Fir'avne ve śemûd(e)
(17-18) Orduların, Firavun ve Semud'un haberi sana geldi mi?
Yani Firavun ve Semud'un?
Bu ayet, geçmiş kavimlerin helak edilişini hatırlatarak, Firavun ve Semud'un akıbetini vurgulamaktadır. Dilbilimsel olarak, bu iki özel ismin seçimi, Kur'an'ın kıssalar aracılığıyla ibret alma metodolojisini yansıtır ve onların güçlerine rağmen ilahi kudret karşısındaki acizliklerini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Firavun, Mısır krallarının lakabıdır. Kur'an'da genellikle Hz. Musa'ya karşı çıkan, kibirli ve azgın hükümdarı temsil eder. Bu ayette de Semud ile birlikte anılarak, ilahi emirlere karşı gelenlerin ortak akıbetini vurgulamak için kullanılmıştır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Firavun, mecazi olarak her azgın ve haddi aşan yönetici için kullanılır. Ayetteki kullanımı, onun zulmünü ve Allah'ın ayetlerini yalanlamasını sembolize eder, böylece dinleyicilere ibret alınması gereken bir örnek sunar.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Firavun, Kur'an'da 'küfür' ve 'zulüm' kavramlarının somutlaşmış bir örneği olarak sunulur. Onun hikayesi, ilahi mesajı reddedenlerin kaçınılmaz sonunu göstermek için kullanılır ve bu ayette de Semud ile birlikte bu temayı pekiştirir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Semud, Hicr bölgesinde yaşamış, Salih peygamberi yalanlamış ve mucize olarak gönderilen deveyi keserek helak edilmiş bir kavimdir. Ayette Firavun ile birlikte anılması, onların da Allah'ın ayetlerine karşı gelmeleri sebebiyle uğradıkları azabın büyüklüğünü göstermek içindir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Semud, Kur'an'da sıkça zikredilen, azgınlıkları ve peygamberlerini yalanlamaları sebebiyle helak edilen kavimlerdendir. Bu ayetteki zikri, Firavun'un kıssasıyla birlikte, ilahi adaletin tecellisini ve geçmiş kavimlerin akıbetinden ders çıkarılması gerektiğini vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Semud kelimesi, Kur'an'da genellikle 'azgınlık', 'nankörlük' ve 'ilahi uyarıları reddetme' temalarıyla ilişkilendirilir. Firavun ile birlikte anılması, bu iki kavmin de benzer bir inkarcılık sergilediğini ve benzer bir sonla karşılaştığını göstererek, Kur'an'ın kıssalar aracılığıyla verdiği evrensel mesajı güçlendirir.
Bürûc Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“Fir’avne ve semûd(e)” Yani Firavun ve Semud’un? (85/18)
Bunlar Firavun ve Semud’un orduları, askerleridir. Geldi duyduk, bunlar dünya tarih sahnesinde var olmuşlar. Daha sonra ise tarih sahnesinden silinmişlerdir. Şu tarihte var olmuşlar. Savaşları ve kaç atlı, kaç yaya ve savaş aletleri neydi. Geçmişte yaşamış, o zaman kavimlerinin yaşantılarına olumlu ya da olumsuz etki etmişler. Diye mi? Düşüneceğiz. Yoksa bunlar bizim beden varlığımızda nasıl faaliyet göstermektedirler. O orduları ya o sahaya giderek, o sahneleri duyup müşahade edeceğiz, ya da o günkü yaşanıyı kendi varlığımıza getirip seyr edeceğiz.
Firavun orduları; Firavunun avanesi ve yardımcılarıdır. Firavun nefsi emmareyi temsil etmekte ve ordularıda nefsi emmare askerleri olmaktadır.
6 peygamber (4) Mûsâ a.s. ile yolu muza devam edersek;
Mısırdan çıkış kızıl denizden geçiş.
(Tâ-Hâ-20/77-79)
وَلَقَدْ أَوْحَيْنَا إِلَى مُوسَى أَنْ أَسْرِ بِعِبَادِي فَاضْرِبْ لَهُمْ طَرِيقًا فِي الْبَحْرِ يَبَسًا لَّا تَخَافُ دَرَكًا وَلَا تَخْشَى {طه/77}
“Ve lekad evhaynâ ilâ mûsâ en esri bi ibâdî fadrib lehum tarîkan fîl bahri yebesen, lâ tehâfu dereken ve lâ tahşâ.”
“Ve andolsun ki Biz, Mûsâ’a vahyettik ki: “Kullarımla gece (yola) çıkıp yürü! Sonra da (asânla) vurarak onlar için kuru bir yol aç! (Fir’âvnun size) yetişmesinden korkma ve (suda boğulmaktan da) endişe etme!” (Tâ-Hâ-20/77)
Fir’âvn ve taraftarlarının bu gösteride Mûsâ (a.s.)a yenik düşmelerinden sonra Mûsâ (a.s.) artık bir şeyler yapma zamanının geldiğini hissediyor ve bekliyor idi. İşte bu hâl içinde. “evhaynâ ilâ mûsâ en esri bi ibâdî” “Kullarımla gece (yola) çıkıp yürü! Dedik. İşte böylece İshak (a.s.) dan başlayan “Benî isrâîl” in “esri-isr” gece yolculuğu, yani ma’nâ yolculuğu bir başka hâl üzere tekrar burada Tenzih-mertebe-i Mûseviyyetten, kaldığı yerden devam etmeye başlayacaktır.
