Ve-iżâ kuri-e ‘aleyhimu-lkur-ânu lâ yescudûn(e)
Onlara Kur'an okunduğu zaman secde etmiyorlar.
Karşılarında Kur'ân okunduğu vakit secde etmezler?
İnşikâk Suresi 21. ayet, Kur'an okunduğunda secde etmeyenlerin durumunu sorgulamaktadır. Ayet, Kur'an'ın ilahi mesajına karşı gösterilen tepkisizliği ve itaatsizliği vurgulamak için 'Kur'an' ve 'secde' kavramlarını merkeze almaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'قَرَأَ' fiilinin asıl anlamının 'bir araya getirmek, toplamak' olduğunu belirtir. Kur'an için kullanıldığında ise harfleri ve kelimeleri bir araya getirerek okumak anlamına gelir. Ayetteki 'قُرِئَ' (okundu) fiili, Kur'an'ın ilahi kelam olarak insanlara ulaştırılmasını ve onların işitmesini ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'قَرَأَ' fiilinin 'tilavet etmek' anlamında kullanıldığını ve Kur'an'ın okunmasının, onun hükümlerinin ve mesajının insanlara aktarılması olduğunu belirtir. Ayetteki pasif yapı, Kur'an'ın kendiliğinden değil, bir okuyucu vasıtasıyla insanlara ulaştırıldığını gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'Kur'an' kelimesinin 'okuma' veya 'okunan şey' anlamına geldiğini ve İslam'ın temel kutsal metni olduğunu belirtir. Ayetteki kullanımı, bu ilahi metnin insanlara sunulduğunda onlardan beklenen tepkiyi sorgulamak içindir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'Kur'an'ın, Allah'ın kelamını toplayan ve bir araya getiren kitap olduğunu ifade eder. Bu ayette, Kur'an'ın okunmasıyla birlikte, onun içerdiği hakikatlere karşı bir teslimiyet ve saygı beklentisi dile getirilmektedir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, Kur'an'ın 'okunan' anlamına geldiğini ve Allah'ın kelamının mucizevi bir şekilde insanlara ulaştırıldığını belirtir. Ayette, bu mucizevi kelamın okunmasına rağmen secde etmeyenlerin durumu eleştirilir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'سُجُود' kelimesinin asıl anlamının 'tevazu göstermek' olduğunu ve bunun hem iradeli (insanların secde etmesi) hem de iradesiz (gölgelerin secde etmesi gibi) olabileceğini belirtir. Ayetteki 'يَسْجُدُونَ' fiili, Kur'an'ın mesajına karşı bilinçli bir teslimiyet ve boyun eğme eksikliğini vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, secdenin Allah'a karşı en üst düzeyde tevazu ve itaat göstermek olduğunu ifade eder. Ayetteki soru, Kur'an'ın ilahi kelamına muhatap olanların neden bu teslimiyeti göstermediklerini sorgulamaktadır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'secde' kavramının Kur'an'da sadece fiziksel bir eylemden öte, Allah'ın iradesine tam bir teslimiyet ve boyun eğme anlamı taşıdığını belirtir. Ayetteki 'lâ yescudûn' ifadesi, bu teslimiyetin eksikliğini ve dolayısıyla imansızlığı işaret eder.
İnşikâk Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“Karşılarında Kur'ân okunduğu vakit secde etmezler? “ (84/21) (Âyet Secde âyetidir)
Öncelikle bu âyet tilavet secdesidir. Şu hatırlatmayı da buradan yapmış olalım. İz-Efendi Babamız kavacık sohbetinde Secde âyeti okunduğu zaman tilavet secdesinde "Secdetü li rahman Amentü bi rahman feğfirli yağ ğufran" duasının okunabileceğini bizlere söylemişti…
Kûr’ân-ı Kerimde 14 secde âyeti mevcuttur. (14) Nûr-u Muhammedi olduğuna ve tüm mertebeleri kapsadığına göre bu âyetler hakikatinde tüm âyetlerin içinde bulunmakta ve Kûr’ânın hakîkatine zaten secde edilmesi gerektiğini bizlere söylemektedir… İnşikâk sûresi 21. âyeti kerimesi Kûr’ân-ı Kerimin 13. Secde âyetidir. 13 ise Hazret-i Muhammed (s.a.v.)’in şifresine tahsis edilmiş bir rakamdır.
Bu âyet-i kerime hakkında düşüncelerimi yoğunlaştırmaya sıra geldiğin günün kadir gecesi olması ve Secde âyetlerinin sonu olan 14. Alak sûresi 19. Âyetten sonra Kâdir sûresinin gelmesi Rabb-imin lütfundan başka bir şey olmasa gerek diye düşünüyoruz. Heza Min Fadli Rabbihi…
“Ve-iżâ” vakit-zaman bildirmektedir. Peki, bu vakit ne zamandır. Yazılı mushaf olan Kûr’ân-a, Kûr’ân-ı Samit, bunu okuyana ise Kûr’ân-ı Nâtık denmiştir. Kûr’an zât, Furkan sıfât denmiştir. Esmâ mertebesinde Kitab’ül Mübin, Ef’âl mertebesinde ise İmam’ül Mübin önde olan isimlerini almaktadır. Tabii Kûr’ân-ı Natık, yani konuşan Kûr’ân olabilmenin, bu sahaya ulaşabilmenin geçilmesi gereken mertebeleri vardır. Bunlar “Hayvan-ı Natık, Nefsi Natık, İnsân-ı Natık” tır… Yani Kûr’ân olan Zâtı, Kadir gecesinde İnsân-ı Natık seviyesine gelmiş kişi okuyabilir ve Kûr’ân-ı Natıkı taşıyan hamale-i Kûr’ân olabilir. Bu vesile ile bir bâtında doğmuş olan Kûr’an ve İnsân bu âlemde buluşmuş olur.
