Fesevfe yed'û śubûrâ(n)
(11-12) "Helak!" diye bağıracak ve alevli ateşe girecektir.
"Yetiş ey ölüm!" diye bağıracak
Bu ayet, amel defteri arkasından verilen kişinin ahiretteki durumunu tasvir ederken, 'davet etmek' ve 'helak olmak' gibi kavramlar üzerinden cehennem azabının dehşetini ve çaresizliği vurgulamaktadır. Kelimelerin kök anlamları, bu durumun kaçınılmazlığını ve şiddetini ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'دعوة' (da've) kelimesinin asıl anlamının 'bir şeyi kendine doğru çekmek' olduğunu belirtir. Ayetteki 'يَدْعُوا ثُبُورًا' ifadesi, kişinin helak olmayı, yok olmayı kendine çağırması, yani şiddetli bir şekilde 'mahvoldum' diye feryat etmesi anlamındadır. Bu, çaresizliğin ve pişmanlığın en üst düzeyini ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'دعاء' kelimesinin bazen 'istek' veya 'çağrı' anlamında kullanıldığını ifade eder. Ayetteki 'يَدْعُوا ثُبُورًا' ifadesi, kişinin helak olmayı dilemesi, onu çağırması, yani 'keşke helak olsaydım' diye feryat etmesi mecazını taşır. Bu, kişinin içinde bulunduğu kötü durumdan kurtulmak için yok olmayı arzu etmesidir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'دعاء' kavramının Kur'an'da genellikle Allah'a yönelme, O'ndan yardım dileme anlamında kullanıldığını belirtir. Ancak bu ayetteki kullanımı, kişinin kendi felaketini çağırması, yani 'mahvoldum' diye feryat etmesi şeklinde, kavramın olumsuz bir bağlamda kullanıldığını gösterir. Bu, kişinin umutsuzluğunu ve azabın şiddetini vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'ثبور' kelimesinin 'helak' ve 'yok oluş' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'ثُبُورًا' ifadesi, kişinin 'mahvoldum, helak oldum' diye feryat etmesini ifade eder. Bu, cehennem azabının şiddeti karşısında kişinin yaşadığı derin pişmanlığı ve çaresizliği dile getirir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ثبور' kelimesini 'uzun süreli helak' olarak tanımlar. Ayetteki 'يَدْعُوا ثُبُورًا' ifadesi, kişinin sadece anlık bir yok oluşu değil, sonsuz bir helakı çağırması, yani 'keşke sonsuza dek yok olsaydım' diye feryat etmesi anlamındadır. Bu, azabın sürekliliğine ve şiddetine işaret eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'ثبور' kelimesinin 'helak, hüsran ve kayıp' anlamlarını içerdiğini belirtir. Ayetteki kullanımı, kişinin tüm umutlarını yitirmiş, geri dönüşü olmayan bir sona ulaşmış olmasının ifadesidir. Bu, ahiretteki azabın sadece fiziksel değil, aynı zamanda ruhsal bir çöküş olduğunu da gösterir.
İnşikâk Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“Yetiş ey ölüm!" diye bağıracak.“ (84/11)
“Yetiş ey ölüm!" diye bağıracak.“ Ama fayda etmeyecektir. Hadisi şerifte şöyle buyrulmuştur.
(Sahih-i buhari tercümesi cilt 11 s. 133) şöyle bir Hadîs-i şerif vardır.
Rasûlullâh salla’lâhu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur:
Ebû Saîd-i Hudrî radiya’llâhu anh’den rivâyete göre.