Bir bakıma gece yolculuğu nefs ve beden zulmeti karanlığında Hakk’ın nurunu arama çalışmalarıdır. Bu da yapılan zikirlerle ve ibadetlerle olmaktadır. Ayrıca gece karanlığı, henüz daha yoğun madde-anasır beden elbisesi giymemiş olan ervah’ın batındaki lâtif varlıklarıdır. Onların vücûda-görüntüye gelmeleri için geçireceği yolları da “isr” dir.
Sonra da (asânla) vurarak onlar için kuru bir yol aç! Sana verdiğimiz asâ ve kol kudretiyle suya vurarak, senin suda başladığın “isr” gece yolculuğunun bir başka aşamasına gelmiş olmaktasın. O gün seni nasıl suda boğulmaktan kurtardığımız gibi korkma kavminle beraber gene kurtarırız. Kuru yol ise şeriat-ı Mûseviyye’dir. Ve o yoldan karşıya geçtiler.
فَأَتْبَعَهُمْ فِرْعَوْنُ بِجُنُودِهِ فَغَشِيَهُم مِّنَ الْيَمِّ مَا غَشِيَهُمْ {طه/78}
“Fe etbeahum fir’avnu bi cunûdihî fe gaşiyehum minel yemmi mâ gaşiyehum.”
“Böylece Fir’âvn ordusuyla onları takip etti. Bunun üzerine deniz, onların üzerine öyle bir kapanışla kapandı ki, onları (tamamen) örterek kapladı (onları suda boğdu).” (Tâ-Hâ-20/78)
Nefsi emmâre ve askerleri, akıl Mûsâ’sı, fikir Hârun’u nu ve onların halkını, takib ederek kendilerini de aynı halde zannederek arkalarından denize girdiler. Bunun üzerine su onların üzerine kaparak bu su ile gark olmuş-nefesleri kesilmiş oldu. Benî İsrâîl-e kuru bir yol olan aynı geçit, onları boğan su oldu.
وَأَضَلَّ فِرْعَوْنُ قَوْمَهُ وَمَا هَدَى {طه/79}
“Ve edalle fir’avnu kavmehu ve mâ hedâ.”
“Ve Fir’âvn, kavmini dalâlette bıraktı ve (kavmini) hidâyetten men etti.” (Tâ-Hâ-20/79)
Nefs-i emmâre kendi tâbilerini hayal ve vehimle aldatarak dalâlette bıraktı ve böylece hidayetten men etti.[72]
Semûd (Ar. ثَمُود), İslâm'da Sâlih peygamberin gönderilmiş olduğuna inanılan, Kuzeybatı Arabistanda, daha sonraları Medain Salih adı verilen Hicr (İng. Hegra) bölgesinde yaşayan kavmin (İng, Thamud) adıdır.[73]
Âd kavminden sonra gelişip güçlenen Semûd kavmi başlangıçta tevhid inancına sahipti; Allah’ın birliğine, peygambere ve âhiret gününe inanıyordu. Ancak zamanla Âd kavmi gibi putlara tapmaya ve peygamberleri yalanlamaya başladı (eş-Şuarâ 26/141). Bunun üzerine Allah tevhid inancını öğretmesi için aralarından Sâlih’i peygamber olarak görevlendirdi. Hz. Sâlih kavmine kendilerine gönderilmiş güvenilir bir peygamber olduğunu, Allah’a kulluk etmeleri gerektiğini, O’ndan başka bir ilâhın bulunmadığını, Allah’a karşı gelmekten sakınmalarını ve kendisine itaat etmelerini, buna karşılık kendilerinden herhangi bir ücret talep etmediğini söyledi (eş-Şuarâ 26/142-145). Ayrıca kavmine Allah’ın verdiği nimetleri hatırlatarak bu nimetlere şükredip Allah’a karşı gelmekten sakınmaları, O’nun emir ve yasaklarına uymaları, haddi aşıp yeryüzünde fesat çıkaranların peşinden gitmemeleri gerektiğine ve bu nimetlerle birlikte dünyanın ebedî olmadığına dikkat çekti (el-A‘râf 7/74; eş-Şuarâ 26/146-149).
