İçeriğe atla
Burûc 22Cüz 30 · Sayfa 590

Burûc Sûresi 22. Âyet

البروج

Sohbete sor

Fî levhin mahfûz(in)

O, korunmuş bir levhada (Levh-i Mahfuz'da)dır.

Bürûc Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

“Fî levhin mahfûz(in)” Levh-i Mahfuz'dadır (85/22)


Sözlükte “yazı yazmaya uygun yassı ve düzgün yüzey” anlamındaki levh ile “korunmuş” mânasındaki mahfûz kelimelerinden oluşan levh-i mahfûz “üzerine yazı yazılan, silinmekten ve değişikliğe uğramaktan korunmuş düzgün satıh” demektir.

Kûr’ân-ı Kerimde yolculukta daha önce yapılan çalışmalar bu konu hakkında bizlere kıymetli bilgiler vermektedir.


إِذَا السَّمَاء انفَطَرَتْ {الإنفطار/1}

(82/1) - İzes semâun fetarat,

~~82.1~
~ ~ ~
(82/1) - Gök yarıldığı zaman,


Bu akşam 1 Mayıs 01.05.2002 Çarşamba akşamı. İzmir de sohbetimize devam ediyoruz. Sohbet konusu İnfitar Sûresi ve daha sonra namaz sûreleri, vaktimiz kaldıkça olacak. Cenâb-ı Hakk’tan niyazımız yine her zaman belirtmeye çalıştığımız gibi, Kûr’ân-ı Azimüşşan’ı okurken bizim anladığımız beşeri mâ’nâda tahsil etmek değil, onun bilgisini, Cenâb-ı Hakk evvelde nasıl hangi şekilde kurguladı ise, hangi kelimeye hangi mâ’nâyı yükle-di ise, o mâ’nâları öylece idrâk etmeye, gayret ederek çalışmalıyız. İnşallah Rabbımızdan onu niyaz etmeye çalışıyoruz.

Buna te’vil diyorlar. Te'vil, yâni evveli, Cenâb-ı Hakk Levhi Mahfûz’da, hangi mâ’nâ üzerine âyetleri bina etmiş ise, mümkün olduğu kadar o hakîkatine yaklaşarak, idrâk etmemizi niyaz edelim. Aksi halde Kûr’ân-ı Kerîm’in sadece sûretini okumuş oluruz. Özüne ve dolayısıyla kendi özümüze ulaşamamış oluruz. İşte bütün Kûr’ân-ı Kerîmin sûrelerine, âyetlerine, satırlarına, kelimelerine, hecelerine ve harflerine bu şekilde bakmamız ve bunların hepsinde yüklü olan mâ’nâları anlamamız gerekmektedir. Ancak böyle dikkatli bir çalışma ile dikkatli bir anlayışla baktığımızda ufkumuzun ne kadar geliştiğini ve genişlediğini göreceğiz inşallah.

Diyerek böylece yolumuza devam edelim. Şimdi biraz daha onu incelemeye çalışalım. Yalnız burada akşamki Tekfir suresinde olan bazı oluşumlar var içerisinde, bazı benzeri âyetler var akşam gördüğümüz için onları kısaca geçeceğiz,


Kûr’ân-ı Kerîm daha evvelki sohbetlerde de geçtiği gibi, Allah tarafından mâ’nâ âleminde dört defa tercüme edildi. Yâni ana kitâpta iken, Ümmül Kitâp’ta iken, kitabın anasında yâni, ana varlıkta iken bir tercüme edildi, Allahçadan Hakça’ya, oradan Levhi Mehfuz’a nâzil oldu, indirildi. Levhi Mahfuzda Hakça’ dan, Rabçaya tercüme edildi. Rapçadan da Arapçaya tercüme edildi. Bu tercümeyi yapan Allah-ü Teâlâ Hazret-lerinin kendisiydi. Sem’i ve âlim ismiyle. Âlim sıfâtıyla yaptı bunları. Niye böyle oldu bu işler? Şimdiye kadar Kûr’ân-ı Kerîmin böyle bir ifâdesini duyduk mu? Duyma-dık.

Duymadık ama bizim duymamamız bunun yokluğu değildir. Duymayabiliriz, her şeyi ama gerçeği bu Kûr’ân-ı Azimüşşanın. Bize ulaşma gerçeği bu. Eğer Levhi Mahfuzda ve ondan evvelki Ümmül Kitâpta olduğu şekliyle bize indirilmiş olsaydı, bizim bunu anlamamız kesinlikle mümkün değildi. İşte Kûr’ân-ı Kerîm’in nâzil olma hakîkatinde bu yatmakta. Gerçeğinde bu yatmaktadır. Nâzil bir mertebeden bir mertebeye, yâni bir mahâlden bir mahâle indirilmesi değil. İçindeki mânânın bir mertebeden bir mertebeye, hafifletilerek indirilmesi. Nüzul demek bu demektir, nâzil olması da budur. Yâni zât mertebesinden, sıfât mertebesine indirilmesidir. Yoksa Arş-ı Alâ’dan dünya semâsına indirilmesi gibi, ifâdeler de geçerlidir ama bunlar izafi ifâdelerdir, bazı şeyleri belirtmek için söylenen ifâdeler. Makam ve mekân ifâdeleri değil. Zaman ve mekân ifâdeleri değildir. Eğer Cenâb-ı Hakk Allah’çadan Arapçaya tercüme etmeseydi, bu Kûr’ân-ı Azimüşşanı sadece ve sadece Allahü Teâlâ Hazretlerinin benzeri birçok Allah’lar olması lazımdı ki, ancak onlar kendi aralarında anlayabilirlerdi bu lîsânı. Tabii böyle bir şey mümkün değil. Ama izâh için söylüyorum. Anlatabildim mi? Allah’da olan Ümmül Kitâpta olan Kûr’ân-ı Azimüşşanın özünü, aslını hiçbir varlığın sıfât mertbesi dahil, orada bulunan hiçbir varlığın anlaması mümkün değildir. İşte anlaşılması için anlaşılmasının kolaylaştırılması için, Cenâb- Hakk onu bir tercüme yaptı, yâni nâzil etti, nuzul etti, hafifletti, indirdi. Nasıl ki bütün bu âlemler yok iken, Allah-ü Teâlâ Hazretleri amaiyette iken, bu âlemler varmıydı? Yoktu. Arapça Türkçe lîsânlar varmıydı? Yoktu.