Bilindiği gibi Kûr’ân-ı Kerim okunduğu zaman edeben süküt edip onu dinlemek ve üzerinde tefekkür etmek gerekir. Genelde ilki yerine getirilir ama ikinci kısmı her ne hikmetse göz ardı edilir.
“lâ yescudûn” secde etmez-etmezler, burada iki oluşum vardır, birisi nefsaniyetinden dolayı secde etmezlerdir. Kûr’ânın emir nehiy hükümlerini hiçe sayarak bildiğini okur ve hâliyle secde etmemiş olur. Bir diğeri de “Lâ” yok demektir. “Lâ-yok” olan yani kendi varlığı kalmayanın varlığı Hakk’tan başka olmayan neye secde edecektir. Zaten kendisi bu hakîkat ile tüm varlığını “Secde” hâline getirmiştir.
Bu kendinde İlâhi hakîkatin var olduğunu anlayan Hasan Harakani hazretleri “siz benim hakikatimi bilseydiniz, bana secde ederdiniz. Diyerek dile getirmiştir.
13. Secde âyeti ile Hazret-i Muhammedin şifre sayısına denk gelmekteydi. Biraz yukarıda Nusret Babam (r.a.) “Kırk yıldır Secdem sana Ya Resülûllah” sözünü hatırlatmıştık. İşte bu secde 13 e ve hakîkatinedir.
İz-Terzi Babamın Kâ’be ve mertebeleri çiziminde bu hakîkat Kâ’benin tam ortasında adeta Kab’enin gözü gibi “13 İnsân-ı Kâmil” mertebesi ile remz edilmiştir. İşte bu hakikate secde edilir. Bir vinç ile Kâ’be aradan kaldırılacak olursa, burada bulunan hacılar birbirinde bulunan ilâhi hakikate secde etmektedirler… (14) İrfan Mektebinde İnsân-ı Kâmil Mertebesinde bu mertebenin özelliklerinde şunlar yazılıdır…
Bu kimseler, “marifetullah” Allah-ı, Kûr’ân-ı ve Hadîs’leri, her mertebede idrâk eder ve her mertebenin hakkını vererek yaşar.
Câmi ismiyle toplayıcıdır. Bütün varlığa faydalı ve merhametlidir.
O kişi; Kûr’ân-ı Keriym; Necm Sûresi (53/3-4) Âyetindeki;
وَمَا يَنطِقُ عَنِ الْهَوَى {النجم/3} إِنْ هُوَ إِلَّا وَحْيٌ يُوحَى {النجم/4}
“ve ma yentıku anil heva” (3)
“in hüve illa vahyün yuha” (4) Meâlen; O kendiliğinden konuşmamaktadır, onun konuşması ancak kendisine bildirilen bir vahy iledir.
Âyetinin tecelli ve bereketi ile “Makam’ı Muhammed”den aldığı yansıma ve ilâhi bir lütuf ile olmaktadır.İşte ancak bu sözler gerçek hedefini bulur
- ve orada “Nûr-u Muhammediyye”yi parıldatmaya başlar.
- Ancak bu sözler kalplere şifa, gönüllere safa, ruhlara baka kazandırır.
- Ham meyveyi oldurur, ölmüşü diriltir.
- Dünya sarhoşunu ayıltır, ahret sarhoşunu bayıltır,
- Uyuyanı uyandırır, atılı harekete geçirir.
- Yolcuyu menziline ulaştırır.
- Dargınları barıştırır, aşıkını maşukuna kavuşturur.
- Mahcubların perdesini açar.
- Ümidsizleri ümidlendirir.
- Cehli ilme dönüştürür.
- Pulu altın eder,
- Kulu sultan, sultânı insân eder.
- Sözleri pahası bulunmaz değerlerdir.
Bu kimseler, ancak, Allah (c.c.) zikri, Allah (c.c.) muhabbeti ve Allah (c.c.) sohbetiyle huzur bulurlar.
İşte gerçekte sadece bunlar “abdühu” abd//kul olurlar ve “rasûlühu” ancak bunlar gönülden ”irsâl” haber verirler.
Bu kimseler kelime-i tevhid-i her mertebede ve her mertebenin hakkını vererek söylerler, gerçek tevhid ehli bunlardır.
Bu mertebeye gelen kişi aynı zamanda “Fatiha-yı şerife”nin de yaşantısını en iyi şekilde idrâk edendir.
“elif”, “Kâmil insân”dır, on iki (12) noktadan, on iki (12) mertebeden meydana gelmiştir.
yedisi (7) , “ettur’u seb’a” (yedi tur) (yedi tavır) beşi (5) “Hazarât’ı hamse” (beş hazret mertebesi) olmak üzere on iki (12) mertebenin ifadesidir.
