İçeriğe atla
İnşikâk 20Cüz 30 · Sayfa 589

İnşikâk Sûresi 20. Âyet

الإنشقاق

Sohbete sor

Femâ lehum lâ yu/minûn(e)

Böyleyken onlara ne oluyor da iman etmiyorlar?

İnşikâk Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

Böyleyken onlar neden acaba imân etmezler?“ (84/20)


Aslında bu hakikatler gayblarında vardır. Bu hakîkatler kendilerine hatırlatıldığında neden acaba bir üst mertebenin imânı ile imân etmezler… Belki garib gibi gelebilir. Cenâb-ı Hakk “Amener Resülü” (Resül İmân) etti demiyor mu? Resül iman etmiş değil miydi?

İslâm dışında olan önce İslâm’a davet edilir. Burada kul ve Rabb ile ikili hayâli bir yaşantı vardır. Eğer kişi araştırmaları ile bunun daha farklı bir hakiki yönü yani Tevhid-i yaşam ve neşe anlayışı olduğunu idrak edebilirse, Şeriat-i Muhammediye davet edilir ki, O da Bir davetçi işittik, biz de iman ettik derler.

Kur’ân-ı Kerîm de âli imran suresi 193 âyetinde açık olarak îmânın oluşumu bize gösterilmektedir ki şuhudi îmânın başlangıcı bu âyet-i kerîme ve benzerleridir.

Rabbenâ innenâ semi’nâ münâdiyen yünâdîlil îmâni en âminü birabbiküm fe âmennâ, rabbenâ fağfirlena zünübenâ ve keffir anne seyyiâtinâ ve tevveffenâ meal ebrar” Mealen= “Rabbimiz gerçekten biz rabbimize îmân edin diye îmâna çağıran bir çağırıcıyı duyduk îmân ettik. Rabbimiz bizler için günahlarımızı bağışla. Bizden çıkmış kötülüklerimizi ört ve bizi iyilerle öldür.” Bakın her bir kelimede, bir varlık bir şuurlanma vardır. Ve de asli olarak ne lâzımsa onun talebi vardır.

Şeriat mertebesi imanında olana acaba tarikat mertebesi imanına “yu’minune bilğaybi” Gaybleri ile iman ederler. Yani kendi gaybında bulunan Hakk’ın gaybından başka bir şey olmadı ve buna iman etmezler mi? Hitabı gelir?

Bu mertebenin de taklitleri vardır, Kûr’ânı Kerîm de baktığımızda bakara sûresi (2/ 3- 4-) âyetleri, yani bakara suresi ikinci suredir, bu surenin (3-4) üncü âyetleri, esmâ mertebesinin zâhiren îmânından bahset-mektedir. Ama âyet-i kerîmenin zâhiridir, ancak bir de âyet-i kerîmenin bâtını vardır, “Esteîzü billah”

ellezîne yu’minune bilğaybi ve yükıymunes-salâte ve mimmâ rezaknahüm yünfikun” (3)

“vellezîne yu’minune bimâ ünzile ileyke ve mâ ünzile min kablike ve bil âhiretihüm yukînun”(4) Meâlen:

“Onlar ki, gaybe (görünmeyene) inanırlar” Şimdi birincide îmân, edin lâfzi îmân, Allaha ve onun paygamberine îmân edin dendi, sadece lâfzen îmân edilmektedir. Ama burada bakın, îmânın şekli değişmekte gayba îmân ederler, olmaktadır. Yani birincide lâfzen, ama gayba mı şahadete mi belli değil, yani bir Allah var ona îmân ediyor. Ama burada yol göstererek, ayırarak, neyi, îmân edilecek hangilere îmân edilecek tarikat mertebesinde gayba îmân gerekiyor.

Tarikat mertebesinde olanı “Rahman sevgili kılar” Sevgili kılınmak istemezsin mi? ile acaba hakikat mertebesine iman etmezler mi?

