İnnehu zanne en len yehûr(a)
Çünkü o hiçbir zaman Rabbine dönmeyeceğini sanırdı.
Hiç Rabbine dönmeyeceğini sanmıştı.
İnşikâk Suresi'nin 14. ayeti, ahireti inkâr eden ve hesap vermeyeceğine inanan kişinin yanılgısını 'zannetme' ve 'geri dönmeme' kavramları üzerinden ele almaktadır. Ayet, bu kişinin dünya hayatındaki gafletini ve ahiret inancından yoksunluğunu dilbilimsel bir derinlikle ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'zann' kelimesini 'iki şeyden birine meyletmekle birlikte, diğerinin de mümkün olduğunu düşünmek' olarak tanımlar. Ayetteki kullanımı, kişinin ahirete dönmeyeceği yönündeki kesin olmayan, ancak kendince güçlü gördüğü yanlış inancını vurgular. Bu, ilimden ziyade bir vehimdir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'zann' kelimesinin Kur'an'da bazen 'yakîn' (kesin bilgi) anlamında, bazen de 'şek' (şüphe) anlamında kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki 'zann', kişinin ahiretin olmayacağına dair kesin olmayan, ancak kendince doğru kabul ettiği bir 'şüphe' veya 'tahmin' halini ifade eder ki bu, hakikatten uzaktır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'zann' kavramının Kur'an'da genellikle olumsuz bir çağrışım taşıdığını, hakikate ulaşmada bir engel teşkil ettiğini belirtir. Bu ayetteki 'zann', ahiret gerçeğini reddeden kişinin, delile dayanmayan, boş bir kuruntuya kapılmasını ve bu kuruntuyu gerçek sanmasını ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'hâra yahûru' fiilinin 'geri dönmek, rücu etmek' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'len yahûra' ifadesi, kişinin ahirette dirilip hesap vermek üzere Allah'a dönmeyeceği yönündeki yanlış inancını dile getirir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'havr' kökünün 'bir halden başka bir hale dönmek, geri gelmek' anlamlarını taşıdığını açıklar. Ayetteki 'len yahûra', kişinin öldükten sonraki halinden tekrar diriliş haline dönmeyeceği, yani ahiret hayatının ve hesabın olmayacağı yönündeki inkârcı düşüncesini vurgular.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'hâra' fiilinin 'geri dönmek' manasında kullanıldığını ve bu ayetteki bağlamda, kişinin kıyamet günü dirilip Allah'ın huzuruna dönmeyeceği yönündeki yanlış zannını ifade ettiğini belirtir. Bu, ahiret inancının reddidir.
İnşikâk Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“Hiç Rabbine dönmeyeceğini sanmıştı.“ (84/14)
Meallerde Rabbine” dönmeyeceğini sanmıştı. Diye bir sonraki âyete atıfta bulunarak ifade edilmektedir. Arapça sözlükte şu şekilde çevrilmektedir.
“Mutasyona uğramayacağını düşündü.” Mutasyon; Değişinim. Gen değişinimi…
Doğada ve toplumda nitelikle ilgili değişmelerin yavaş yavaş değil, birdenbire olması, bir şeyin ortam ve şartlarını bulduğunda birdenbire nitelik değiştirmesi, mutasyon.
“en len yehûr” “len” gelecek zamanda tekitlenmiş olan nefyi içindir, nefyin devamlılığı için değildir. “en len yehûr” fiil-i muzâri nefi istikbal gelecek zamanda olan değişimdir.
Hazret-i Mevlânâ, mir’ac hadisesini anlatırken, Mustafanın koltuğunun altında başka bir elbise vardı, demektedir…
İşte bu âyette tasvir edilen kişi şartlarının değişmeyeceğini ve toprak olduktan sonra ahiret şartlarına ve gideceği yerde ateş elbisesini giyeceğini hiç mi hiç düşünmüyordu…
“yehûr” “Ye” kelimesi kullanılara gelecek zaman kipi ile fiil yapılmıştır. O zaman geriye kalan kelime hûr olmaktadır.
“hûr” 1) âhû gözlüler, gözlerinin akı karasından çok olanlar. 2) (c. hûriyân) cennet kızları, huriler. Mânâsını içermektedir.
O zaman bu kişi hayal cennetinden daha beden arzına inememiştir. Bu zannı hayâli içinde bulunmaktadır. Ama mecburi değişim olupta indiği zaman halk olarak indidiği zaman Ahir-son (Hı) harfi ile yazılmakta “ihbutu” hitabi ile ateş ahlaklı olduğundan “ins” ve “cin” şeytanları da Kûr’ân-ı Kerimde vasf olduğundan sonunda ahirinde gideceği yer ahlakı olan ateştir. Her ne kadar hayâl cennetinde olsa da başına gelecek bundan başka bir şey değildir.
Yine Hazret-i Mevlânâ bu dünyâ hayâtında hakîkatte yukarıda bulunanlar aşağıda, aşağıda bulunanlar yularıdadır, diye bu hakikati ifade etmektedir.
İşin sırrını anlayıp esfeli safilin olan bu hazreti şehadete bu dünya hayatında inmiş irfan ehli işin sonunda rabblerin yanına dönecekler, ama bu işe vakıf olmayanlar işin sonunda ya hayâl cennetine ya da tabiatı ve ahlakları olan ateşe munkalib olacaklardır.
