İçeriğe atla
TefsirBurûc
Sure 85Mekkî22 ayet

Burûc

Burçlar

البروج

Sûre Hakkında

Hakkında Mekke döneminde inmiştir. 22 âyettir. Sûre, adını birinci âyetteki “el-Bürûc” kelimesinden almıştır. Bürûc, burçlar demektir.

Nuzül Mushaftaki sıralamada seksen beşinci, iniş sırasına göre yirmi yedinci sûredir. Şems sûresinden sonra, Tîn sûresinden önce Mekke’de inmiştir.


Konusu Mekke döneminin ortalarında, müşriklerin müminlere işkence etmeye başlamaları üzerine nâzil olmuştur, yirmi iki âyettir. Fâsılaları ب، ج، ر، ط، ظ، ق harfleridir. Adını 1. âyette geçen ve burcun çoğulu olan burûc dan alır. Sözlük anlamı “açık seçik şey” demek olan burc, uzaktan göze çarpacak şekilde yapılmış yüksek binalar, özellikle Türkçe’de kale surlarının yüksek yerleri, hisar ve kuleleri için kullanılır. Sûredeki anlamıyla gökyüzündeki takımyıldızlara burç denilmesinin asıl sebebi parlak görünüşleri olsa gerektir. Dünyadan bakıldığı zaman tek yıldızmış gibi görünen burçlar, aslında güneş sisteminin milyonlarca elemanından meydana gelmiş olan yıldız kümeleridir. Modern astronomide galaksi adı verilen burçlardan ay yörüngesi üzerinde gözlenen on iki tanesi çok eski devirlerden beri bilinmektedir. İlkçağ’ın meşhur gökbilimcisi Batlamyus gökyüzünde kırk sekiz burç tesbit etmişti. Günümüzde ise bunların sayısı milyarlarla ifade edilmektedir. Kozmos denilen kâinatta ne kadar galaksi bulunduğu hususunda tahmin yürütmek bile mümkün değildir. Çünkü gökyüzünün halen gözlenebilen kısımlarının bütün kâinat içinde ne kadar yer tuttuğu bilinmemektedir.

Sayısız galaksileriyle gökyüzü, yüce yaratanın sonsuz kudretini ortaya koyan canlı ve kevnî bir alâmettir (âyet). Bu kudretin akıllara durgunluk verecek boyutta dile geldiği yer olduğu için sûre burçlarla dolu olan semaya yemin ile başlar; vaad edilen kıyamet gününe, o günde her şeyi açık seçik görecek olanlara ve onların gözleri önünde cereyan edecek şeylere ant ile (âyet 1-3) giriş bölümünü tamamlar. Bazı müfessirlerin ifade ettiği gibi ilk âyette sözü edilen burçları yalnızca ay yörüngesi üzerindeki on iki burçtan ibaret göstermek, âyetin geniş ve şümullü mânasını daraltmak ve sınırlamak olur. Çünkü gökyüzünün bu özelliğiyle yemin konusu olması, onda dile getirilmek istenen ilâhî kudret sebebiyledir.

Bundan sonraki âyetler, hiçbir suç işlemedikleri halde yalnızca Allah’a inandıkları için ashâbü’l-uhdûd tarafından kendilerine zulmedilen, işkenceye uğrayan, ateşle dolu hendeklere atılıp diri diri yakılan iman ehlinin hazin durumunu dile getirir. Ancak Allah bu işkence ve zulmü yapanların hepsine tevbe etmedikleri takdirde hak ettikleri cezayı verecektir. Allah, uğrunda sıkıntı çekenlerin ise öcünü alacak ve onları cennetlerine koyacaktır. Asıl büyük ve ebedî kurtuluş da budur (âyet 4-11). Sûrede bundan sonra Allah’ın üstün kudretine, küfürde ısrar edenlere karşı çetin yakalamasına ve onları ansızın kuşatacağına dikkat çekilmiş, bunun yanında bağışlayıcı olduğu da hatırlatılmış, güçlerine güvenip müminlere zulmeden Firavun ve Semûd kavmi nasıl ayakta kalamayıp helâk olmuşsa onların izinden gidenleri de aynı sonucun beklediğine işaret edilmiştir (âyet 12-18). Sûre inananlara müjde veren, kâfirleri de kötü sonla tehdit eden âyetlerden sonra Kur’ân-ı Kerîm’in yüceliğini, ebedî ve değişmez özelliğini vurgulayan bir hükümle son bulur (âyet 19-22).