Kurân-ı Kerîm Meryem suresi 19. sûre 96. âyet-inde Bismillâhirrahmenirrahîm. . ”İnnellezîne âmenû ve amilussâlihati seyec’alü lehümürrahmânü vüddê” Burada mertebe biraz daha yükseldi. Hususiyet de yükseldi Hakka yaklaşma da yükseldi tamamen değişti. Birinci âyet başka sahadan bahsetti ikinci âyet başka sahadan bu âyet ise daha yukarıdan bahsetmektedir.

Hakikat mertebesinde olana ise artık, marifet mertebesinde neden marifet mertebesindekiler iman etmez hitabı gelir? Artık burada iman müşahadeye yani İkân yani yakıyn hâline dönüşmüş görülenin nesine iman edilecektir…

Dördüncü îmân mertebesi: Zât Marifet Mertebesi İmânı:

Bu da Bakara sûresi 2 /285 âyet-indende.

Bismillâhirrahmânirrahîm.

“Âmenerrasûlü bimâ ünzile ileyhi min rabbihi vel mü’minûn küllün âmene billâhi ve melâiketihi ve kütübihî ve rusulih” diye devam eden âyet-i kerîme zât mertebesi îmânını diğerlerinden farklı yönüyle, bize bildirmektedir.[54]

İmân ve İkânın ne olduğunun, aralarında ki farkı ve İkân sahibinin neden acaba “İmân etmediğinin” burası yanlış anlaşılmasının buna niye ihtiyacı ve gereksinimi olmadığının İmânının nasıl, İkâna dönüştüğünün anlaşılabilmesi için İz-Efendi Babamızın bir hatıratını buraya alıyoruz.


Bu hususta küçük bir hatıramızıda belirtelim. Gerçi zaman zaman belirtilmişti, ama burada tahkik olarak yani kaynağıda belli olarak tekrar edelim.

Küçük bir hatıramıda anlatmaya çalışacağım. 1997 senesinde idi. Yeni tanıştığımız B... Bey isimli arkadaşımız ile bir kaç defa görüşmüş idik. Bu arkadaşımız bakın zamanın mehdisi olduğunu söylediği bir zâta gönülden bağlı idi. Değiştirerek söylemek gerekirse nefsinden bağlı idi. Samimi bağlı idi ama bu samimilik gönül bağı değil, nefsi mâ’nâ da idi. Neden? Çünkü hepsinin nefisleri kabarıyordu...

Bu arada bizlere de mutlaka bu zât’a bağlanmamız gerektiğini, kendisinin zamanın sahibi olduğunu bu durumda herkesin kendisine biat etmek zorunluluğu bulunduğunu adeta manevi bir baskı kurmak isteyerek bizleri zorlamakta idi.

Aramızda karşılıklı birçok mevzular oldu. (Sefer kardeşimizin annesinin evinde olan hâdıse) 16 saat konuştuk çıkardığım netice( 1-2 fasıl görüşmede) Ne kadar büyük bir hayel vehim ve cüret içinde bulundukları yolunda idi.

İşte bu kişi diyor ki, B... bey, bizim efendimizin mertebesi çok yüksek hâşâ! O kadar edebsizce cüretle konuşuyor ki peygamberimiz onun arkasında namaz kıldı diyor. Bu kadar büyük iddialarda bulunuyor idi.

Dedim dur kardeşim! Sen ne yapıyorsun yaaa! Bir de, tekrar söylüyor; B... bey olmaz mı? Neden olmasın diye israr ederek cevabını da şöyle açıklıyor idi. Hz Peygamberimiz Hz Ebubekirin arkasında namaz kılmadı mı? Kıldı O halde neden kılamasın diyede onu mesnet gösteriyordu.