Bunların hepsi sonradan oluştu, sonradan meydana geldi. İşte bunlar sonradan meydana geldiği gibi Kûr’ân-ı Kerîm’inde tecelli saf’haları sonradan oluştu. Nâzil denen budur. İnme diye bahsedilen budur. Bir mertebeden bir mertebeye, bizim anladığımız mânâda inmek, düşmek işte ulaşmak gibi değil, mânâsının hafifleştirilmesi nâzil olma-sı. Zât mertebesinden sıfât mertebesine Levhi Mahfuza. Levhi mahfuzda levhalar halinde ilim olarak billurlaşmaya başladı, belirmeye başladı Kûr’ân-ı Kerim’in hakîkati. Oradan yine o şekilde bize gelseydi yine anlayamaya-caktık. Mümkün değildi çünkü.

Oradan da Cenâb-ı Hakk Levhi mahfuzda bir tercüme yaparak. Şimdi aklıma geldi. Kitab’ül Mübin neyse, oradan sonra aldığı isim de, İmam’ül Mübindir. O ismi alarak Kûr’ân ifâdelendirildi. Orada da Rabça. Yâni esmâ merte-besine tenezzül etti. Bütün varlık tenezzül ettiği gibi, Kûr’ân’da esmâ mertebesine tenezzül etti. Bunlar hep… Dinleyenlerden biri: Furkan… Yok, Furkan değil. Furkan sıfât. Levhi mahfuzdan bir tecelli ile bir tercüme ile Kitab’ül Mübin, yâni açık kitâp hükmüne ki, buda esmâ âlemidir. Esmâ-i İlâhiyenin açıldığı sahadır. Orada Rabçaya tercüme etti Cenâb-ı Hakk. Yâni Hakçadan Rabçaya tercüme etti. Rab bilindiği gibi rububiyet, terbiye mertebesi, esmâ mertebesi, yâni isimlerin zuhur mertebesidir. Eğer bu şekliyle gelseydi yine anlaya-mazdık. Taa ki o günün en gelişmiş lîsânı olan, başına bir elif/ayn konmak sûretiyle Arapçaya tercüme edildi.

Bu tercümeyi yapan Cenâb-ı Hakk. Yalnız şimdi niye buraya geldik. Şunu belirtmek için: Rabçadan Arapçaya tercüme ettiği zaman Cenâb-ı Hakk. Bakın şimdi bu çok mühim bir mesele. O Arapçanın üzerine Rabça mânâsını yükledi. Kûr’ân-ı Azimişşanda daha üst mertebelerde bulunan bütün hakîkatleri, beşer lîsânı olsa dahi Arapça lîsânın üzerine yükledi. Rabça, Hakça, Allahça mânâlarını hepsini o ibare harflerinin üstüne yükledi. İşte Efendimizin buyurduğu mir’aç gecesinde bana üç türlü ilim verildi dedi ya. Birini herkese açmam, o beşeriyet yönlü anlayışla, birini isteğine bıraktı.

Bazılarını aç, bazılarını açma dedi. O da esmâ mertebesinin bazı halleri. Açma dediği sıfât, zât mertebe-sindeki halleri açma, herkese açma, mânâsında idi. Ama bu mânâları Cenâb-ı Hakk Kûr’ân-ı Kerîm’in içerisinde, o Arapçaya yüklediği Rabça mânâların içersine yükledi. Bütün bunların hepsini yükledi. Eğer Cenâb-ı Hakk kapalı bir şey murad etseydi zâten bu âlemleri halk etmezdi. Onun gayesi kendinde bulunan bütün hakîkatleri ortaya çıkarmak. Zahera ismiyle, zuhura getirmektir. Tecelli, ceal ismiyle tecelli ettirmek. Eğer gayesi kapatmak olsaydı o ibare içerisinde o lâfızları görüntüye getirmezdi. Tamamen gizli bırakırdı, kimsenin de haberi olmazdı.

Şimdi anlamamız gereken, meâl ile yâni Arapçadan başka çeviriler ile Arapça çevirisinin arasındaki farkı anlayalım. Şimdi Arapça olarak bize nâzil oldu. Her birerlerimize. Aleyke aleyke diyor bakın. Senin üzerine, senin üzerine, sana, kef, kef, muhatab, fe, diye. Okuyana hep bunlar yâ’sin ey insân diye. Hep sana hitap ediyor. Ama bana da hitap ediyor. Zannetmeyin hep size, hepimi-zin hissesi vardır. Hem de asli olarak hisselerimiz vardır. Eğer biz kendi hakîkatimizi biraz idrâk edersek Arapçanın başındaki Elif/ayn bizim nefsani varlığımızı oluşturmak-tadır. O baştaki elifi/ayn-ı çektiğimiz, oradan ayırdığımız zaman yine arkada kalan Rabça’dır. Ama o Rapçanın perdesi Arapça lîsânıdır. En geniş mânâda o gün yeryü-zünde lîsânlar arasında, bugün dahi öyledir, en geniş kapsamlı mânâları ihtiva ettiği için Cenâb-ı Allah onu Arapçaya çevirdi. Yoksa Latinceyede çevirirdi. Diğer kitâp-larda olduğu gibi İbraniceyede çevirebilirdi. Süryaniceyede çevirebilirdi.