Ayrıca bir de bâtıni (13) on üçüncü mertebesi vardır.[56]
İşte konuşması kendinden olmayan vahiy olan Allah’ın Resülünün hakîkatine secde edilir. Konuşması yine kendinden olmayan burada bir fark ile ilham olan “Resülûn Resülû”nün[57] hakikatine secde edilir…
Faydalı olur düşüncesi ile bu işin ehli olan İz-Efendi Babamın Kûr’ân-ın mâ’nâsına nasıl ilmi olarak secde edilir yazmış olduğu bölümü buraya alıyoruz.
Meryem suresi (19/96) âyetinde “İnnellezîne âmenû ve amilussâlihâti seyec’alü lehümürrahmânü vüddê” Bakın farkında da değiliz, çok açık olarak belirtiliyor aynı kelimeleri, aynı mâ’nâları kendi asli harfleriyle yazıldığında o kadar çok mâ’nâ çıkıyor ki o kadar olur.
Ama aynı mâ’nâlar lâtin harfleriyle okunduğu zaman hiç bir şey çıkmıyor. Bu çok mühim bir hâdisedir, neden öyle? Çünkü arapça aslındaki harflerin şekilleri itibarıylâ da mâ’nâları var. Bakın bir elifin ne kadar yüce ve nasıl bir varlığa sahib olduğunu gördük. La’mın neyi ifade ettiğini Rı’nın Ze’nin neyi ifade ettiğini kendi şekli içerisinde gördük.
Bir Rı ve Ze harfleri, bunun lâtin harflerindeki şeki o mâ’nâyı verememektedir. Neden? Çünkü onlar genelde beşer kaynaklı şekillendirmelerdir ama arapça Kurân harfleri Cenâb-ı Hakk’ın bildirdiği şekiller, yani mâ’nâyı daha geniş aksettiren şekiller semboller ve elbiselerdir. Bunların hepsi birer elbisedir.
Bakın “İnne” diye bir şekil var. Elif-Nun ve şedde. Bu bir sembol bir şekil inne mâ’nâ sının elbisesi o. Bakın burada gördüğümüz kâlem ile yazılmış ( hani bir şiir vardı mürekkeb ile kâlem arası) bunları hep yazdık, ne ile yazdık kağıt ile kâlem arası. Bu yazıların hepsi kağıt ile kâlem arasında oluşmaktadır. Kâlemi aklı küll kağıdı nefsi küll olarak düşündüğümüzde aklı küll ile nefsi küllün izdivacından da genel olarak bu âlemler meydana gelmektedir.
İşte kâlem ile kağıdın izdivacından çocukları olan harfler yazılar sayılar rakkamlar meydana gelmektedir. Düşünüldümü hiç düşünülmedi. Ama işin aslı budur.
Kâlem bahsedildiği gibi “Nûn Vel Kâlem vemâ yesturûn” (68/1) Kâlem kağıt ve yesturun yani satırlar yazılmış olan âyetler, bütün âlem yazılmış olan âyetler hükmündedir. İşte şunu belirtmek istiyorum, arapçayı biraz bilmenin bunlar hep faydalarıdır, bunun “İnne” olduğunu okuyamazsak, mâ’nâ sını bilmez isek, bakın burada bulunanların hepsi birer hâldir. Ölü gibi gözüküyor sanma mürekkep yakarsın yanar. Ateş yakar âyet mâyet diye bakmaz. Bu Allah kelâmıdır diye bakmaz. Neden Allah kelâmını da yakıyor, diğer yerleri de yakıyor? Ateş te Allahın gücü de ondan. Başka bir güç olsa kendine ait bir güç olsa bu âyetleri yakamaz mümkün değil. Ama o da onun celâl sıfatından olduğundan, celâl sıfatınında önünde hiç bir şeyin durması mümkün olmadığından onları da yakmaktadır.
Yani şunu demek istiyorum, bunlar hay yani hayat sahibi, yaşayan kûr’ân bunlar. Biz bunları duran Kûr’an olarak bakıyoruz ya, işte mushaf alıp açıyoruz. Bin sene aynı yerde dursa beni neden tuttun demiyor. Niye beni açıp okumadın demiyor. O haliyle ölü Kûr’ân, ama maddesi itibarıyle ölü Kûr’ân. Ama içindeki, içerisi kaynıyor âdeta hayat kaynıyor. Ama biz göremiyoruz.
Hani öyle demişler ya dündü sanırım geçti bir yerde “Hep kitâbı Haktır eşya sandığın Ol okur kim seyrü evtân eylemiş “
Yani eşya sandığın bu âlemdeki her şey Hakkın kitabıdır. Ama bunları okumak için vatanları seyretmiş olmak lâzımdır. Tevhid mertebelerini idrak etmiş, af’âl mertebelerini, nefis mertebelerini idrak etmiş olmak gerekiyor.