Sûrede müminleri ateş dolu hendeklere atıp yakan ve sonra da onları seyrederek eğlenen zâlim ve işkenceci ashâbü’l-uhdûddan söz edildiğine göre ilk müslümanlara eza ve cefa eden Mekkeli müşriklerin bunlar hakkında az çok bilgi sahibi oldukları ve bildikleri böyle bir misalle âyetlerin kendilerini uyardığı anlaşılmaktadır.

Burûc sûresi ilk bakışta Hz. Peygamber’i ve zulüm gören müslümanları teselli için gelmiş gibi görünüyorsa da maksadın yalnız ashâbü’l-uhdûd veya yalnız ilk müslümanlar olmadığı açıktır. Bâbil hükümdarları ve Roma kralları gibi XX. yüzyılda da dünyanın birçok ülkesinde inananlara uygulanan baskı ve sindirme faaliyetleri göz önüne getirilince sûrede kıyamete kadar gelip geçecek bütün inananların ortak kaderine işaret edildiği anlaşılır. Bu bakımdan Burûc sûresi, kendisinden önceki Mutaffifîn ve İnşikāk sûrelerinin devamı gibidir. Çünkü Mutaffifîn sûresi, ölçüde ve tartıda olduğu gibi yönetimde, adalet ve hukuk uygulamasında da insanlar arasında ayırım yapanların acıklı sonlarını bildirir. İnşikāk sûresi de ebedî diriliş demek olan vahyin önemini ve ona inananların kurtulacaklarını, kabul etmeyenlerin yanacaklarını haber verir. Bu sûrede ise yalnız inkâr etmekle kalmayıp inananlara kin duyan, zulüm ve haksızlık yapan, üstelik yaptıklarından pişmanlık duymak yerine bundan zevk alan din düşmanlarının durumu gözler önüne serilir.

Sûrenin faziletiyle ilgili olarak Sa‘lebî ve Vâhidî gibi bazı müfessirlerce Ubey b. Kâ‘b’dan rivayet edilen ve bazı tefsirlerde (meselâ bk. Zemahşerî, IV, 733) yer alan, “Kim Burûc sûresini okursa Allah ona dünya hayatındaki cuma ve arefe günleri sayısının on katı ecir verir” meâlindeki hadisin mevzû olduğu kabul edilmiştir (Zerkeşî, I, 432).


Sûre-i şerifin, kısaca sayı değerlerine bir göz atalım.

(85) Mushaf sıra numarası.

(27) Nüzul sıra numarası.

(14) Alfabetik sırası.

(30) Cüz sırası.

(22) Âyet sayısı.

(22) Fasıla harfleri.

(200) Genel toplamdır.

Rakamları tek tek toplarsak, (8+5+2+7+1+4+3+2+2+2+2=38) Bu sayı değerlerinin birçok bağlantıları vardır. Ancak fazla vaktinizi almamak için genel sayıları ve bağlantısını vermekle yetinelim.


Fâsılaları ب، د، ج، ر، ط، ظ، ق harfleridir. (Be) harfi 1 adet, Risalet mertebesidir. (Cim) harfi 1 adet, Cemâli ve Celâli ilâhiyyenin birlitikteliğidir. (Dal) harfi “16” adettir. İlm’el Yakın, Ayn’el Yakîn, Hakkel Yakin mertebelerinden (13) Hakikat’ül Ahadiyetül Ahmediyenin delilidir. (Rı) harfi 1 adet, Rububiye-Esmâ mertebesidir. (Tı) Tahakkuk 1 adet hakikatın ortaya çıkmasıdır. (Zı) 1 adet, Zulmet –Karanlık, (Kaf) Kudrettir.


Sûre-i Şerifin sayı değerine göz atalım.