Ama mü’minlerin ahirinde dönecekleri neresidir denilirse Bakara sûresi 156. Âyeti okumakta fayda vardır…
الَّذِينَ إِذَا أَصَابَتْهُم مُّصِيبَةٌ قَالُواْ إِنَّا لِلّهِ وَإِنَّـا إِلَيْهِ رَاجِعونَ
(Bakara 156-) Elleziyne iza esabethüm müsıybetün kalu inna Lillahi ve inna ileyhi raciun;
Onlar; başlarına bir musibet gelince, “Biz şüphesiz (her şeyimizle) Allah’a aidiz ve şüphesiz O’na döneceğiz” derler.
O kimseler ki, kendilerine bir musibet isabet ettiği zaman, “mutlak biz Allah içiniz ve yine biz mutlak O’na döneceğiz” derler.
Tasavvuf hakikatlerinden önemli bir hakikat daha ortaya gelmekte, “muhakkak biz Allah içiniz”, bütün insânlar böyle der demiyor, bazı insânlar var ki bir zorlukla karşılaştıklarında bunu kolaylaştırmak için, “biz Allah içiniz”, yani Allah’ın zuhur mahalliyiz demek istiyor ve “yine biz O’na döneceğiz”, yani bu dünyaya geldik bir beşeriyet elbisesi giydik ama bizim aslımız ruhen Hakk’tır ve O’na döneceğiz, kısa bir süre sonra bu beşeriyetimizden çıkacağız, derler.
Bu kimseler aynı zamanda ibadet ehli olup hep kıbleye Kâbe’ye dönüktürler, işte sadece şekil olarak dönmek yeterli değildir onun bireysel varlıkta da inkılâbı, zuhuru gerekiyor.
Burada evvelâ bir gruptan bahsediyor, genel olarak mü’minler ya da müslümanlar demiyor, musibetten zâhiri olarak sıkıntı veren şeyler anlaşılıyor fakat hakikat mânâsıyla Hakk’tan gayrı ne isabet etmişse irfan ehline o musibettir, isterse zarar verici hadise olmasa da, gerek sözle gerek fiille Hakk’ın dışında ne ulaşmışsa hepsi musibettir. Yâni isabet etmiştir.
Sonra dediler ki biz Allah’ın zuhurlarıyız, çünkü bir kimsenin kendi kendine bir kimliği yoktur, kendi kendine yaşam imkânı da yoktur, hiç birşeyi yoktur, işte insânda devam ede gelen bir tecelliler manzumesi vardır ve bu da İlâh-î tecelliyattan başka bir şey değil, biz insânları böyle ayakta tutan da bu İlâh-î tecellilerin devamlılık üzere olmasıdır, bu tecelliler kesildiği anda buna ölüm denilen hadise oluşmaktadır.
Bütün insânlara olan tecelliler ile irfan ehline olan bu tecelliler arasındaki fark şöyledir; irfan ehli bunları bilerek müşahede eder, yani gelen hayat akışının Allah’ın Hayy esmâsından geldiğini bilerek yaşar, diğerleri ise bunun farkında olmadan gaflette bir yaşam içerisinde oldukları halde, irfan ehli kendilerinde oluşan hayatın ve diğer oluşumların Allah’ın Esmâ-i İlâhiyelerinin zuhuru olduğunu bilerek düşünerek bu sözü söylerler ve irfaniyetleri yönünden “muhakkak biz Allah içiniz, yani Allah’ın zuhur yerleriyiz” derler.
İnsân denilen varlık olmamış olsaydı Allah’ın İlâh-î kemâlâtı zuhura çıkmazdı, âlemlerde madeniyat mertebesinden, bitkilerde nebatat mertebesinden çıktı, hayvanlarda hayvanat mertebesinden çıktı ve insânlar’ın meydana gelmesi bu İlâh-î tecellilerin zuhura çıkmasıydı.
İnsân olmasaydı Cenâb-ı Hakk’ın ne Zâtını tanımak mümkün olacaktı ne de müşahede etmek, işte bir takım kimseler dediğimiz irfan ehli bildiler ki, muhakkak ki; biz yine O’na döneceğiz, yani Zât âleminden geldik, ef’al, esmâ, sıfat mertebelerini yaşadık, Vahidil Kahhar hükmüyle bizdeki bütün bu Esmâ-i İlâhiyye kahrolacak Vahid ve Kahhar olan Allah kalacak yani “ileyhi” dediği hüviyet-i mutlaka’dır, O’nun hüviyetine döneceğiz, yani Allah’a döneceğiz, çünkü oradan geldik, burada bir sûret gösterdik, O’na döneceğiz, ölümle, işte bu ölümü zaruri ölümle yapmadan evvel ihtiyari ölümle yapmamız bize çok şeyler kazandıracaktır, eğer zaruri ölümle buradan gidersek kendimizi ve bu hakikatleri bilememiş olacağız ama ihtiyari ölümle ölüp bugünden O’na dönebilirsek, o zaman hiçbir sorunumuz kalmamış olacaktır, “ölmeden önce ölünüz” Hâdis-i Şerif’inde de belirtildiği gibi ölürsek işte bugünden ona dönüşmüş oluyoruz, çünkü artık fizik bedenimiz diye bir şey kalmamış oluyor, kalmamış derken bu fizik bedenin var yine yaşıyor ama artık onu da Allah’ın tecellisi olarak görüyorsun kendine ait bir varlık olmadığını anlıyorsun çünkü Hâdis-i Şerifte “vücudike zenbike” vücudunu sen vücut olarak bildiğin sürece sana ait bir şey olarak bildiğin sürece bu senin en büyük günahındır, bundan daha büyük günahın olamaz diyor.[37]
بَلَى إِنَّ رَبَّهُ كَانَ بِهِ بَصِيرًا {الإنشقاق/15}
“Belâ inne rabbehu kâne bihi basîrâ “