Yani bu kitabın şifresi, ona deşifremi diyorlar çözmek için bir eğitim almakla mümkün. O eğitim de tevhid eğitimi yani birlik eğitimidir. [58]
Yine faydalı olur düşüncesi ile “Kûr’ân-ı Nâtık” a secde nasıl olur bunun uygulması, edebi, erkânı, yolu, yöntemi nedir? Diye merak edilebilir. Buraya İz-Efendi Babam ile bildiği konunun hadisesini telefon görüşmemizde açmıştım. İz-Efendi Babam da sağ olsun. Yeni kitabında ilgili bölümü işaret etti. Mâ’nâ bütünlüğü yönünden konunun tamamını buraya alıyoruz.
Murat DERÛNİ
18.05.2020 Pzt 22:28
Kime: Necdet Ardıç Hayırlı Akşamlar, Hayırlı Ramazanlar İz-Efendi Babacığım, Kitapta işaret ettiğiniz bölüme baktım ve kısaca inceledim, çalıştığım kitap sayfa yapısı fazla değil anlam bütünlüğü bozulmaması için tümünü almayı düşünüyorum. Tabi yine çalışma bölümü içinde bakarız... Teşekkür ederim...
Cenâb-ı Hakk dünya ahret işlerinizi kolaylaştırsın, yar ve yardımcınız olsun...
Hörmet ve Muhabbetle Nüket Anne ve İz-Efendi Babamızın ellerinden öperiz. "Murat Deruni"...
Gönderen: Necdet Ardıç <[email protected]>
Gönderildi: 18 Mayıs 2020 Pazartesi 15:45
Kime: Murat Cağaloğlu <[email protected]>
Konu: zuhurat Hayırlı günler Muratçığım bahsettiğin zuhurat gönderdiğim kitabın (40) sayfasında gören kişi me… ce… isimlidir. 1999 İstanbul bahsettiğin konu bu zuhuratın yorumlanmasının sonlarına doğrudur. İnşeallah faydalı olur.
İşlerin kolay gelsin herkese selâmlar hoşça kalın. "İz-T.B." Terzi Baba mektuplar ve zuhuratlar dosyası
2. Kitap
5)- Zuhurat 1:
Me…. Ce…. / 25.06.1999- İstanbul Mevlüt Kandili Gecesi Annem ile bir odadayım önümüzde bir mevta hanım yatıyor annem sağ tarafında duruyor sanki gene bir şeyleri tartışmış gibiyiz annem gayet hırçın bir ses tonu ile emrediyor; “kalk” diyor, bende ardından “kalk” diyorum mevta zıp diye kıyama geliyor ben “diril” diyorum, diriliyor ve konuşmaya başlıyor.
Ben o noktadan görünenin de Hazretim olduğu düşüncesi ile “hazretim” diye hitap ediyorum, amma hayli sıkıntılı hissediyorum kendimi.
Birden sağ omuz başında hazretim zuhur ediyor elini görüyorum ve büyük bir sevinç ile öpüyorum
Bu arada odanın dışında bulunan cemaatten bazı hanımlar gelip mevtanın dirilmiş vaaz edişini biraz takdir, biraz memnuniyet ifadeleri ile izliyorlar.
Hazretim oradan ayrılıyor bende arkasından çıkıyorum büyük, etrafı açık, üstü kubbeli bir mescid görüyorum mimber gibi bir şey var, etrafda yeşil süs bitkileri dikili o taraftan hazretimin sesini işitiyorum. Sevinçle diyorum ki; “Hazretim, Hasan Hüsamettin Uşşaki cemaatine lütufta bulunuyor.”
O tarafa geldiğimde hazretimi, şeyh efendi Necdet bey ile diz dize görüyorum. (ki kendisine fethü’l-ahfa verildi) hazretim bir şeyler soruyor? Necdet bey anlatıyor derken hazretimin sureti vefat etmiş olan abim Nihat’ın suretine dönüyor üzerinde gayet güzel bir sultan kıyafeti var başında büyük bir kavuk, üzeri mücevherli ve tuğlu.
Şeyh efendi konuşurken, hazretim birden kalkıp gitmeye başlıyor.
Bunun üzerine şeyh efendi yerinden fırlayarak, hazretimin peşinden koşuyor ve ayaklarına secdeye kapanıyor cemaattekiler de ağlayarak secdeye kapanıyorlar.
Hazretim; “Niye böyle yapıyorsunuz, ne var bunda, gidersem ne olacak” gibi şeyler söylüyor.
Onlar ağlayarak, inleyerek secdede hazretimin gitmemesi için yalvarıyorlar onların bu hallerini görünce, bende ağlayarak secdeye kapanıyorum ve yalvarmaya başlıyorum.
Hazretim, kızdığını belirten sözler bakıyorum, o anda atılmaya hazır bir pars halini almış amma hazretimin sesi parstan değil, başka yerden, boşluktan geliyor.
Ben diyorum ki“ Hazretim, siz her şeye kadirsiniz. Ne dilerseniz onu yaparsınız isterseniz hepimizi şu anda görünmez vucut dalgaları haline getirirsiniz biz yinede ağlamaya ve yalvarmaya devam edeceğiz”
5) Zuhurat 1: Terzi Baba yorumu:
Sayın, Me…. Ce….. kardeşimizin 25/6/1999 saat 2.22 de (Mevlûd Kandili gecesi) gördüğü zuhuratının bizce yorumudur.