Aaa dur dedim o iş öyle senin anladığın gibi değil. O sahabeyi kiramın büyüklerinden, Hz Rasulullahın nazargahı, kayın pederi, can yoldaşı, dert yoldaşı, bütün varlığını onun yolunda sarf etmiş ve yinede geçmek istemedi. Yani Ebu bekir namazı kıldırsın dediği zaman kaçtı, Ebu bekir efendimiz. Uzaklaştı oradan kıldırmadı namazı. . Haya etti…

Ama ikinci defa Ebu bekir kıldırsın namazı, dediğinde efendimiz, Emir olarak yaptı kıldırdı namazı. Orada önde durması, görünürde namazı kıldıran Hz. Ebubekir, ama mâ’nâ da Hz. Muhammed idi. Muhammedin önünde durdu Ebu bekir değildi orada duran namazı kıldıran. Amir olan hükümle yaptığından, memur mazurdur, oraya geçmek âmirin hükmü ile olduğu için, yani Ebubekir kisvesi ile namazı kıldıran Hz. Peygamberin âmir hükmüdür. Hükümde sahibinin olduğuna göre, o namazı manevi vasfı ile kıldıran Hz. Peygamberdi.

Ve emir olarak yaptı. İstek gereği veya emir almadan değil, peygamberimiz rahatsız olmasın ben kıldırayım gibi şahsi bir iş yapış fiil değildir.

Dedim ki ona, peygamber efendimiz emrettiği için o orada vardı, bunu kendinizle kıyas etmeyin dedim.

Peki! Dedim. Farzı muhal böyle bir hadise oldu. Nerde oldu bu hadise. Mâ’nâ âleminde mi madde âleminde mi?

Ee ben bilmiyorum dedi.

Kardeşim bak. Bilmediğin şeyi söyleme o zaman, biliyorsan konuşma, bir şeyi müşaheden varsa konuş. Bakın konuşmanın en mühim hâli budur. Bildiğin bir şeyi sağlam olarak bildiğini konuş. Müşahede ettiğin inandığın bir şeyi konuş.

Eğer bilmiyorsan mertçe söyle, ben bunu bilmiyorum de. Küçülmez ki insan, herkes herşeyi bilmek zorunda değildir. Ama biliyorsan da doğru olanını söyle hayalden söyleme. Nerde kıldırdı onu da bilmiyorum diyor.

Farzı muhal diyelim olmayacak şey ama hadi oldu diyelim. Nerde kıldırdı? Eğer dünyada kıldırdı ise, mümkün değil. Neden? Çünkü senin efendim dediğin kişi taş gibi ortada duruyor madde varlık, Aleyhisselatü vesselâm efendimiz ruhani, nasıl gelecek onun arkasına. Yok ki cismi yok. Dünyada kıldırılsa bu mümkün değil.

Diyelim esmâ âleminde kıldırdı. Esmâ âleminde aleyhisselatü vesselâm efendimiz lâtif haliyle mevcut, ama senin efendin burada taş gibi, bünye halinde mevcut. Oraya gitmesi mümkün değil ki.

Dedim, bak dikkatli olun, bu kadar abartılı cür’etli şeyler söylemeyin yazık günah gerçekten kendinize yazık.

Bu hali edepsizce ve pervasızca söyleyen ve savunan kimseye bu küstahlığın hesabını sormazlar mı?

Bu görüşmelerden sonra, sonunda daha fazla görüşmeye lüzum görmeden baktı ki, olacak gibi değil kendini dinleyen kimse de yok, bir müddet sonra kalktı gitti ve bir daha da aramadı.

Zâten anlaşıldığı kadarı ile gönülleri, nefisleri tarafından istilâ edilmiş, kurtarılamaz vadiler-ümitsiz vak’alar halinde, farkında olmadan, benlik ve hayal deryası içinde, yaşayıp durdukları, açık olarak görülüyor idi.