Ama Arapça lîsânı üzerine, Arapçaya tercüme etti. Şimdi beşinci tercüme olan Türkçe, Almanca veya diğer lîsânlara yapılan tercümelerde bu mânâlar üzerine yüklenemiyor. Bakın en can alıcı yeri burası. İşte beşinci tercüme olarak, Türkçe olarak okuduğumuz, şu meâl Kûr’ân-ı Azimüşşanın mânâsının zâhiren, belki yüzde beşini, yüzde onunu bize aktarabilmektedir. İşte Kûr’ân okuduğumuz zaman lezzet alamayışımız, onun derinliği-ne dalamayışımız, dışındaki o lîsân perdesi yüzünden olmaktadır. Yâni tercüme edenin lîsânının yetersiz olmasın dan kaynaklanmaktadır. Özüne nufuz edemememizin en büyük sebebi budur. Burasını anlatabildim mi? Cenâb-ı Hakk Rububiyet mertebesinden Rabçasından bizlere “kitab-ül mübîn” olarak bildirmektedir.

Evet, Türkçe veya Almancaya veyahut Fransızcaya, Arapçadan tercüme edildiği zaman, Cenâb-ı Hakk’ın yapmış olduğu tercüme gibi olamayıp beşer lîsânıdır. Arapça da beşer lîsânı, diğer lîsânlar da beşer lîsânı olduğundan Ulûhiyyet mânâları o beşer lîsânına yüklenememektedir.

Ancak zâhir ve çerçeve genel ifâdesiyle, Kûr’ân-ı Kerîm’in yüzde onu kadar bir mânâsı ifâdeye, zâhire çıkabilmekte-dir. Çünkü o tercümeleri, son beşinci tercümeyi yapan da beşer aklıyladır. Yâni nefsiyle tercüme ettiğinden. Başka bir ifâdeyle akl-ı cüz sınırları içerisinde tercüme ettiğinden, Cenâb-ı Hakk’ı da genel mânâda tanıyamadığından ve de daha ziyade tenzih mertebesi, ağırlıklı meseleye baktıklarından, o zaman ötelerde olan bir Allah’ı anlatma ve izâh yoluna girdiklerinden, Cenâb-ı Hakk’ın gerçek halini, Kur’ân-ı Azimüşşanın gerçek ifâdelerini anlatma imkânı bulunamamaktadır. Peki ne olacak o zaman? Tercümeden tercüme, o her tercümede işte biraz mânâsı eksilince, nasıl bunun aslını öğreneceğizde, nasıl hakîkati-ne nufus edeceğiz? İşte o demin bahsetmeye çalıştığım gibi, Arapça kelimesinin başındaki Elif/ayn-ı kaldırabilirsek çalışmak sûretiyle ki, o Elif/ayn, bizim nefsaniyetimizdir.

Elif/ayn, bizim bireysel varlığımız. Bireysel varlığımızı ortadan kaldırarak, okumaya çalışırsak işte o zaman Rabçasını okumuş oluruz. A-rapça o hakîkate ermeye başladığımız zaman bakıyoruz ki, baştaki Elif/ayn bizim varlığımız sadece harf-i nidâdır. Hakikatini anladığımız zaman “Aaaa” bu Rabçaymış diyerek hayret ediyoruz. Bundan sonra hakikatini daha çok anlamaya başladığımız zaman hayret üstüne hayret ediyoruz. Arapça beşer lîsânıyla zannettiğimiz Hakîkati İlâhiye olan bu kitabın hakîkatini anladığımız zaman, baştaki Elif/ayn bizim varlığımız ve de onun yokluğu, sadece bir sesten ibaret kalıyor. “A-rapça” işte bu hakîkat zuhur etmedikçe Kûr’ân-ı Kerîmi gerçek mânâsıyla anlamak mümkün değildir. Sadece suri ve kalıp olarak ve beşinci tercüme olarak, beşerin yaptığı tercüme iyi bir, iyimser rakamla yüzde onu ancak elimizde kalmış olmaktadır. İşte diğer eski kitâpların da bozulma sebebi bu tercümelerdir. En büyük bozulma sebebidir. Ancak başka da yapacak bir şeyimiz yoktur, Gerçek bir tercüme yapacak kişinin mutlaka İrfaniyyet ve tevhid bilgisine sahip olması gereklidir.

Not= “Elif/ayn” bilindiği gibi, Türkçe, “Arapça” yazısı (A) ile başladığı için aynı sesi veren (a’e) (Elif) ile belirtildi, ayrıca, “Arapça” yazısı, “Arapça” olarak yazıldığı zaman, baştaki harfi “Ayn” olarak yazılır, aslında her iki şekilde de, baş harfi “A” olarak ifade edilir. Bu yüzden bende bu hakikati belirtmek için “Elif/ayn” olarak her iki Halide belirtmiş oldum.

Hristiyanlar yaklaşık her on senede bir, bir heyet toplayarak bunu zamanın kelimelerine göre değiştiriyorlar yenilendiriyorlar İncil, Tevrat gibi kitâpları. İşte her anlayışta, günün insânlarının anlayışı, beşer anlayışı idrâki içerisinde ilâhî mânâları kaybolup, Kitab-ı Mukaddes dedikleri kitâplar beşer lîsânına, beşer anlayışına dönüş-müş oluyor. Peki, bize gelince ne oluyor? Bizim işimizde aslında ondan farklı değil. Ancak; bizim elimizde muhkem ve mutlak olarak aslı olduğundan, bizim şansımız onlardan çok fazladır. Ma’nâ olarak belki anlayamıyoruz, son beşinci çevirisinde beşerce anlıyoruz ama özü elimizde olduğu için, anlamadan Arapça formunu okuduğumuzda, o bizim rûhumuza demin dediğimiz gibi rûhumuza kayda geçiyor.

Bugun aklımız onu almıyorsa da ama rûhumuzla irtibat sağlayabiliyor. Çünkü kardeşiyiz biz onun. İki kardeşte en güzel bir sekilde birbirini anlayabiliyor, aynı kaynaktan geldığı için. İşte şu yaptığımız mevzu içerisinde, hem geçmiş kitâpların ne yönden bozulduğu, ama halen elimizde mevcût halimizin de bizlerinde ne halde olduğunu anlayabiliyoruz. Anlatabildim mi bir şeyler bu hususta. İşte bu Sûre-i Muazaama, Sûre-i Şerif’te Cenâb-ı Hakk istifham/soru elifiyle başlıyor yine.[79]


قَالَ عِلْمُهَا عِندَ رَبِّي فِي كِتَابٍ لَّا يَضِلُّ رَبِّي وَلَا يَنسَى {طه/52}

“Kâle ilmuhâ inde rabbî fî kitâbin, lâ yadıllu rabbî ve lâ yensâ.”