Önceki peygamberlerde görüldüğü gibi kavminden küçük bir topluluk Sâlih peygambere iman ederken başta ileri gelenler olmak üzere çoğunluk onun peygamberliğini inkâr etti. Bunlar Sâlih’i büyülenmiş ve uğursuz olmakla, ayrıca şımarıklık ve yalancılıkla suçladılar (en-Neml 27/47; el-Kamer 54/23-25). Sâlih peygamberin tebliğinde ısrar etmesi üzerine ondan peygamberliğini doğrulayıcı bir mûcize getirmesini istediler ve ancak o zaman iman edeceklerini söylediler. Sâlih de onlara apaçık bir mûcize olarak dişi bir deveyi getirdi. Bu devenin mûcize olma yönü İslâm kaynaklarında sert bir kayadan canlı bir hayvan olarak çıkarılması, bütün kavmin tükettiği miktarda su içmesi ve içtiği su kadar süt vermesi şeklinde açıklanmıştır (M. Ali Sâbûnî, s. 306). Sâlih peygamber kavminden bir günü deveye, bir günü kendilerine tahsis etmek üzere su içme konusunda belli bir sıraya uymalarını istedi (eş-Şuarâ 26/155-156). Ayrıca kendilerine gönderilen bu deveye zarar vermemeleri, aksi takdirde ilâhî azabın üzerlerine ineceği hususunda onları uyardı (el-A‘râf 7/73; Hûd 11/64). Fakat devenin varlığından rahatsızlık duyan bir grup inkârcı deveyi öldürme planları yapmaya başladı. Kur’an’da bozguncu diye nitelendirilen ve dokuz kişiden oluştuğu belirtilen (en-Neml 27/48) bu grup içinden rivayete göre Kudâr b. Sâlif adlı bir kişi deveyi yakalayıp ayaklarını kesti, diğerleri de kılıçlarıyla onu parçaladılar. Ardından kendilerini korkuttuğu azabı getirmesi için Sâlih peygambere meydan okudular (el-A‘râf 7/77). Sâlih peygamberin onlara üç günün sonunda istedikleri azabın geleceğini bildirmesi üzerine (Hûd 11/65) kendisini ve ailesini öldürmek istediler (en-Neml 27/49). Fakat Allah, dördüncü günün sabahında korkunç bir gürültü ve yıldırımların ardından gelen, şiddetli bir sarsıntı ile onları helâk etti (el-A‘râf 7/78; Fussılet 41/17; el-Kamer 54/31). Helâkin ertelenmesiyle ilgili üç günlük süre içinde birinci gün inkârcıların yüzlerinin sarardığı, ikinci gün kızardığı, üçüncü gün karardığı ve bu şekilde içeriden bir bozulmanın ortaya çıktığı, üç gün tamamlandığında âsi kavmin tamamen yok olduğu belirtilmiştir (İbnü’l-Arabî, s. 125). Bir rivayete göre Sâlih peygamberle birlikte ona tâbi olan 120 kişi helâkten kurtulurken geri kalan 5000 kişi helâk olmuştur (M. Ali Sâbûnî, s. 310). Bunun üzerine Sâlih’in kendisine inanan toplulukla birlikte Mekke’ye göç ettiği nakledilir. Bir diğer rivayete göre ise Hz. Sâlih vefat edinceye kadar Filistin’de Remle yakınlarında yaşamıştır.
Resûl-i Ekrem, Tebük Gazvesi sırasında askerleriyle birlikte Semûd kalıntılarının bulunduğu Hicr’e gelmiş, askerler Semûd halkının içtiği kuyulardan su içmiş, hamur yoğurup ekmek yapmış ve yemek hazırlamıştır. Fakat Resûlullah yemeği dökmelerini ve ekmekleri develere yedirmelerini emretmiştir. Daha sonra onları konakladıkları yerden kaldırarak Sâlih’in devesinin su içtiği kuyunun başına götürmüş, bu davranışının sebebini açıklarken de, “Onların yaşadığı felâketin sizin başınıza gelmesinden korktum” demiştir (Müsned, II, 117). Başka bir rivayette Resûl-i Ekrem’in, Hicr’de bulunduğu bir sırada Hicr halkının başına gelenlerden duyduğu üzüntüyü dile getiren ve yanındakileri bu olaydan ibret almaya teşvik eden sözler söylediği belirtilmektedir (Müsned, II, 58, 72; Buhârî, “Meġāzî”, 80; Müslim, “Zühd”, 38).[74]
Kûr’ân-ı Keriymde yolculuk Araf sûresinde Semud kavmi ile ilgili âyetlerde;
وَإِلَى ثَمُودَ أَخَاهُمْ صَالِحًا قَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُواْ اللّهَ مَا لَكُم مِّنْ إِلَهٍ غَيْرُهُ قَدْ جَاءتْكُم بَيِّنَةٌ مِّن رَّبِّكُمْ هَذِهِ نَاقَةُ اللّهِ لَكُمْ آيَةً فَذَرُوهَا تَأْكُلْ فِي أَرْضِ اللّهِ وَلاَ تَمَسُّوهَا بِسُوَءٍ فَيَأْخُذَكُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ {الأعراف/73}
“Ve ilâ semûde ehâhum sâlihan kâle yâ kavmi’budûllâhe mâ lekum min ilâhîn gayrûhu, kad câetkum beyyinetun min rabbikum hâzihî nâkatullâhi lekum âyeten fe zerûha te’kul fî ardıllâhi ve lâ temessûhâ bi sûin fe ye’huzekum azâbun elîm.”
“Semûd kavmine de kardeşleri Sâlih'i (gönderdik): "Ey kavmim dedi, Allah'a kulluk edin, sizin O'ndan başka bir ilâhınız yoktur. Size Rabbinizden açık bir delil geldi. İşte şu, Allah'ın devesi, size bir mucizedir; bırakın onu Allah'ın yeryüzünde yesin (içsin), sakın ona bir kötülük etmeyin, yoksa sizi acı bir azâp yakalar." (7/73)
وَاذْكُرُواْ إِذْ جَعَلَكُمْ خُلَفَاء مِن بَعْدِ عَادٍ وَبَوَّأَكُمْ فِي الأَرْضِ تَتَّخِذُونَ مِن سُهُولِهَا قُصُورًا وَتَنْحِتُونَ الْجِبَالَ بُيُوتًا فَاذْكُرُواْ آلاء اللّهِ وَلاَ تَعْثَوْا فِي الأَرْضِ مُفْسِدِينَ {الأعراف/74}
“Vezkurû iz cealekum hulefâe min ba'di âdin ve bevveekum fîl ardı tettehızûne min suhûlihâ kusûren ve tenhitûnel cibâle buyûten fezkurû âlâallâhi ve lâ ta'sev fîl ardı mufsidîn.”