Bizle onun adına görüşen B. Bey istanbul temsilcisi, birde C. . bey vardı Türkiye temsilcisi imiş o da geldi T……ğa davetiye verdiler. Gittik merak ettik nedir ne değildir diye. . Kişinin hâli, dini bir tarafa koyun tam bir benlik deryası halinde idi. Cenâb-ı Hakk hepimize selâmet versin.

Zamanın mehdisi imamı, diye o kişi bağlı olduğu yeri bizlere anlatırken, evvelâ şeyh mürşit diye bilinen kimselerin ona tabi olmalarını istiyor, kendinse evvelâ sizlerin biat etmeniz lâzım diyor böyle bir de baskı yapıyordu.

Bunun üzerine ben onlara dedim ki, o kişiye, size bir soru sorabilirmiyim? Dedim. Buyurun dedi.

Soru- “İrfan ehlinde, îmân ömür boyu sürer mi”? Dedim. Bakın îmân’dan îkân’dan bahsediyoruz.

-Evet sürer diye cevap verdi. Hiç bir izahta yapmadı-ğından, bu cevap neticesinde gerçekten irfaniyetten ve seyri sülukten hiç haberleri olmadığı açık olarak anlaşılmış oluyordu. Yani kesret ehli şirk ehli oldukları açıktı.

Herhangi birinde değil, “İrfan ehlinde” eğer bir kişi gerçekten Ârif ise îmân bir ömür boyu sürer mi? Sürmez çünkü “îmân” bir vesile vasıtadır. Yerine “îkân” gelir.

“îkân” îmân” ın kemâlidir. “îmân” sızlık değildir.

Şimdi biz buraya gelip oturmuşuz burayı müşahede etmişiz. Buranın varlığına tekrardan îmân ettim burası varmış denir mi?!!!

Ama evin dışında iken, evin adresini alırız bütün yollarını öğreniriz, o zaman o bizim îmânımız olur. Evin orada varlığına îmân etmiş kabullenmiş oluruz. Neden? Ev sahibine veya bize tarif edilenlere itimat ettiğimiz için, bu evin varlığına, dışında iken îmân ederiz. Kabullenmek demek îmân etmek demektir.

Şimdi hani eve bir arkadaş geldi, dışarıda iken ona evi tarif ettiler o da dışarıda iken varlığına îmân etti değil mi; Başka yolu yok çünkü. Ama şüpheye düşse idi, Muzaffer kardeşim oralarda ev mevcut olmaz, benim aklım ermez dese idi, inkâr etmiş olacaktı.

Ama görmeden tasdik edip sıddık oldu. Herhangi birimize de yapılan tarif aynı bu mâ’nâ da. Dışarıda olduğumuzda bize adresi verene güvenimiz olduğundan orada vardır diye îmân ettik varlığını kabul ettik.

Ama adres elimizde geldik, kapıya tak tak kapıya vurduk, girdik içeriye buyrun dediler, ev ile birleştik artık dışarıda olan bir kimse yok. O halde bu eve îmân etmeye gerek yoktur. Neden? Müşahede geldi çünkü yakîn hasıl oldu. Artık birlikte olduk dışarıda kalan ayrı bir şey kalmadı.

İrfan ehli, Hakk’ın içinde kendini bulduğu zaman, îkân-yakîn-müşahede hâlinde olmuş olmaktadır. İşte yakîn hali budur.


Onların, bu hâllerin hiç birinden haberleri Olmadığı açık olarak anlaşılmış oluyordu. Bu görüşmemizden sonra başka bir görüşme-miz de olmadı. Ne ben aramayı arzu ettim. Ne de onlar aradılar. Allah cümlemize hayırlar versin âmîn.[55]


وَإِذَا قُرِئَ عَلَيْهِمُ الْقُرْآنُ لَا يَسْجُدُونَ {الإنشقاق/21} ( سجدة مستحبة )

“Ve-iżâ kuri-e ‘aleyhimu-lkur-ânu lâ yescudûn“

Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(4)