“Onun ilmi, Rabbimin yanında bir kitâptadır. Benim Rabbim yanlış yapmaz ve unutmaz.” dedi.” (Tâ-Hâ, 20/52)


A’mâ’iyetten melikiyyete kadar olan ilmi “levh-i mahfuz” da belirlenmiş olduğu halde kendinin yanındadır. Bütün faaliyetler kayda alındığından hiç biri unutulmaz ve yanlış yapılmaz. Dedi.[80]


Ruhların tamamının nur-u evvel olan kalem-i Âla’nın hakikatinde programları yapılmıştır. Kalem-i Âla da. “Nun vel Kalem” suresine burada atıf var. Ondan sonra semavat ve arzın yaratılmasından (halk edilmesinden) evvel Levh-i Mahfuz da yazılarak oradaki manalar kendi varlıklarını oluşturmuş olurlar.

Burada bahsadilen maddi varlıklar değildir. Program olarak vardırlar. Fakat bu Levh-i Mahfuzda resimlenmiş olan suretler ve şekiller çok açık ve net değildir. Zuhur muhabbeti sıcaklığı ve hareketi şevkiye-i ruhaniye hayvani ruhun hareketi ve en sonunda da vücuh-u mümkinenin etemmi üzere zuhur-u ilahi için ruh-u insani-i mükemmelin sereyanı vaki olur.[81]

Muhyiddin İbn-i Arabi hazretleri Fusûs’ül Hikem İshak fassının giriş bölümünde;

İSHÂK KELİMESİNDE MEVCÛT OLAN "HAKKIYYE HİKMETİ"NİN BEYÂNINDA OLAN FASSTIR

Bilinsin ki, küllî ilmî ma‟nâ "Ümmü'l-Kitap"tan, âlemin kalbi mesâbesinde olan "levh-i mahfûz" âlemine iner ve ondan "misâl âlem"ine gelir. Daha sonra his âleminde cesetlenip his gözüyle görülür. "Misâl âlemi", ulvî âlemden süflî âleme; ve bâtından zâhire; ve ilimden var oluşa inen vücûdun dördüncü mertebesidir. Buna "mutlak hayâl âlemi"; ve insanın vücûdunda olan "hayâl"e de "kayıtlı hayâl âlemi" derler. Ve insânî hayâlin bir tarafı misâl âlemine, bir tarafı da kendi nefsine ve cesedine bitişiktir. İster mizâc bozukluğu sebebiyle ve ister uyku sebebiyle olsun, eğer insanın "hayâl"ine süflî taraftan, yânî bu içinde bulunduğumuz varlık âleminden, bir sûret nakışlanırsa, hakîkati yoktur; karışık ve tâbîr gerektirmeyen rüyâdır. Çünkü o kimsenin varlıksal nakışlara olan alâkası sebebiyle, "hayâl"inde peydâ olan bir tür oyundur. Fakat insanın hayâl aynasında tasavvur edilen sûretler, ulvî taraftan, yânî misâl âleminden inmiş ise, gerek uyanık olsun ve gerek uykuda olsun hak ve sâbittir. Çünkü "misâl âlemi" Hakk‟ın ilminin hâzinesidir; onda hatâ mümkün değildir. Ve misâl âleminden inen sûretler, eğer tâbîre muhtâc olmayıp his âleminde aynıyla ortaya çıkarsa buna "mücerred yânî katıksız keşf" derler. Ve eğer görülen hayâli sûretler, kendisine münâsebeti olan hissi sûretler ile tâbîre muhtaç olursa, buna da "muhayyel yânî hayâli keşf" derler. Ve insanın hayâline süflî taraftan yansıyan sûretlere de "mücerred yânî katıksız hayâl" denir. Bu bahsin ayrıntısı Yûsûf Fassı'nda beyân olunmuştur.

Şu halde "mücerred yânî katıksız keşf" ile "muhayyel yânî hayâli keşf" hak ve sâbittir. İbrâhîm (a.s.), oğlu İshak (a.s.)‟ı rü'yâsında kesti. Ve onu "mücerred yânî katıksız keşf" türünden sayarak his âleminde de, aynıyla cenâb-ı İshâk'ı kesmeye teşebbüs buyurdu. Fakat Hak Teâlâ Hazretleri, onun rü'yâsını, misâl âleminde gördüğü halîni bir erkek çocuğu olan Hz. İshâk'ın sûretini, ona münâsebeti bulunan "koç" sûretiyle te'vîl ile hak kıldı. Babasının rü'yâsı İshâk (a.s) hakkında bu şekilde gerçekleştiği için, İshâk kelimesi "hakkıyye hikmet"ine tahsîs edildi.

Ve bu bir meseledir ki, ben haberdâr olundum. Onu ne ben ve ne de benim dışımda hiçbir kimse, hiçbir kitapta yazmadı; ancak bu kitaptadır. Böyle olunca zamanın benzersiz ve eşsiz incisidir. şimdi sakın ki, ondan gâfil olmayasın! Çünkü senin için kendisinde bir sûret ile berâber huzûr devamlılık kılan hazret mertebesinin benzeri, Hak Teâlâ'nın, hakkında: “ma farratna fil kitabi min şey‟in” yânî “Biz kitapta hiç bir şeyden eksik bırakmadık” (En`âm, 6/38) buyurduğu kitâbın benzeridir. Şimdi o kitap, olanları ve olacakları toplamıştır (43).