“Düşünün ki (Allah) Âd'dan sonra sizi hükümdarlar kıldı. Ve yeryüzünde sizi yerleştirdi: O'nun düzlüklerinde saraylar yapıyorsunuz, dağlarında evler yontuyorsunuz. Artık Allah'ın nîmetlerini hatırlayın da yeryüzünde fesatçılar olarak karışıklık çıkarmayın.” (7/74)
قَالَ الْمَلأُ الَّذِينَ اسْتَكْبَرُواْ مِن قَوْمِهِ لِلَّذِينَ اسْتُضْعِفُواْ لِمَنْ آمَنَ مِنْهُمْ أَتَعْلَمُونَ أَنَّ صَالِحًا مُّرْسَلٌ مِّن رَّبِّهِ قَالُواْ إِنَّا بِمَا أُرْسِلَ بِهِ مُؤْمِنُونَ {الأعراف/75}
َ “Kâlel meleullezînestekberû min kavmihî lillezînestud'ıfû li men âmene minhum e ta'lemûne enne sâlihan murselun min rabbihi kâlû innâ bimâ ursile bihî mu'minûn.”
“Kavminden büyüklük taslayan ileri gelenler, içlerinden zayıf görünen müminlere: "Siz, dediler, Sâlih'in, gerçekten Rabbi tarafından gönderildiğini biliyor musunuz?" (Onlar da): "(Evet), doğrusu biz onunla gönderilene inananlarız!" dediler.” (7/75)
قَالَ الَّذِينَ اسْتَكْبَرُواْ إِنَّا بِالَّذِيَ آمَنتُمْ بِهِ كَافِرُونَ {الأعراف/76}
حزبKâlellezînestekberû innâ billezî mentum bihî kâfirûn.”
“Büyüklük taslayanlar: "Biz, sizin inandığınızı inkâr edenleriz!" dediler.” (7/76)
فَعَقَرُواْ النَّاقَةَ وَعَتَوْاْ عَنْ أَمْرِ رَبِّهِمْ وَقَالُواْ يَا صَالِحُ ائْتِنَا بِمَا تَعِدُنَا إِن كُنتَ مِنَ الْمُرْسَلِينَ {الأعراف/77}
“Fe akarûn nâkate ve atev an emri rabbihim ve kâlû yâ sâlihu'tinâ bimâ teidunâ in kunte minel murselîn.”
“Derken dişi deveyi boğazladılar ve Rablerinin buyruğundan dışarı çıktılar; "Ey Sâlih, eğer hakîkaten elçilerdensen, bizi tehdit ettiğin (o azâbı) bize getir! "dediler.” (7/77)
“Derken dişi deveyi boğazladılar” Bütün Âyet-i Kerîme’lerde olduğu gibi burada da hem zâhir hem de bâtın-î hakikatler vardır. Zâhiri, hikâyede olduğu gibidir, bâtını ise “iş’âri-işaret” olarak kişilerin bulunduğu irfaniyyet idraklerine göredir. İş’âri olanlar geneli bağlamaz “indî-şahsi” dir, kendilerine ve o duyarlılıkta olanlara göre zevkî bir idraktir. Tatmak için özel bir eğitim gerekmektedir.
Bilindiği gibi dişilik üreticiliktir, dişi deve kişide “nefs-i küll” ü, üreticiliği temsil eder. Salih (a.s.) ise “akl-ı küll” ü ve etkenliği temsil eder. Sâlih (a.s.) akl-ı kül cihetinden, Sâlih bir etken nefha olarak, kavmine o günün kemâli olan, ilmi İlâhiye yi “nefha-telkin” ediyor, fakat kabul görmüyor idi.
Nihayet bir pazarlık neticesinde Sâlih olan (Akl-ı küll) den “nefha-i İlâhiyye” (nefs-i küll) olan kavmine akmaya başladı geçici olan bu akış neticesinde kendilerinde bulunan “nefs-i emmâre-beden dağları” ndan (Nakatullah-Allah-ın devesi) çıktı. Bu kendilerine Allah’ın “ef’âl cihetinden esma tecellisi” idi. Ancak bunu anlayamadılar.