Kıyâmet günü (ehli Cennet, Cennet’e, Cehennemlikler de Cehennem’e ayrıldıktan sonra) “ölüm” aklı karalı alaca bir “koyun” sûretinde getirilecek. Bir dellâl: Ey Cennet halkı, diye bağıracak! Cennet’tekiler hemen boyunlarını uzatıp başlarını kaldıracaklar ve (bulundukları yerden çıkarak) bakacaklar. Şimdi dellâl: Bunu bilirmisiniz? Diye sorar. Ehl-i Cennet’in hepsi onu görerek: Evet biliriz, bu ölümdür, derler. Sonra dellâl: Ey Cehennem halkı, diye yüksek sesle seslenir! Onlar da boyunlarını uzatıp başlarını kaldırırlar. Ve (bulundukları berzahtan çıkıp korku içinde) bakarlar. Dellâl: Bunu biliyormusunuz, diye sorar. Onlarda hepsi, onu görerek: Evet biliriz bu ölümdür derler. Bundan sonra koyun sûretindeki ölüm (Cennet’le Cehennem arasında) boğazlanır. Bundan sonra dellâl: “Ey Cennet halkı! Cennet’te ebedî yaşayacaksınız, artık ölüm, yoktur. (Cehennem halkına da) Ey cehennem’likler sizde karargâhınızda ebedîsiniz, size de ölüm yoktur!” diyecek. Bundan sonra münâdî (Bu gaflettekiler ehl-i dünyadır.) Âyetini okur. (19/39)
Görüldüğü gibi Hadîs-i şerif bu hususa çok büyük bir açıklık getirmekte’dir. Yukarıda bahsedilen hallerin hakikatini bizlere bildirmektedir. Peygamberimiz (ölüm aklı karalı alaca bir “koyun” sûretinde) getirilecek. Diye buyuyarak, ölümü hayvânlık mertebesinden “nefs-i levvâme” sûretinde tasvir etmiştir. O halde ölüm denen mahlûk “nefs-i emmâre ve levvâme” üzerinde geçerlidir. Gerçek insân üzerinde geçerli değildir. Fiziki olan ölüm bir yok oluş değil bir (zâika-tadıştır,) tadış, ise aynı hayattır. “Ölen (hayvân) imiş âşıklar ölmez” diyen Yunus emre ne kadar güzel söylemiş. O halde kişi daha şimdiden kendinde bulunan ölümlü hâl ve taraflarının farkına varıp daha bu dünyada iken onları eğiterek yavaş yavaş yok eder, öldürürse daha sonra kendisinde ölüm diye bir tereddüt ve korku kalmaz. Bu ihtiyari ölümle öldükten sonra kişinin yeni bir yapı ile ve gerçek varlığı ile ikinci doğuşunu gerçekleştirmesini ve yeni oluşan bu “veled-i kâlb-gönül evlâdını” bir İnsân-ı Kâmilin nezaretinde en iyi şekilde yetiştirmesi gerekecektir. İşte böylece ikinci sefer olan “uruc” aslına yükselme başlamış, daha bu günden ebedi hayat namzeti olmuş olacaktır.[35]
Mesnevi-i Şerif Ahmed Avni Konuk Şerhi 9. Cildinde Bu hadîs-i Mustafâ (s.a.v.)in sebeb-i vürûdu hakkındadır ki, “Kâfir yedi bağırsağında yer ve mü'min bir bağırsağında yer” bölümünde bu âyet hakkında yapılan yorum faydalı olur diye buraya alıyoruz.
93. Mezar dibinde olan kâfir gibi "Vâ sübûr, vâ sübûr!" diye bağırır idi.
“Sübûr”, helâklik demektir. “Vâ sübûrâ!”daki elif nidâ içindir. “Vâ", teessüf ve hasret makamında olan nidâdır. “Vâ sübûrâ!”, “ey helâklik, neredesin!" demek olur. Ya’ni, “O misâfir kendi rezâletini gördüğü vakit helâk olmayı ve yok olmayı temennî ederek vâ sübûrâ! vâ sübûrâ! diye bağırır idi.” Nitekim kâfirler mezarın ka’rında ya’ni hayât-ı berzahiyyede dünyâda inkâr ettikleri hayât-ı uhreviyyenin varlığını gördükleri vakit yok olmayı temennî edip böyle nidâ edeceklerdir. Onların bu hâli sûre-i înşikâk’taki (inşikâk, 84/10-11) “Ve ammâ kitâb-ı a’mâli arkasından verilen kimse, keşke helâk olup yok olaydım! diye temennî eder” âyet-i kerîmesinde beyân buyrulur. Ve kezâ sûre-i Furkan’da da böyle buyrulur: (Furkân, 25/13-14) “Kâfirler azâb mahallinden dar bir yere atıldıkları vakit orada helaklerini isterler. Onlara denilir ki: Bu günde bir helâklik istemeyin. Çok çok helâk ve yok olmak isteyin!”.
وَيَصْلَى سَعِيرًا {الإنشقاق/12}
“Ve yaslâ se’îrâ“