Yânî Hakk'ın mahlûku ile kulun mahlûku ve Hakk'ın mahlûkunu muhafaza etmesi ile kulun kendi mahlûkunu muhafaza etmesi arasındaki fark ile kulun Hak'tan ayrılması meselesi bir meseledir ki, Hak tarafından ben haberdâr olundum. Bu meseleyi bu kitaptan önceki kitaplarımda ne ben yaz- dım, ne de benden başkası kitaplarında yazdı. Ben ancak onu bu Fusûsu'l- Hikem'de yazdım. Bundan dolayı bu mesele vaktin benzersiz ve eşsiz incisi- dir. Ey ârif, sakın bu meseleden gâfil olma! Çünkü şu hazret mertebesi ki, sen onda bir sûret ile huzûr üzeresin ve o hazret mertebesinde, o sûreti müşâhede edip onu muhafaza etmekle, mahlûkun olan şeyin sûretlerini hazret mertebe- lerinin hepsinde muhafaza edersin. İşte o hazret mertebesinin benzeri, Hak Teâlâ Hazretlerinin Kur'ân-ı Kerîm'de “ma farratna fil kitabi min şey‟in” (En'am, 6/38) yânî "Ben Kitap'ta bir şeyi terk etmedim" buyurduğu kitâbın, yânî levh-i mahfûzun, benzeri gibidir. Ve o kitap, ezelden olan şeyi ve şu an olmayan, ebede kadar olacak şeyi toplamıştır.

Bundan dolayı hazarât-ı hamseyi yânî beş hazret mertebesini ihâta etmiş olan ârif, kendi mahlûkunun bir hazret mertebesinde olan sûretini o hazret mertebesini müşâhede etmesi sebebiyle muhafaza etmekle, o mahlûkun bütün hazret mertebelerinde olan sûretlerini muhafaza etmesi ve sûretlerin hepsinin, ârifin müşâhede ettiği hazret mertebesindeki sûretin zımnında olması husûsunda, o müşâhede olunan bir hazret mertebesi, bütün eşyâyı toplamış olân "Kitâb-ı Mübîn yânî Apaçık Kitâp" gibidir. Ve bir sûret ondan hâriç değildir.[82]


Kûr’ân’ın hakîkâtleri nelerdir?

Bismillâhirrahmânirrahîm

Kûr’ân’ın hakîkâtleri nelerdir, bizler onun içerisinde bulunan sûrelerden, âyetlerden neler almalıyız, bizâtihî şahsımıza inen Kûr’ân-ı Kerîm, ne kadardır? Ne kadarını kendimize alabildik ve bundan sonra kapasitemizi arttırmak için neler yapmalıyız, bunları çok iyi düşünerek incelemeliyiz.

Bunlardan önce Kûr’ân-ı Kerîm’in mânâ âlemindeki seferlerinden sonra en son menzilde zuhura geldiği mübârek mahalli tanımamız gerekmektedir.

Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın ezeli ilminde, Ümmül Kitâp’ta mevcût olan ve kendini anlatan hakîkâtlerin zât âleminden zuhura gelebilmesi için tenzil olması gerekmektedir. Bu tenzil olma yani nüzul, bâtından zâhire, gizliden açığa çıkmaktır.

Kûr’ân-ı Kerîm zât âleminden yani Ümmül Kitâp’tan sıfât âlemine yani Levhi Mahfuz’a sıfât âleminden Berat gecesi Beytül Ma’mur’a, Kadir gecesi de Beytül Ma’mur’dan Beytül Hâram’a nâzil olmuştur.

Kûr’ân-ı Kerîm bir seferde Hakk’tan kuluna gelmiş değildir, yukarıda anlatılan aşamaların sonucu içinde bulunduğumuz şehadet âleminde yani fiiller âleminde Kûr’ân-ı Kerîm’in zuhura çıktığı mahallin ismi Hz.Muhammed (s.a.v)’dir.

Efendimiz (s.a.v)’in beşer sûretinde gözükmesi, sıfât mertebesinin hakîkâti olan Hakîkat-i Muhammedî’nin beşer sûretinde dünyâda zuhurudur.

Kûr’ân-ı Kerîm ilmi ilâhînin kitâp şeklinde zât mertebesinden ef’âl mertebesine indirilmesidir, diğer taraftan Hakîkat-i Muhammedî’nin Hz.Muhammed (s.a.v) ismiyle zuhuruda yeryüzündedir ve ikiz kardeş olan bu iki oluşum yeryüzünde birleşmiştir.

Cenâb-ı Hakk (c.c) âlemleri var etmeyi murat ettiğinde zât mertebesinden sıfât mertebesine tenezzül etti, sıfât mertebesinde Hakîkat-i Muhammedî ismi ile hakîkâtler meydana getirdi ki, âlemlerde ne varsa ismi Hakîkat-i Muhammedî’dir, aynı zamanda Makam-ı Mahmud adı verilen oluşum da budur.

Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın İlâhî ilmi olan Kûr’ân-ı Kerîm kendi başına bir şey ifâde etmediği için onu okuyacak olan Hakîkat-i Muhammedî’nin birim zuhuru Hz. Muhammed (s.a.v) yeryüzünde birleştikleri an insanlığın kemâlatı oluşmuştur. İkisinin de kaynağı Cenab-ı Hakk (c.c)’ın zâtıdır. Daha öncede gelen kitâplar vardı ve bunlar Îsâ (a.s) ile sıfât mertebesine kadar yükselmişti ancak tam kemâlde değildi. Eğer Kûr’ân-ı Kerîm gelmemiş olsaydı insnalık âleminin mi’rac yapması yani Hakk’a ulaşması mümkün değildi. Îsâ (a.s.)’dan yani fenâfillah’tan sonra olan bakâbillah ve insan-ı kâmil mertebelerini Hazreti Rasûlullah (s.a.v) getirmiştir.

Ayrıca Kûr’ân-ı Kerîm ile birlikte Âdem (a.s.)’dan itibaren o güne kadar gelmiş olan bütün manzumeler de yenilenerek getirilmiştir. Kûr’ân-ı Kerîm’in içerisinde suhuflar, Tevrat, Zebur, İncil ve Kûr’ân-ı Kerîm kendisi olmak üzere hepsi tamamıyla mevcuttur.