Sevgili can dostu, muhabbetli kardeşim. Zuhuratının yorumunu okumadan evvel sana küçücük bir tavsiyede bulunmak istiyorum. Bana öyle geliyor ki, bu yorumu okuduğun zaman bazı değer yargıların değişme eğilimine girebilir, aklında ve gönlünde bazı soru işaretleri oluşabilir, huzurun belli ölçüde bir kargaşaya dönüşebilir. İşte bu yüzden hiç okumadan bana iade etmeni isterim.
Eğer gerçekten ve tamamen tarafsız, şartlanmışlık-lardan uzak, hür bir akıl, zekâ, irade, hoş görü ve iyi niyet ile okuyup, değerlendirmeni de aynen böyle hakkıyla yapabilir ve gerçek kabullenmelere ulaşabilir ve sonunda bize olan muhabbetini de tehlikeye düşürmeyecek bir nitelikle okuyabilirsen ne alâ! Bunlarda şüpheye de düşmezsen, bu anlayış ve olgular içinde okuyabilirsin. Ne sana, ne de herhangi bir kimseye hiçbir şekilde zarar vermek istemem. Sadece ve sadece tanıdık tanımadık herkese, hiçbir menfaat beklemeden yardımcı olmak isterim, sevgili kardeşim.
Bu anlayış içerisinde okuma cesaretini gösterebilirsen, baş tarafta ilişikte olan zuhuratını satır satır incelemeğe ve derununda yatan gizli özellikleri açmağa çalışalım.
Evvelâ şunu belirmeliyim ki; şahsıma göstermiş olduğun yakınlığı ve bundan çok mütehassıs olduğumu, ayrıca benim ve çevrem için de neler düşündüğünü bilip teşekkür ederek bildirmekteyim, sağ ol var ol.
Zuhuratının izahına geçmeden evvel (bildiğin şeyler olduğu halde) kısaca "zuhurat nedir?" onu anlamaya çalışalım. İnsanın iki yönü olduğu (zahir ve batın) malûmdur. Gece zahirimiz uykuda hareketsiz dinleniyorken, batınımız bazı uyku devrelerinde faaliyettedir. Aynen gündüzde yaşıyormuş gibi, kesin çizgi ve tadışlarla bazı sahneleri algılamaktadır. Bunların bazıları bizlerde derin izler bırakmaktadır. Rü'yâ (görüş) ismi verilen bu zuhurlara zuhurat denmektedir. Bu görüş ve zuhuratların iki kaynağı tespit edilmiştir, bular Rahmani ve nefsanîdir. Rahmanı olanlar iki kısımdır. Birincisi Rahmaniyet mertebesinden kaynağını alarak âlem-i ervahın âlem-i misal mertebesinden, kişilerdeki beyinlere yansımasıdır. En sıhhatli zuhuratlar bunlardır. Ancak doğru te'vili yani izahı gerekir. Çok az bir kısmı ise ayni ile vaki olur.
İkinci kısmı kişinin kendi rahmaniyetinden. Yani şuur altı Rahmani arzularının düşündüğü istikamette sahnelenmesidir. Bunların çok iyi analiz edilip, te'vilinin gerçekçi olarak yapılması lâzımdır. Hak yolcusu saliklerin gördükleri rüyalar çoğunlukla bu oluşumla zuhura gelmektedirler.
İkinci kaynak ise nefsanîdir. Bunlar da iki kısımdır. Birincisi, dışardan, hayal âleminden gelenlerdir. İkincisi ise; yine kişide bulunan bireysel nefs ve hayalinden kaynaklananlardır. Bunların çok azı yorumlanabilir. diğerlerinin pek fazla değeri yoktur.
Sevgili kardeşim, bu kısa izahtan sonra zuhuratının doğuş yerinin Rahmani rü'yâların ikinci kısmı olduğunu söyleyebiliriz. Bu zuhuratının zâhirinde, senin bizleri görmek istediğin yerde ve durumda iyi niyetin ile şuur altı düşüncendeki yerinden sergilenmektedir.
Sevgili kardeşim zuhuratına gerçek yönünden, batınından bakıp te'vil etmemiz gerektiğinde çıkacak sonuç senin beklentilerine, anlayış ve şartlanmalarına ters düşebilir. Kendine kurduğun manevi dünyanı da sarsabilir Bunlara hazır olman ve darılmadan okuman gerekmektedir. Umudum odur ki her hâl-i kârda dostluğumuz zedelenmez. Cenâb-ı Hak'tan cümlemize her şeyin mantık kuralları içinde gerçeklerini ilham etmesini dilerim.
Zuhuratların bir gören bir de görülen yönünden ayrı ayrı te'villeri olduğunu da bilmemiz gerekmektedir.
Bismillâhirrahmanirrahim Muhterem kardeşim, bu kısa izahtan sonra zuhuratının bizce izah ve te'villerine geçebiliriz.
Annen ile bir odada oturman; Bir yönüyle kendi annen, bir yönüyle de Nefs-i Kül olan annendir.
Önünüzde bir mevta hanımın yatması; Nefs-i Kül cinsinden içinizde ölü bir mertebenin bulunmasıdır.