Mevcut olan akarsuyu şarta göre bir gün deve bir gün kavm kullanmakta idi, böylece suları azalmış ve sıkıntıya düşmüş, “nefs-i emmâre” olan kavim zorlanmaya başlamıştı, bu yüzden (Nakatullah-Allah-ın devesi) ni boğazladılar. Deve ve inek, bilindiği gibi nefs-i levvameyi ifade etmektedirler. Ben-î İsrâîl-in ineği kavmin nefislerinin rabb’ı, muhabbetlisi olduğundan kesmekte çok zorlandılar diyeti, çok sevdikleri altınları oldu. Sâlih (a.s.) a gönderilen “deve-nakatullah” Allah’ın, hamile dişi, üretici devesi olduğundan kendileri hakkında nefs-i levvame değil, Hakk’ın lütfu olarak, Nefs-i radıye idi. Ve o mertebenin kendileri hakkın da kendilerini Rablarına götürecek Burak’ları ve kendilerine ulaşacak olan hakikatlerin zuhur sebebi idi. Onu kesmelerinin diyeti ise bütün varlıkları oldu. Ve, “bizi tehdit ettiğin (o azâbı) bize getir! "dediler.” Bunun üzerine başlarına bilinen akıbetleri geldi.
Seyr-i sülûk yolunda olan her, sâlik götürücüsünün irfaniyyeti kadar bu yoldan geçer, eğer geçmiyorsa zâten gerçek sâlik değil, zanda sâliktir. Âdemiyyet’ten başlayan seyr-i sülûk yolculuğu “salâh-sâlihlik” vadisine geldiği zaman o vadiden geçmek için oraya uygun bir vasıta lâzımdır bu vasıta ise belirtildiği üzere deve’dir. Âlemde ne varsa insânda da bunların hepsi nefsinde bâtınında-kuvve’de mevcuttur, yeri geldiğinde bunları ve ahlâklarını yaşantısında kuvveden zâhire-fiile çıkarır. Her insânın nefsi onun bineğidir, bu bineğin vasfı ise kişinin ahlâkı ile ilgilidir. Eğer bir kimse iç bünyesinde ki, nefsi emmâresini insâni hakikatler ile eğitmemişse o, insân-ı nakıs-noksan insândır. Kendisinde hâkim olan görüntü-sûret insânlığı değil, iç bünyesinde hâkim olan bir hayvanın ahlâkı üzeredir. Bunlara da hayvan-ı nâtık-konuşan hayvan derler.
İşte bu halden kurtulmak için kendi gerçek hakikatini aramaya yönelerek insânlık vadisine girmesi gerekmekte’ dir, o vadiye gitmek için’de kendi beden-nefis dağından Allah’ın yolu olan sırat-ı müstakîm’e ulaşmak için, binek olarak “nâkata-Allah’ın” dişi hâmile devesini çıkarması gerekmektedir. Hâmile olması o devenin neslinin kesilmemiş-ebter, olmamış olması içindir. Devenin suyu çok içmesi İlâh-î ilim ve hayatla dolmasıdır, içince çok süt vermesi, deve allah’ın devesi olduğundan o mertebenin Ulûhiyet ve irfaniyyet hakikatleri ilminden fazla, fazla vermesidir. Bilindiği gibi süt ilimdir. Su da, hayat ve ilimdir. İşte gerçek yol ehli sâlik’in bu mertebe-vâdide ki, nefs-î bineği bu ahlâkta olan “nakata-Allah’ın devesi” dir. Bu deve ile yoluna devam eden sâlik Mûseviyyet mertebesine gelince “Tûvâ” vâdisine girmesi için kendisinden her türlü bineğinin ve hattâ nalınlarının bile çıkartılması istenecektir. (20/12)
(7/73 hâzihî nâkatullâhi lekum âyeten) İşte bu “nâkata-Allah’ın devesi” sizin için Ulûhiyet Âyetlerindendir.
Bilindiği gibi her Âyet-i Kerîme’nin zâhiri ve bâtını vardır, bu Âyet-i kerîme’nin kısmen ilmî yönde ki, zâhirini de anlamaya çalışalım.
Baktığımızda açık olarak görüyoruzki, dağ, taş-toprak, olan mâden’den, et olan deve çıkmaktadır, ancak bu devenin büyük miktarda suya ihtiyacı olduğu görülmek-tedir. Bu hususun incelenmesi gerekmektedir.
Bilindiği gibi Âyet-i Kerîme’ler “muhkem ve mütşabih” olarak ikiye ayrılmaktadırlar. Bu Âyet-i Kerîme’de zâhiri-hikâyesi, yönünden muhkem batını-hakikati, yönünden müteşabih’tir. Bünyesinde büyük bir tekneloji gizlidir, bu tekneloji gıda sanayi ile ilgilidir, Âyet-i Kerîme’de görüldüğü gibi taş ve topraktan su ilâvesi ile et üretilmektedir. Bilindiği gibi gıda zinciri, mâden, bitki ve hayvan türlerinden sırasıyla geçerek üretilmektedir. Burada ise bir halka yoktur, yani görüldüğü gibi mâden’den et üretimi vardır. Bu oluşum büyük bir gıda teknelojisine ışık tutmaktadır. Üretim süresini %/33 kısaltmaktadır, Bu büyük bir zaman kazanımıdır. Eğer vaktim ve maddi imkânlarım olsa idi ilk işim büyük bir lâbaratuar kurup bu araştırmalara başlar idim. Zâten numeneleri de vardır, denizde balıkların, karadan denizlere ulaşan minereller ile suyun ete dönüştüğü aşikârdır, taşların içinde solucanlarında bulunduğu aşikârdır, İnsân badeni dahi kara balçık su ile karışık topraktan et olarak meydana gelen bir varlıktır. O halde bu husus olmayacak bir şey değildir. Ümid edriz ki, bu oluşumu evvelâ sahibi olan bizlerin içinden çıkan kimseler zuhura çıkarırlar, aksi halde geç kaldığımızda yabancılar bu teknolejiyi ortaya çıkarıp, bizlerinde onlardan bunları para ile satın almamız gerekir ki bizlere yazık olmuştur, eldeki değerin kıymeti bilinmemiş diğerleri gibi zayi edilmiş olur. İçimizden kimler veya hangi firmalar bu işe el atıp başlarlarsa bu günden onlara bizden selâm olsun, başarılar dilerim. Ayrıca taşların koyun olması Şuayb (a.s.) ın mucizelerindendir.