İnsânlık âlemi Kûr’ân-ı Kerîm’i anlayacak kapasiteye geldiği için Kûr’ân-ı Kerîm yeryüzüne inmeye başlamıştır. Mûsâ (a.s.) kendisine gelen dokuz levhanın ancak yedisini kavmine açabildi, ikisini açamadı çünkü onlar nurdan levhalardı ve kavmi onları anlayacak düzeyde değildi. O iki nurdan levhayı ancak Îsâ (a.s.) açıkladı ve bu yüzden de kavmi onu öldürmeye kalkıştı. Çünkü kavmi Îsâ (a.s.)’ın açıkladığı hakîkâtlere ulaşamadıkları için kendilerine ters geldi.

Aynı şekilde İslâmiyet geldiğinde tevhid hakîkâti bütün hakîkâtlerin üstünde olduğundan onu anlayamayanlarda Efendimiz (s.a.v)’i öldürmeye kalkıştılar.[83]

Kur’anı Keriym’in tercümeleri (Yeri gelmişken şu kısa bilgiye de bir göz atalım) Kur’anı Keriym, Uluhiyyet mertebesinde, “Ümmül Kitap”ta “Kur’an” ismi ile Allah’ca idi. Çünkü o mertebede hiçbir zuhur ve tecelli olmadığından zaten başka türlü de olamazdı.

Kur’anı Keriym, Rahmaniyyet (sıfat) mertebesinde “Levhi Mahfuz”da “Furkan” ismiyle mertebesi gereği Hakk’caya tercüme edildi.

Yani “uluhiyyet”ten rahmaniyyet’e tenezzül etti.

Kur’anı Keriym, Rububiyyet (esma) mertebesinde “Kitabül Mübin” (beyan olan, açık kitap) ismiyle mertebesi gereği “Rabb”caya tercüme edildi.

Yani “rahmaniyyet”ten, rububiyyet’e tenezzül etti.

Kur’anı Keriym, Melikiyyet (ef’al) (madde) mertebesinde “İmamül Mübiyn” (en önde, en açık) ismiyle mertebesi gereği, baş tarafına bir () “elif” ilavesiyle (yani Rabb’ca) “Arapça”ya tercüme edildi.

Yani “rububiyyet”ten melikiyyet’e tenezzül etti.[84]

Bilindiği gibi İz-Efendi Babamız askerlik vazifesini Ankara muhafız alayında ikmal etmiştir.

Zâhiren olarak verilen bu görev ile birlikte çocuk yaşatan itibaren 70 yıldan fazladır, Kûr’ân-ı Keyimin emirlerini, mânâlarını koruyup, gözetip, muhafaza ederek biz taliplililerine ulaştırmaktadır.

Faydalı olur düşüncesi ile “İnsan-ı Kamil Terzi Baba Şerhi” Lehv-i Mahfuz bölümünü buraya alıyoruz.

Kırksekizinci Bölüm Levh-i Mahfûz Hakkında Manzûmenin Tercümesi:

"Bir nefs ki, bizzat âlemin ilmini ihtivâ edicidir. Ey Âdemoğlu! İşte o bizim levh-i mahfûzumuzdur. Mutlak vücûdun bütün sûretleri âşikâr olarak, o nefsin kâbiliyetinde nakışlanmıştır. O ilâhî nefs ile meşgul olarak temizlenirse; Ve siyah ve zâlim olan şüphenin karanlığından kurtularak safâ kazanırsa; Bütün eşyâ o nefsin indinde zâhir olur ve âlemin gizli yanları âşikâr olarak onda görülür." Ma'lûmun olsun ve Cenâb-ı Hak seni hakikâte hidâyet buyursun!

Levh-i mahfûz, halka dönük müşâhede yerlerinde tecellî eden Hakk’a dönük ilâhî nûrdan ibârettir. Mevcûdlar o levh-i mahfûzda aslî tâb’ edilmişlikle tâb’ edilmiştir.

Levh-i mahfûz, heyûlanın aslıdır. Çünkü heyûlanın gerektirdiği her sûret, levh-i mahfûzda tâb’ edilmiştir. Heyûla, bu sûretlerden bir sûret gerektirirse, heyûlanın hemen olmasını veya bir mühlet sonra olmasını gerektirmesine göre o sûret âlemde mevcûd olur. Çünkü kalem-i a'lâ, levh-i mahfûzda o sûretin vücûda gelmesiyle cereyân etmiş ve heyûla da onu gerektirmiştir. Bu gerektirmeye göre o sûreti vücûda getirmek, zarûret hâline gelmiştir.

Bu izâha dayalı olaraktır ki, ilâhiyyat âlimleri;

"Heyûla bir sûreti gerektirirse, sûretlerin “Vâhib”i ya’nî “Hîbe edicisi” üzerine o sûreti âlemde açığa çıkartmak vâcibtir" demişlerdir.

Onların "sûretlerin Vâhib’i üzerine o sûreti açığa çıkartmak vâcibtir," demeleri ma’nâyı genişleterek anlatabilme ve mecâz türündendir; aynen Rîsâlet-meâb Efendimiz (s.a.v)'in, "Allah dünyâdan bir şeyi kaldırınca, benzerini onun yerine koyması nefsi üzerine vâcibtir" hadîsinde olduğu gibidir.

Gerek bu hadîste, gerek ilâhiyyatçıların sözündeki "Allâh üzerine vâcib olma" sözü, mecâz türündendir. Yoksa, işin hakîkatinde bunlar "Allah üzerine vâcib" demek değildir. Çünkü Cenâb-ı Hak, kendi üstüne bir şeyin vâcib olmasından yana son derece yücelik ile yücedir. Heyûlanın beyânı, ona mahsûs ayrı bir bölümde gelecektir.

Bilinsin ki;

- Mevcûdların tâb’ edilme yeri olan ilâhî nûr, küllî nefs olarak ta'bîr edilmiştir.