Annenin mevtanın sağ tarafında durup, yine bir şeyleri tartışmış gibi olmanız; 1-Zaman zaman o türlü yaşantınızın zuhurata yansıması. 2-Nefs-i Külünün ölü mertebeleri hakkında çelişkilerinin bulunmasıdır.
Annenin hırçın bir ses tonu ile mevtaya kalk diye emretmesi; Nefs-i Kül'ünün o mertebelerini istemediği halde diriltmeğe çalışmasıdır.
Senin de ardından kalk demen; Akl-ı Kül'ünün de o mertebeyi istemediği halde diriltmeğe çalışmasıdır.
Mevtanın zıp diye ayağa kalkması; Ölü olan o mertebenin anahtarının bulunmasıyla hemen harekete geçmesidir.
Diril deyince dirilmesi; O mertebeye evvelâ hayat gelmesi.
Konuşmaya başlaması; Sonra da o mertebenin kelâma dönüşmesidir.
Vaaz eder, sorgular gibi konuşması; Kendinde olan hakikatlerin geç anlaşıldığından şikayetçi olmasıdır.
O noktadan görünenin de hazretin olduğu düşüncesi; Dirilen hanım mevtada, hazretinin Nefs- Kül mertebesinden zuhuru olduğu düşüncesidir.
Hazretim diye hitap edip kendini hayli sıkıntılı hissetmen; Hazretini Nefs-i Kül mertebesinde müşahede etmeye çalışarak, çelişkili düşünceler içersinde olduğunu göstermesidir.
Hazretinin sağ omuz başında zuhurunu hissetmen ve elini görmen; Sağ taraf Akl-ı Kül'dür. Bazı düşüncelerinin Akl-ı Kül'den bir el yardımıyla düzene gireceğini göstermesidir.
Büyük bir sevinç ile o eli öpmen; Hazretine olan muhabbetini ve o elden aldığın yardımı göstermektedir.
Bu arada dışarıda bulunan cemaatten bazı hanımların gelip mevtanın dirilmiş, vaaz edişini, biraz şaşkın, biraz takdir biraz memnuniyet ifadeleri ile izlemeleri; (Hanım mevtanın dirilişini gören hanımlar) Yani, kendi cinslerinden olan Nefs-i Kül mertebesinin faaliyette olmayan bir azasının faaliyete geçmesi; onlara kendi hakikatinden bahsetmesi suretiyle seyredenleri şaşkınlığa, takdire, memnuniyete sevk etmesidir.
Hazretinin oradan ayrılması, senin de arkasından gitmen; Nefs-i Kül ile alâkalı mevzuatı geçip, Akl-ı Kül'ün arkasından gitmeği göstermektedir.
Büyük, etrafı açık, üstü kubbeli bir mescid görmen, mimber gibi bir şey var, etrafında süs bitkileri dikili olması; Mescidler her ne kadar genel olarak İslâmi ibadet yerleri ise de hakikati itibariyle İslâmiyetin içerisinde bulunan (İSA) İseviyet mertebesini ifade etmektedirler. Çünkü secde ve secde yeri (mescid); Fenafillah yani Hak'ta fani, yokluk, hiçlik yeridir. Camiler ise Bakabillah yani Allah'ın, Allah ve Cami isimleri ile zuhur yerleridir ki, gerçek Muhammedîliktir. Yanlış anlaşılmasın, hem camiler hem mescidler Allah'ındır, İslâm ibadethaneleridir. Özel mâ’nâları itibariyle, bâtını hakikatleri yönünden mescid secde, isevîlik; cami tahiyyat, bütün mertebeleri içine alan Muhammedîliktir. Bu anlayış içerisinde görmüş olduğun mescidin etrafını açık olması, bu açıklığın kapanması lâzım geldiğidir. Kubbenin olması, genelde iseviyet mertebesi ile sınırlanmasıdır. Mimber gibi bir şeyin olması, konuşmaya hazırlık lâzım geldiğidir. Etrafta yeşil süs bitkileri olması. İseviyet mertebesinin süslenmesidir.
O taraftan hazretimin sesini işitiyorum; Muhabbet ehli her taraftan sevdiğinin sesini işitir. Sana îseviyet mertebesi itibariyle gelmesidir.
Sevinçle diyorum ki: Hazretim, Hasan Hüsameddin Uşşâkî cemaatine lütufta bulunuyor; Hasen, güzel demektir. Hüsam, kılıç; Hüsameddin, dinin kılıcı demek olduğundan, o cemaat Hasan Hüsameddin cemaati olmakla birlikte aynı zamanda bu özelliklere sahip herhangi bir cemaat de olabilir. Bu, şuur altı bir arzuyu da yansıtıyordur.
O tarafa geldiğimde hazretimi şeyh efendi Necdet Bey ile diz dize görüyorum; Konuşma bitmiş, oturma başlamış. Diz dize oturuş dış haliyle dengeyi gösterir. Tasavvufta "el ele, diz dize, göz göze" diye bir ifade vardır. Ayrıca "mümin mü'minin aynasıdır" diye belirtilen bir hadis-i şerif de vardır.
Kendisine Fethül Ahfa verildi; Bu kısım zuhurat değil, fakat zâhirde "Fethül Ahfa" isimli kitabın hediye edilmesiyle ilgili bir ifadedir. Fethül Ahfa "en gizli olanın fethi" hükmündedir. Ancak bu kitabın baştan sona yeniden tetkik edilmesi lâzım gelmektedir.