فَأَخَذَتْهُمُ الرَّجْفَةُ فَأَصْبَحُواْ فِي دَارِهِمْ جَاثِمِينَ {الأعراف/78}
“Fe ehazethumur recfetu fe asbahû fî dârihim câsimîn.”
“Bunun üzerine hemen onları, o sarsıntı yakaladı, yurtlarında diz üstü çökekaldılar.” (7/78)
فَتَوَلَّى عَنْهُمْ وَقَالَ يَا قَوْمِ لَقَدْ أَبْلَغْتُكُمْ رِسَالَةَ رَبِّي وَنَصَحْتُ لَكُمْ وَلَكِن لاَّ تُحِبُّونَ النَّاصِحِينَ {الأعراف/79}
“Fe tevellâ anhum ve kâle yâ kavmi lekad eblagtukum rÎsâlete rabbî ve nesahtu lekum ve lâkin lâ tuhıbbûnen nâsıhîn.”
“Sâlih de o zaman onlardan yüz çevirdi ve şöyle dedi: "Ey kavmim! And olsun ki ben size Rabbimin elçiliğini tebliğ ettim ve size öğüt verdim, fakat siz öğüt verenleri sevmiyorsunuz." (7/79)
Sâlih (a.s.) ın kavmi Semud, hakkında burada genel bir bilgi verelim:
Semûd kavmi, Şam ile Hicaz arasındaki Hicr denilen bölgede yerleşmişti. Bu sebeble “Eshâb-ül-Hicr” de denilen bu kavim, gün geçtikçe çoğalıp büyüdü. Dokuz kabîleden meydana geldi. Çok çalışıp, bağlar, bahçeler yetiştirdi. Çöllerin kuru sıcağından kurtulup, dağları oyarak tepelere saraylar, ovalara köşkler kurdular. Sanatta ve servette iyice ilerlediler. Ancak, zevk ve safâya düşüp daha önce kendilerine Hûd aleyhisselâm tarafından bildirilen, hak dinden yavaş yavaş uzaklaşmaya başladılar. Kabîle reislerinin de zûlme ve haksızlığa başlamaları üzerine, gittikçe çözülen, Semûd kavmi, nihâyet ağaçtan ve taştan putlar yapıp tapmaya başladılar. Saptıkları kötü yolda sürüklenerek, tevhid esâsından, Allahü Teâlâya îman etmekten tamâmen uzaklaştılar. Câhil ve azgın bir kavim oldular. Sâlih aleyhisselâm, bu kavim arasında herkesle iyi geçinen, fakirlere yardım eden, zayıfları koruyan ve üstün ahlâkıyla sevilen bir zâttı. Kırk yaşlarına geldiği sırada, Allahü teâlâ onu Semûd kavmine, doğru yolu göstermek üzere peygamber olarak gönderdi. Sâlih aleyhisselâm kavmini îmana dâvet edip, putlara tapmaktan, zûlümden ve diğer bütün kötülüklerden uzak durmalarını ısrarla söyledi. Kavmine; “Gerçekten ben size gönderilen güvenilir bir peygamberim. Artık Allah’tan korkun, bana itâat edin.” diyerek dâvetini açıkladı. Sâlih aleyhisselâmın bu dâveti karşısında pek az kimse îman etti. Kavmin çoğunluğu îman etmemekte direndi. Servetlerine güvenen, zevk ve safâ içinde kendinden geçip, zûlme başvuran inkârcılar, Sâlih aleyhisselâma; “Sen de bizim gibi bir insândan başka bir şey değilsin!” diyorlar, onu, “büyülenmiş, yalancı” sayıyorlardı. Sâlih aleyhisselâm ise kavmini îmana davet etmeye devam ediyor ve şöyle diyordu: Ey Semûd kavmi! Sizin içinde bulunduğunuz bu güzel bağ ve bahçelerde, bu yemyeşil ekinler, altın başaklarla, güzel hurmalarla ve çağlayan sularla berâber ebdi olarak burada kalacağınızı mı zannediyorsunuz? Bu evleri kim yaptı. Şimdi kim oturuyor, hiç düşünüyor musunuz? Bu bağların ve bahçelerin ilk sâhibleri kimlerdi, şimdi kim oturuyor? Belki onlar da sizin kendilerini burada ebedi kalacak zannediyorlardı. Fakat hepsi ölüp gittiler. Siz de gelip geçenler gibi öleceksiniz. Bunlar size kalmayacak. Âhirette, yaptıklarınızdan birer birer hesâba çekileceksiniz. Henüz fırsat eldeyken bana tâbi olun. Şunu iyi bilin ki, bugün sizi aldatıp, Allah’a isyân ettirenler, ilâhî azâbtan kendilerini de sizi de kurtaramayacaklardır. Çünkü onlar da sizin gibi âciz insânlardır.” Allahü Teâlâ, Semûd kavmine isyân ve taşkınlıktan vaz geçmeleri için, kadınlarını kısır bıraktı. Ağaçlar kuruyup meyve vermedi. Semûdluların bir kuyu hâricindeki bütün suları kurudu. Sâlih aleyhisselâma kin ve öfkeyle gelen Semûdlular: “Ey Sâlih! Aramıza fesâd karıştırdın. Mallarımıza, çoluk-çocuğumuza, bize