- Levh-i mahfûz, olarak da ta'bîr edilen bahsedilen bu nûrda, kalem-i a'lânın yazdığı şeyi idrâk, o nûrun vecihlerinden bir vecih ile olur, işte o vecih, bizim indimizde küllî akıl olarak ta'bîr edilir.

- Bu nûrdaki tâb’ edilme de kazâ olarak ta'bîr edilir. Kazâ, ilâhî vasfı gereğince aslî tafsîlden ibârettir. Biz bu tafsîlin tecellî yerini, yukarıda kürsî olarak ta'bîr etmiş idik.

Levh-i mahfûzdaki takdîr ise;

  • Belirlenmiş bir zamanda;
  • Ona mahsûs yapısıyla;
  • Belirlenmiş sûrette halkı açığa çıkarmakla hüküm demektir.

Bunun tecellî yerine de "kâlem-i a'lâ" ta’bîri kullanılmıştır.

Kâlem-i a'lâ, bizim kullandığımız ta’bîrlerde "akl-ı evvel ya’nî ilk akıl" demektir. Akl-ı evvelin beyânı, ona mahsûs ayrı bir bölümde gelecektir. Bu yaptığımız izâhı aşağıdaki şekilde örneklendirebiliriz:

Cenâb- ı Hak, falan zamanda falan yapıda Zeyd'i vücûda getirmekle hükmettiğinde;

- Levh-i mahfûzda bu takdîrin gerektirdiği emir, kâlem-i a'lâdan ibârettir.

- Kâlem-i a'lâ da, ilk akıldan ibârettir.

- Bu gerektirmenin beyân edilmesine âit olan mahâl de levh-i mahfûzdur. O levh-i mahfûz da küllî nefs olarak ta'bîr edilmiştir.

- Bir ilâhî emir ki, bu hükmün vücûdda vücûda getirilmesini gerekli kılmıştır, işte o emir ilâhî sıfatların gereklerindendir.

- Kazâ olarak ta'bîr edilen de budur.

- Bunun tecellî yeri kürsîdir.

Kalem ile kastedilenin ne olduğunu, levh-i mahfûz ile kastedilenin ne olduğunu, kazâ ile kastedilenin ne olduğunu, kader ya’nî takdîr ile kastedilenin ne olduğunu iyice anla ve bil!

Bilesin ki, levh-i mahfûzdaki ilim, ilâhî ilimden bir nebzedir. Cenâb-ı Hak onu, halka dönük mevcûdların hakîkatlerinin gereğine göre ilâhî kanûn hikmeti üzere levhde icrâ etmiştir. Cenâb-ı Hakk'ın Hakk’a dönük hakîkatlerinin gereğine göre levh-i mahfûzdaki ilminin ötesinde de ilmi vardır.

Bahsedilen bu ilâhî hakîkatler, vücûdda kudretinin meydana getirme üslûbuna göre zâhir olur. İşte bu hakîkatler, levh-i mahfûzda yazılmış değildir.

Belki, bahsedilen bu hakîkatler;

- Aynî âlemde zâhir olduğu zaman; ba'zen levh-i mahfûzda da zâhir olur;

- Ba'zen aynî âlemde zâhir oluşundan sonra dahi levhde zâhir olmaz.

Levh-i mahfûzda bulunanların hepsi, kıyâmet gününe kadar olan hissî vücûda âit ilim meydana getirir.

Cennet ehlinin, ateş ehlinin hallerine dâir olan ilmin ayrıntısına âit, levh-i mahfûzda bir şey yoktur. Çünkü o ayrıntı, kudretin meydana getirmesine âittir. Kudret işi ise, ta’yîn edilmiş değil, belki mücmeldir.

Evet, işte bu yön ya’nî cennet ehlinin ve ateş ehlinin icmâl üzere hallerine dâir ilim, levh-i mahfûzda bulunabilir. Fakat bu ilim, hem icmâl üzere hem de mutlak sûrettedir;

- Ebedî saâdete mazhar oluşuna, ilâhî ilmin cereyan ettiği kimse hakkında, mutlak olarak ni’metlenme yurdu olduğunun bilinmesi gibi.

- Hattâ bu nî’metlenmeye âit olan ilim, ayrıntılansa bile bu ayrıntılanma dahi, o ni’metlendirme cinsine âit olduğu için yine icmâl üzere bir cümledir.

Örneğin, falan kimseyi me'vâ cenneti ehlinden, yâhut huld cenneti ehlinden, yâhut naîm cenneti ehlinden, yâhut firdevs cenneti ehlinden diye bilirsin; fakat, bu bir icmâldir. Bundan daha fazlasına imkân yoktur. Ateş ehlinin hâli de böyledir.

Bilesin ki, levh-i mahfûzda takdîr edilen hükümler iki çeşittir:

- Bir kısmı, değiştirilmesi mümkün olmayan takdîr edilenler.

- Diğeri de, değiştirilmesi mümkün olan takdîr edilenlerdir.

Değiştirilmesi mümkün olmayan takdîr edilenler, âlemde ilâhî sıfatların gerektirdiği işlerden ibâret olup, vücûda gelmemelerine imkân yoktur.

Değiştirilmesi mümkün olan işler o şeyler ki, âdet olan hikmet kanûnu üzerine âlemdeki kâbiliyyetler, o şeyleri gerektirmiştir.

- Bu tür işleri, Cenâb-ı Hak ba'zen anlattığımız oluşum üzerine icrâ eder. Levh-i mahfûzda takdîr edilmiş olan şey gerçekleşir.

- Ba'zı kere de o işleri ilâhî meydana getirme hükmü üzerine icrâ eder. Bundan dolayı, levh-i mahfûzda takdîr edilmiş olan, gerçekleşmez.

Şuna da şüphe yoktur ki, âlemdeki kâbiliyyetlerin gerektirdiği şeyler de, ilâhî sıfatların gereğinin aynıdır. Fakat ikisi arasında fark vardır. Yâ'nî mutlaka, ilâhî sıfatların gerektirdiği şeyle, âlemdeki kâbiliyyetlerin gerektirdiği şey arasında fark vardır.

