeyi ama gerçeği bu Kûr’ân-ı Azimüşşanın. Bize ulaşma gerçeği bu. Eğer Levhi Mahfuzda ve ondan evvelki Ümmül Kitâpta olduğu şekliyle bize indirilmiş olsaydı, bizim bunu anlamamız kesinlikle mümkün değildi. İşte Kûr’ân-ı Kerîm’in nâzil olma hakîkatinde bu yatmakta. Gerçeğinde bu yatmaktadır. Nâzil bir mertebeden bir mertebeye, yâni bir mahâlden bir mahâle indirilmesi değil. İçindeki mânânın bir mertebeden bir mertebeye, hafifletilerek indirilmesi. Nüzul demek bu demektir, nâzil olması da budur. Yâni zât mertebesinden, sıfât mertebesine indirilmesidir. Yoksa Arş-ı Alâ’dan dünya semâsına indirilmesi gibi, ifâdeler de geçerlidir ama bunlar izafi ifâdelerdir, bazı şeyleri belirtmek için söylenen ifâdeler. Makam ve mekân ifâdeleri değil. Zaman ve mekân ifâdeleri değildir. Eğer Cenâb-ı Hakk Allah’çadan Arapçaya tercüme etmeseydi, bu Kûr’ân-ı Azimüşşanı sadece ve sadece Allahü Teâlâ Hazretlerinin benzeri birçok Allah’lar olması lazımdı ki, ancak onlar kendi aralarında anlayabilirlerdi bu lîsânı. Tabii böyle bir şey mümkün değil. Ama izâh için söylüyorum. Anlatabildim mi? Allah’da olan Ümmül Kitâpta olan Kûr’ân-ı Azimüşşanın özünü, aslını hiçbir varlığın sıfât mertbesi dahil, orada bulunan hiçbir varlığın anlaması mümkün değildir. İşte anlaşılması için anlaşılmasının kolaylaştırılması için, Cenâb- Hakk onu bir tercüme yaptı, yâni nâzil etti, nuzul etti, hafifletti, indirdi. Nasıl ki bütün bu âlemler yok iken, Allah-ü Teâlâ Hazretleri amaiyette iken, bu âlemler varmıydı? Yoktu. Arapça Türkçe lîsânlar varmıydı? Yoktu.
Bunların hepsi sonradan oluştu, sonradan meydana geldi. İşte bunlar sonradan meydana geldiği gibi Kûr’ân-ı Kerîm’inde tecelli saf’haları sonradan oluştu. Nâzil denen budur. İnme diye bahsedilen budur. Bir mertebeden bir mertebeye, bizim anladığımız mânâda inmek, düşmek işte ulaşmak gibi değil, mânâsının hafifleştirilmesi nâzil olma-sı. Zât mertebesinden sıfât mertebesine Levhi Mahfuza. Levhi mahfuzda levhalar halinde ilim olarak billurlaşmaya başladı, belirmeye başladı Kûr’ân-ı Kerim’in hakîkati. Oradan yine o şekilde bize gelseydi yine anlayamaya-caktık. Mümkün değildi çünkü.
Oradan da Cenâb-ı Hakk Levhi mahfuzda bir tercüme yaparak. Şimdi aklıma geldi. Kitab’ül Mübin neyse, oradan sonra aldığı isim de, İmam’ül Mübindir. O ismi alarak Kûr’ân ifâdelendirildi. Orada da Rabça. Yâni esmâ merte-besine tenezzül etti. Bütün varlık tenezzül ettiği gibi, Kûr’ân’da esmâ mertebesine tenezzül etti. Bunlar hep… Dinleyenlerden biri: Furkan… Yok, Furkan değil. Furkan sıfât. Levhi mahfuzdan bir tecelli ile bir tercüme ile Kitab’ül Mübin, yâni açık kitâp hükmüne ki, buda esmâ âlemidir. Esmâ-i İlâhiyenin açıldığı sahadır. Orada Rabçaya tercüme etti Cenâb-ı Hakk. Yâni Hakçadan Rabçaya tercüme etti. Rab bilindiği gibi rububiyet, terbiye mertebesi, esmâ mertebesi, yâni isimlerin zuhur mertebesidir. Eğer bu şekliyle gelseydi yine anlaya-mazdık. Taa ki o günün en gelişmiş lîsânı olan, başına bir elif/ayn konmak sûretiyle Arapçaya tercüme edildi.
Bu tercümeyi yapan Cenâb-ı Hakk. Yalnız şimdi niye buraya geldik. Şunu belirtmek için: Rabçadan Arapçaya tercüme ettiği zaman Cenâb-ı Hakk. Bakın şimdi bu çok mühim bir mesele. O Arapçanın üzerine Rabça mânâsını yükledi. Kûr’ân-ı Azimişşanda daha üst mertebelerde bulunan bütün hakîkatleri, beşer lîsânı olsa dahi Arapça lîsânın üzerine yükledi. Rabça, Hakça, Allahça mânâlarını hepsini o ibare harflerinin üstüne yükledi. İşte Efendimizin buyurduğu mir’aç gecesinde bana üç türlü ilim verildi dedi ya. Birini herkese açmam, o beşeriyet yönlü anlayışla, birini isteğine bıraktı.