zarar verdin. Buradan çekil git. Yoksa seni öldürürüz. ” dediler. Sâlih aleyhisselâm bir müddet onlardan ayrılıp tenhâ yerlere gitti. Bir müddet sonra tekrar dönüp Semûdluları îmana dâvet etti. Semûd kavmi, Sâlih aleyhisselâmdan mûcize göstermesini istedi. Ancak mûcizeleri gördükleri hâlde yine îman etmediler. Yine bir gün Sâlih aleyhisselâma gelip: “Eğer doğru söylüyorsan, şu dağdaki sarp kayalardan kızıl tüylü ve doğurmak üzere olan bir dişi deve çıksın. O zaman sana îman ederiz. ” dediler. Bunu istemekten maksatları akıllara durgunluk verecek, insânları şaşırtacak bir iş isteyip, yapmamasını ve mahcup olmasını düşündüler. Sâlih aleyhisselâm; “Allahü teâlâ her şeye kâdirdir, böyle bir mûcize görürseniz, dağdan akan pınar suyunun bir gün deveye, bir gün size âit olmasına râzı mısınız?” dedi. Semûd kavmi böyle bir şey olamayacağını düşünerek: “Bu şartı da kabul ediyoruz. ” dediler. Sâlih aleyhisselâmın bu şarttan maksâdı; dağdan gelen pınar suyunun az olması ve zagın insânların sâhiplenmesi sebebiyle zor durumda kalan kimselere yardımcı olup, devenin hissesi olan suyu fakir ve zayıflara vermekti. Sâlih aleyhisselâm onlara; “Benimle sözleştiğinizi unutmayın, şâyet deve çıkınca ona bir zarar verirseniz ve verdiğiniz sözlerde durmazsanız acı bir azâba uğrarsınız. ” dedi. Semûd kavmi; “Sen deveyi çıkar, her istediğini kabul edeceğiz. Aksine bir iş yaparsak azâbı da kabul ediyoruz. ” dediler. Nihâyet devenin çıkmasını istedikleri dağın kayalıkları önünde toplanıp, beklemeye başladılar. Sâlih aleyhisselâm böyle bir mûcize vermesi için Allahü teâlâya duâ etti ve duâsı kabul oldu. Kaya yarılıp, arasından istedikleri gibi bir deve çıktı. Deve, iki yana dizilip hayret ve şaşkınlıktan donakalan Semûd kavmi arasından salına salına yürümeye başladı. Sonra da bir yavru doğurdu. Bu mûcizeyi görenlerden bir kısmı îman etti. Diğer bir kısmı ise menfâatlerinin ve zûlümlerinin ortadan kalkacağını görerek bir türlü îman etmediler. Sâlih aleyhisselâm onlara sözlerinde durmalarını, aksi takdirde ağır bir azâba düşeceklerini söyledi. Fakat inad ve inkârdan vazgeçmediler. Suyun taksimi işi de kendilerine ağır gelip kendilerine göre çâreler aramaya başladılar. Mûcize olarak kayadan çıkan deve, yavrusuyla birlikte her tarafı dolaşıyor, su içme nöbeti olduğu gün de suyun başına gelip suyu tamâmen içiyordu. Su içmesi de ayrı bir mûcize olup tonlarca su içiyor, su vücûdunda kayboluyordu. Suyu içip bitirince, su çıkan yerde oturuyordu. İmân edenler, ondan bir kabîleye yetecek kadar bol süt sağıyorlar, sütten içiyor ve yiyecekler yapıyorlardı. Böylece inananların îmanı kuvvetlenir, inkârcıların kinleri artardı. Bu mûcize karşısında âciz kalan Semûd kavmi deveyi öldürmeyi plânlıyordu. Nitekim, Sâlih aleyhisselâmın nasihat edip, îman etmeye çağırdığı bir sırada, onlar, su içmekte olan deveyi göstererek; “Güyâ şu deveyi öldürsek biz helâk olacakmışız! Onu öldürelim de gör!” dediler. Nihâyet çeşitli plânlar kurarak deveyi öldürdüler. Sonra da Sâlih aleyhisselâma; “İşte deveyi öldürdük. Eğer söylediğin gibi bir peygambersen sözlediğin azâbı getir. ” dediler. Sâlih aleyhisselâm bu azgın kavme şefkât ve merhâmetle nasihat edip; “Ey kavmim! Nedir bu yaptığınız? Sizin için bir imtihan vesilesi olan deveyi de öldürdünüz. İnkârda ve günâhkarlıkta ısrar ettiniz. Buna rağmen tövbe kapısı açıktır. Neden azâbın gelmesini istiyorsunuz, tövbe ediniz!” dedi. Bu son dâvete de sert cevaplar veren Semûd kavmi, Sâlih aleyhisselâmı, âilesini ve îman edenleride öldürmeyi plânlamaya başladılar.