O fark da şu şekildedir ki;

- Âlemdeki kâbiliyyetler bir şeyi gerektirse de, o kâbiliyyet hükmünde âcizlik mevcûddur. Çünkü oluşmasında gayrıya dayanmıştır. Bunun içindir ki, ba'zen gerçekleşir, ba'zen de gerçekleşmez.

- Oysa, ilâhî sıfatların gerektirdiği işler böyle değildir. Onlarda ilâhî gerek olduğundan, zarûrî olarak gerçekleşirler.

Îzâh edilen bu farkta ikinci bir yön daha vardır. O yön de şöyledir:

Âlemdeki kâbiliyyetler mümkün olan şeylerdir. Mümkün olan şey ise, kabûl ettiği şeyin zıddını da kabul eder. Kâbiliyyet bir şeyi gerektirse de ve ilâhî kudret onun zıttının gerçekleşmesiyle cereyan etse, o zıt olan da yine mümkünde mevcûd olan kâbiliyyetin gereği demektir. Bundan dolayı âlemdeki kâbiliyetlerin gereğinin gerçekleştiği söylesek de, hikmet kanûnunun tersine olarak söylemiş oluruz. Şâyet kâbiliyyetin gerektirdiği şey, aynıyla gerçekleşirse o zaman hikmet kanûnu üzerine gerçekleştiğini söyleriz. Bu zevkî ya’nî bizzât hakîkatiyle yaşanan bir husûstur, akıl bunu fikrî bakış açısından idrâk edemez. Belki bu bir ilâhî keşftir. Allah, kullarından dilediğine o keşfi ihsân eder.

Özetle, muhkem ya’nî mutlak kazâ kendisinde değişim olmayan kazâdır. Muallak kazâ da, kendisinde değişim mümkün olan kazâdır. Bunun içindir ki, Resûlullah (s.a.v) ancak, muallak kazâdan yana Allah’a sığınmıştır. Çünkü Nebî (s.a.v) bilirdi ki, muallak kazâda değişim olması mümkündür.

Cenâb-ı Hakk'ın, “Yemhûllâhu mâ yeşâu ve yusbit ve indehu ümmül kitâb” "Allah, dilediğini siler, dilediğini sâbit kılar, ümmü’l-Kitâb O’nun indindedir" (Ra’d, 13/39) buyurması muallak kazâya âittir.

Muhkem ya’nî mutlak kazâ böyle değildir. Ona Kur’ân-ı Kerîm'de “ve kâne emrullâhi kaderen makdûrâ” (Ahzâb, 33/38) "Allah'ın emri takdîr edilmiş kaderdir" âyetiyle işâret edilmiştir.

Muhkem kazâda edebe riâyet etme, muallak kazâda ise şefâate cesâret etme husûsunda nasıl hareket edeceğini ta'yîn edebilmek için ikisini birbirinden ayırıp seçebilmek, keşif sâhibi üzerine en güç olan şeylerdendir.

Cenâb-ı Hak, muallak kazâyı kuluna bildirirse bu, şefâate izin verdiğine işârettir. Cenâb-ı Hak Kur'ân'da, “menzellezî yeşfeu indehû illâ bi iznih” ya’nî "Kim ki O’nun indinde şefâat edebilir, ancak O’nun izniyle" (Bakara, 2/255) buyurmuştur.

Bu âlemde ortaya gelen herşey kâbiliyyeti netîcesinde ortaya gelmektedir ve bu kâbiliyyetin ortaya gelmesi bu âlemin gereği olarak başka şeylere dayanmaktadır. Bir elma ağacının kendisinde elma verme kâbiliyyetinin olup, bunun ortaya çıkmasının toprağa, yağmura, hava şartlarına bağlı olması gibi. Eğer her atılan tohum mutlak olarak elma olacak diye ilâhî bir hüküm olsaydı, elma olması başkalarına değil ilâhî hükme dayanırdı ve her şart altında elma verirdi.

Âlemde bu belirtilen kazâ ve kader hükmüyle açığa çıkanlardan insan kendi yaptığı fiillerinden sorumludur. Ve bu sorumlu oluşu da insanın en büyük vasfıdır. İnsanın bu sorumluluğu ise mutlak kazâ yönünden değil ancak muallak kazâ yönündendir. Bu muallak kazâdan sorumluluk ise emr-i teklîfi yönündendir çünkü bizlerin emr-i teklîfiyi yerine getirme hususunda kâbiliyyetlerimiz vardır. “İz—TB” Bilinsin ki, "levh-i mahfûz" olarak ta'bîr edilen ilâhî nûr;

  • İlâhî zâtın nûrundan;
  • İlâhî zâtın nûru da, ilâhî zâtın aynından ibârettir. Çünkü Hakk'a nisbetle bölünme ve kısımlanma muhaldir.

Şu halde, zâtının nûrundan olan levh-i mahfûz, mutlak Hakk'tır. Küllî nefs olarak ta'bîr edilen budur, mutlak halk da odur.

Kur’ân'da “Bel hüve kur’ânun mecîd; Fî levhin mahfûz” ya’nî "Belki o Kur'ân mecd ve azamet, izzet ve saltanat sâhibinin nefsidir; Levh-i mahfûzdadır" buyrulması buna işârettir. Yâ'nî;

  • Küllî nefsdedir yâ'nî;
  • İnsân-ı kâmilin nefsindedir.

Bunda hulûl ya’nî dâhil olma da yoktur. Allah, hulûl ve birleşmeden yana yüce ve mukaddestir.

Allah hakkı söyler ve doğru yola ulaştırır.[85]

Berat kandilinde Kûr’ân-ı Kerim Levh-i Mahfuza indirilmiştir. Mübarek geceler kitabından Berat kandili de bu konunun anlaşılmasında faydalı olacaktır.

Sohbet Tarihi 13/04/1987 Özet
     
  Ü Ç Ü N C Ü   B Ö L Ü M
 BERAT KANDİLİ

Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(2)