(بروج) Burûc “Be: 2” “Rı: 200” “Vav: 6” “Cim: 3” harf değerlerinden oluşmaktadır.

(2+2+6+3= 13) dür.

Mushaf sıralamasında (85) (8+5=13) nüzul sıralamasında (27) (2+7=9) dur. 22 âyettir. (2+2=4) dir. Genel sayı toplamı 38 idi. 3+8= 11 dir (13+13+9+4+11= 50) dir.

(5) Hazret mertebeleri, (50) Elli vakit namaz (Daimi namaz hali)

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَـٰنِ الرَّحِيمِ

1Cüz 30 · Sayfa 590

وَٱلسَّمَآءِ ذَاتِ ٱلْبُرُوجِ

Ve-ssemâ-i żâti-lburûc(i)

Burçlarla dolu göğe andolsun,

2Cüz 30 · Sayfa 590

وَٱلْيَوْمِ ٱلْمَوْعُودِ

Velyevmi-lmev'ûd(i)

Va'dedilmiş güne (kıyamete) andolsun,

3Cüz 30 · Sayfa 590

وَشَاهِدٍ وَمَشْهُودٍ

Ve şâhidin ve meşhûd(in)

(3-5) Şahitlik edene ve şahitlik edilene andolsun ki, (mü'minleri yakmak için) hendek kazıp (içinde) alevli ateş yakanlar lanetlenmiştir.

4Cüz 30 · Sayfa 590

قُتِلَ أَصْحَـٰبُ ٱلْأُخْدُودِ

Kutile ashâbu-l-uḣdûd(i)

(3-5) Şahitlik edene ve şahitlik edilene andolsun ki, (mü'minleri yakmak için) hendek kazıp (içinde) alevli ateş yakanlar lanetlenmiştir.

5Cüz 30 · Sayfa 590

ٱلنَّارِ ذَاتِ ٱلْوَقُودِ

Ennâri żâti-lvekûd(i)

(3-5) Şahitlik edene ve şahitlik edilene andolsun ki, (mü'minleri yakmak için) hendek kazıp (içinde) alevli ateş yakanlar lanetlenmiştir.

6Cüz 30 · Sayfa 590

إِذْ هُمْ عَلَيْهَا قُعُودٌ

İż hum ‘aleyhâ ku'ûd(un)

(6-7) O vakit, ateşin etrafında oturmuş, mü'minlere yaptıklarını seyrediyorlardı.

7Cüz 30 · Sayfa 590

وَهُمْ عَلَىٰ مَا يَفْعَلُونَ بِٱلْمُؤْمِنِينَ شُهُودٌ

Vehum ‘alâ mâ yef'alûne bilmu/minîne şuhûd(un)

(6-7) O vakit, ateşin etrafında oturmuş, mü'minlere yaptıklarını seyrediyorlardı.

8Cüz 30 · Sayfa 590

وَمَا نَقَمُوا۟ مِنْهُمْ إِلَّآ أَن يُؤْمِنُوا۟ بِٱللَّهِ ٱلْعَزِيزِ ٱلْحَمِيدِ

Vemâ nekamû minhum illâ en yu/minû bi(A)llâhi-l'azîzi-lhamîd(i)

(8-9) Onlar mü'minlere ancak; göklerin ve yerin hükümranlığı kendisine ait olan mutlak güç sahibi ve övülmeye layık Allah'a iman ettikleri için kızıyorlardı. Allah, her şeye şahittir.

9Cüz 30 · Sayfa 590

ٱلَّذِى لَهُۥ مُلْكُ ٱلسَّمَـٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضِ ۚ وَٱللَّهُ عَلَىٰ كُلِّ شَىْءٍ شَهِيدٌ

Elleżî lehu mulku-ssemâvâti vel-ard(i)(c) va(A)llâhu ‘alâ kulli şey-in şehîd(un)

(8-9) Onlar mü'minlere ancak; göklerin ve yerin hükümranlığı kendisine ait olan mutlak güç sahibi ve övülmeye layık Allah'a iman ettikleri için kızıyorlardı. Allah, her şeye şahittir.