Hazretim bir şeyler soruyor, Necdet Bey anlatıyor; Hazretinin sorduğu şeyler kendi hakikatinin yönleri itibariyledir. Anlattığımız şeyler de o istikamettedir.
Derken hazretimin sureti vefat etmiş olan abim Nihat'ın suretine dönüşüyor; Hazretinin rahmetli Nihat ağabeyinin suretine dönüşmesi, az yukarıda belirtilen soru cevaplar neticesinde, kendisinde bulunan Nihat esmâsının zuhura çıkartılması dır. "Nihad" kelime manası itibariyle: tabiat, huy, yaradılış (Osmanlıca-Türkçe lügat, S.999) demektir. Bu hal ile kendisinde gerçek yaradılışı itibariyle var olan tabiat ve huylarının zuhura çıkması, zâhirdeki suretinin Nihad'a dönüşmesidir.
Üzerinde gayet güzel bir sultan kıyafeti var. Başında büyük bir kavuk, üzeri mücevherli ve tuğlu olması; Üzerinde bulunan sultan kıyafeti, kendi derununda bulunan gerçek huy ve tabiatının süslendirilerek gösterilmesi demektir. Başında bulunan büyük kavuk, tabiat huy ve yaradılışının kendisine epey ağırlık verdiği, üzerinde bulunan "mücevher ve tuğun" Nihad'a dönüşen varlığında (muhtemelen) farkında olmadan senin görüşün ile şuur altı zuhura çıkmasıdır.
Şeyh efendi konuşurken, hazretinin birden kalkıp gitmeye başlaması; Yukarıda da kısaca belirtildiği gibi hazretinin bâtınında olan bazı özelliklerin konuşmalar neticesinde kendisine ayna olup, o özelliklerin ortaya çıkması neticesinde şeyh efendiden uzaklaşmasıdır.
Not: (Dilerim zâhirde inşallah böyle bir şey olmaz, dostluğumuz bozulmaz.) Bunun üzerine şeyh efendinin yerinden fırlayarak hazretinin peşinden gitmesi; Hazretini biraz üzmüş olması ihtimali ile onu teselli etmek ve yardımcı olmak üzere peşinden koşmasıdır.
Ayaklarına secdeye kapanması; Sevgili kardeşim, işte burası senin derununda olan iyi niyetin ile tasavvurundur. Evvelki yazında da bazı imalar ile belirtmeğe çalıştığın gibi. Sağ olasın, bu tabii halini de çok iyi anlıyorum. Her salik sevdiklerini, kendi yoluna baş koysunlar ister. Bizim de hazretimize koyduğumuz başın haddi hesabı yoktur. Daha da artık koyacak ne can kaldı ne baş. Bilindiği gibi cami kapısının eşiği, mescid kapısının eşiği, dergâh kapısının eşiği, sevgilinin kapısının eşiği baş konulan yerlerdir. O mübarek başlara basmamak için eşiklerden geçerken üstünden ayağını aşırtarak geçmek adettendir. Biz yine zuhuratındaki yolumuza devam edelim.
Ayaklarına secdeye kapanması; Sevgili kardeşim bu bölüme epey izah gerekecektir. Kendisinde bulunan bazı özelliklerinin zuhura çıkmasıyla oradan uzaklaşan hazretini, yine kendinde bulunan İseviyet mertebesi itibariyle tasdik babında secdedir. Sen bu secdenin (bâtının itibariyle) zâhirde de olmasını dilersin. Görüşün bu halin zuhura çıkmasıdır. Biz bunu da yaparız. Yalnız şartı vardır, sana ağır gelebilir. "Fe eynemâ tüvellû fesemme vechullah" (Bakara 115) âyeti ile her tarafa ve her şeye secde ederiz. Onların bize secde etmesi gerekmez. (Hz. Mevlâna'nın bir gün bir gence secde etmesi gibi) Ancak secde edilen yer kendini tanıdığını ve bildiğini söylüyorsa aynı anda onun da ona secde etme zorunluluğu vardır.
Şöyle ki; secde eden kendinde bulunan iki özelliğinden (ulûhiyyet, abdiyyet ve acziyyet) abdiyyeti ve acziyyeti itibariyle karşı tarafın ulûhiyyetine secde eder, aynı şekilde karşı tarafta, kendinin abdiyyet ve acziyyeti itibariyle, diğer tarafin ulûhiyyetine secde etmesi gerekmektedir ki; Kâ'bede oluşan hâlin sırrı da budur. Eğer mümkün olsa da bir an için Kâbe-i Şerifi bir miktar yukarıya kaldırabilsek, o anda göreceğimiz manzara insanların birbirlerine secde etmekte olduğudur. Benzer mâ’nâda, Hz Mevlâna ile bir papaz efendinin hikâyesi vardır. Şöyle ki; Bir gün Hz. Mevlâna bir yolda gidiyormuş, karşıdan bir papazın geldiğini görüp yaklaştığında eğilerek selâm vermiş. Bu selâma karşılık papaz efendi daha çok eğilerek selâm vermiş. Hz. Mevlâna papazdan daha da çok eğilerek selâm vermiş, papaz daha çok eğilmiş, nihayet Hz. Mevlâna eğilecek daha başka yer kalmadığından secdeye kapanmış. Kalkınca, elhamdülillah tevazuda da papazı geçtik demiş.
Cemaattekilerin de ağlayarak secdeye kapanmaları; Zâhir itibariyle yine burası da senin derununda olan iyi niyetin ile tasavvurundur. Diğer bâtini yönü ise, o cemaat şeyh efendinin varlığında mevcut Esmâ'ül Hüsna'ın zuhurlarıdır. Bu yüzden yukarıda izah edilen karşılıklı secde hâli cemaatte de geçerlidir. Ayrı bir te'vil ile baktığımızda "ağlayan cemaat" aşkın kemalinde olan Uşşâkî ve Kâdiri cemaatidir, onları da harekete geçiren şeyh efendidir.
Hazretim, "niye böyle yapıyorsunuz, ne var bunda, gidersem ne olacak" gibi şeyler söylemesi; Burası senin derununda olan, hazretinin aranızdan ayrılma korkusunun şuur altı zuhura çıkmasıdır. Diğer taraftan yukarıda kısa kısa izah edilen dengeler dahilinde, gitmesinin hiçbir şeyi değiştirmeyeceği kendisince de malûm olduğundan "gidersem ne olacak" ifadesi kullanılmaktadır.
Az yukarıda bahsedilen halleri görüp senin de ağlayıp yalvararak secdeye kapanman; Bu hâl senin için pek tabiidir. Genellikle her derviş kendi efendisini zamanın gavsı veya kutbu olarak kabullenir ve ağlayarak secde eder. Bu hal onu yokluğa götüren yoldur.
Hazretinin, kızdığını belirten sözler söylemesi: Belki biraz garip gelecek ama yukarıdan beri yapılan uygulamaların yanlış olduğunu, kendi hayallerinde hazretinin yanlış değerlendirilmiş olduğunu anlayıp; onlara bu uygulamanın yanlış olduğunu, böyle yapılmaması lâzım geldiğini kızarak belirtmesidir.
O anda atılmaya hazır bir pars halini almış olması: Bu bölümü yazarken çekinip haya ediyorum. Ama ne yapayım ki, zuhuratı gören sensin sevgili kardeşim, ifaden böyle. Bu kısımda görülen, hazretinin batınında olan bir suretinin ortaya çıkmasıdır ve ne ilgi çekicidir ki, bu surete secde edilip ağlanmıştır.
Hazretinin sesinin parstan gelmemesi; O surette insanî kelâm kabiliyetinin olmamasıdır.
Başka yerden boşluktan gelmesi; Bu bölüme de dikkat edersek, üçlü bir oluşum görürüz. Bu da bilindiği gibi iseviliktir. Bu isevilik ise sizin üzerinde kesin gözüyle durduğunuz, kurgunuzdur. Bu konuyu daha sonra münasip bir zamanda, kısmet olursa ele almak kaydıyla şimdilik bırakıp zuhuratına dönelim. Yukarıda görülen üç şey; evvelâ hazretini "insan suretinde, Nihad olarak ve bayan olarak" sonra "pars suretinde" sonra da "sesinin başka yerden gelmesi" suretiyle müşahedendir. Zahirde insan, batında pars, sesin başka yerden gelmesi; doğrusu şeyh efendiyi çok düşündürdü. Seni de düşünceye sevk ederek burada daha fazla yorum yapmadan bu kadarla kesiyorum. Allah (c.c) her birerlerimize mübalâğasız bir değerlendirme nasib etsin. Amin.
Hazretim, siz her şeye kadirsiniz, ne dilerseniz onu yaparsınız. İsterseniz hepimizi şu anda görünmez vücut dalgalan haline getirirsiniz. Biz yine de ağlamaya ve yalvarmaya devam edeceğiz, demen; Hazretine olan sevgi, muhabbet ve güveninin ne kadar güçlü olduğunu göstermekle beraber ne kadar da hayalci olduğunu, olmayacak şeyleri hazretine mal etmekle göstermiş olmandır.
Sevgili kardeşim, zuhuratına bu yorumların dışında daha da değişik yorumlar yapılabilir, şeyh efendi böyle yazdı. Belki bazı inançlarına ters düşen kısımlar olabilir, hoş gör. Başta da belirtildiği gibi, bundan sonra yapacağın değerlendirme sana ait olacaktır. İstersen sadece sen oku, sende kalsın, istersen yakın gördüğün arkadaşlarına (Ek… Bey gibi), istersen Ve…. Beye de göster, istersen gösterme. Nasıl dilersen öyle yap. Belki sana daha başka hayat görüşü ve ufuklar da açabilir, umarım bize olan muhabbetin zarar görmez sevgili kardeşim.
Yolunda daha ilerilere ulaşabilmen ümidi ile hoşça kal. Allah'a ısmarladık.[59]
Yolumuza İnşikak sûresinin kaldığımız âyetleri ile devam edelim.
بَلِ الَّذِينَ كَفَرُواْ يُكَذِّبُونَ {الإنشقاق/22}
“Beli-lleżîne keferû yukeżżibûn“