10Cüz 30 · Sayfa 590

إِنَّ ٱلَّذِينَ فَتَنُوا۟ ٱلْمُؤْمِنِينَ وَٱلْمُؤْمِنَـٰتِ ثُمَّ لَمْ يَتُوبُوا۟ فَلَهُمْ عَذَابُ جَهَنَّمَ وَلَهُمْ عَذَابُ ٱلْحَرِيقِ

İnne-lleżîne fetenû-lmu/minîne velmu/minâti śümme lem yetûbû felehum ‘ażâbu cehenneme ve lehum ‘ażâbu-lharîk(i)

Şüphesiz mü'min erkeklerle mü'min kadınlara işkence edip, sonra da tövbe etmeyenlere; cehennem azabı ve yangın azabı vardır.

11Cüz 30 · Sayfa 590

إِنَّ ٱلَّذِينَ ءَامَنُوا۟ وَعَمِلُوا۟ ٱلصَّـٰلِحَـٰتِ لَهُمْ جَنَّـٰتٌ تَجْرِى مِن تَحْتِهَا ٱلْأَنْهَـٰرُ ۚ ذَٰلِكَ ٱلْفَوْزُ ٱلْكَبِيرُ

İnne-lleżîne âmenû ve 'amilû-ssâlihâti lehum cennâtun tecrî min tahtihâ-l-enhâr(u)(c) żâlike-lfevzu-lkebîr(u)

İman edip salih ameller işleyenlere gelince; onlara içinden ırmaklar akan cennetler vardır. İşte bu büyük başarıdır.

12Cüz 30 · Sayfa 590

إِنَّ بَطْشَ رَبِّكَ لَشَدِيدٌ

İnne batşe rabbike leşedîd(un)

Şüphesiz, Rabbinin yakalaması çok çetindir.

13Cüz 30 · Sayfa 590

إِنَّهُۥ هُوَ يُبْدِئُ وَيُعِيدُ

İnnehu huve yubdi-u ve yu'îd(u)

Şüphesiz O, başlangıçta yaratmayı yapar, sonra onu tekrarlar.

14Cüz 30 · Sayfa 590

وَهُوَ ٱلْغَفُورُ ٱلْوَدُودُ

Ve huve-lġafûru-lvedûd(u)

O, çok bağışlayandır, çok sevendir.

15Cüz 30 · Sayfa 590

ذُو ٱلْعَرْشِ ٱلْمَجِيدُ

Żû-l'arşi-lmecîd(i)

Arş'ın sahibidir, şanı yüce olandır.

16Cüz 30 · Sayfa 590

فَعَّالٌ لِّمَا يُرِيدُ

Fa''âlun limâ yurîd(u)

Dilediğini mutlaka yapandır.

17Cüz 30 · Sayfa 590

هَلْ أَتَىٰكَ حَدِيثُ ٱلْجُنُودِ

Hel etâke hadîśu-lcunûd(i)

(17-18) Orduların, Firavun ve Semud'un haberi sana geldi mi?

18Cüz 30 · Sayfa 590

فِرْعَوْنَ وَثَمُودَ

Fir'avne ve śemûd(e)

(17-18) Orduların, Firavun ve Semud'un haberi sana geldi mi?

19Cüz 30 · Sayfa 590

بَلِ ٱلَّذِينَ كَفَرُوا۟ فِى تَكْذِيبٍ

Beli-lleżîne keferû fî tekżîb(in)

Hayır, inkar edenler, hala yalanlamaktadırlar.

20Cüz 30 · Sayfa 590

وَٱللَّهُ مِن وَرَآئِهِم مُّحِيطٌۢ

Va(A)llâhu min verâ-ihim muhît(un)

Oysa Allah, onları arkalarından kuşatmıştır.

21Cüz 30 · Sayfa 590

بَلْ هُوَ قُرْءَانٌ مَّجِيدٌ

Bel huve kur-ânun mecîd(un)

Hayır, o (yalanlamakta oldukları kitap) şanı yüce bir Kur'an'dır.

22Cüz 30 · Sayfa 590

فِى لَوْحٍ مَّحْفُوظٍۭ

Fî levhin mahfûz(in)

O, korunmuş bir levhada (Levh-i Mahfuz'da)dır.