Sâlih aleyhisselâm bu azgın kavme şöyle dedi: “Yurdunuzda üç gün daha kalın, birinci gün yüzünüz sararacak, ikici gün kızaracak, üçüncü gün siyahlaşacak, dördüncü gün ise üzerinize azâb gelerek sizi helâk edecektir!” Sâlih aleyhisselâmın söylediği bu günler gelip çattı. Bu sırada Semûd kavmi Sâlih aleyhisselâmı ve inananları öldürme teşebbüsüne giriştiler. Onlar harekete geçmeden, Cebrâil aleyhisselâm gelip, durumu Sâlih aleyhisselâma bildirdi. Sâlih aleyhisselâm da îman edenlerle birlikte oradan uzaklaşıp gitti. Birinci günde bâzı hâller zuhûr etti. Devenin bastığı yerlerde kan fışkırdığı, ağaçların yapraklarının kızardığı, kuyu suyunun kan renginde ve insânların yüzlerinin sapsarı olduğu görüldü. İkinci gün de Semûdluların yüzleri kana boyanmış gibi kıpkırmızı oldu. Bu belirtileri gören Semûdlular azâbın geleceğini kanâat getirip feryât ettiler. Yüzlerinin siyahlaştığı üçüncü gün, evini sarıp hücum ettikleri Sâlih aleyhisselâmın, şehirden çıkıp gittiğini anladılar. O gün, gece yarısından sonra, sabaha karşı şiddetli bir sarsıntı ve dağlardan fışkıran ateş ile Semûd kavminin yurdu altüst oldu.
Sayhanın (sarsıntının) şiddetinden hepsinin ödleri patladı. Hepsi helâk olup gittiler. Bundan sonra da yurtları hiç mâmur edilmedi. Sanki hiç insân yaşamamış bir yer hâlini aldı. Semûd kavmi helâk edildikten sonra Sâlih aleyhisselâm, îman edenlerle birlikte gelip, yerle bir edilen şehre ibretle bakarak; “Ey kavmim! Sizden hiçbir ücret istemeden, sizi sâdece Allahü teâlâ îman etmeye dâvet ettim ve bunu size nice nasihatlar yaptım. Fakat siz dinlemediniz. Sonra bu azâba uğradınız!” dedi. Sâlih aleyhisselâm, kavminin helâkinden sonra kendisine îman edenlerle birlikte Mekke’ye veya Şam taraflarına gitti. Remle kasabasına yerleşti. Hadramût tarafına gittiğine dâir rivâyetler de vardır.
Kendi varlığımızdan bakarsak, bize öyle bir müddet geliyor ki daha evvel gelen bilgilerin tesirleri geçip yine biraz gaflette kalmaya başladıktan sonra Cenâb-ı Hakk bizi tekrar îkaz etmek üzere sâlâh üzere tavsiye için Sâlih (a.s.)’ı bize gönderiyor. Ve bu sâlâh nefsimize diyor ki “ey nefs Rabbine ibâdet et sana bundan başka hiçbir şey faydalı olamaz” tavsiyesinde bulunuyor. Bu sâlâh bize idrâkimiz çok güçlü ise Cenâb-ı Hakk’tan ilhâm yoluyla gelebilir eğer bir derviş isek şeyhimizden gelir. İşte o anda şeyh konumunda olan kimse sâlâhlık getirir ve mânâ olarak orada Sâlih peygamberin görevini görür.
Bu mertebede kişiye bazı oluşumlar geliyor. Dervişe deve hükmünde bir bilgi gelir. Devenin özelliği sâfiyeti ve o zamanlarda hacca götürmesidir, işte Cenâb-ı hakk bu dönemlerde kişiyi Hak’a ulaştıracak vâsıtayı çıkartıyor kişinin kendi gönlünde. Devenin kendi gününde bütün suyu içmesi ise kendi gönlündeki Hakkanî ilimleri hiç bırakmadan içmesi ve bunları süte çevirmesi yâni faydalı gıdâya çevirip cemaâte dağıtmasıdır. Bu rahmâni ilimleri alan cemaâtte o ilimlerden kendilerine göre değişik değişik gıdâlar yapıyorlar fakat kavim bunu da çekemiyor. Demek ki o devrelerde hâlâ kavim yola girmemiş ve azgındır. Ve nefsi emmâre o deveyi kesiyor sonrasında Cenâb-ı Hakk büyük bir ihtarla onu ortadan kaldırıyor.
Dikkât edersek burada besin zinciri aşama kaydediyor ve mâdenden hayvân oluşuyor, normal sıralama gereği olan bitki bölümü ortadan kalkıyor. Bir gün gelecek insânoğlu mâdenden et yapacak, çünkü bu âyetlerde bu oluşum belirtiliyor.[75]
Muhyyiddin Arabi hazretleri Salih fassının ilgili bölümünde;
16. Paragraf:
Ve bunun için kavminin üç gün te'hîrinde, Allah Teâlâ'nın izhâr eylediği Salih (a.s.)ın hikmeti, va'd-i gayr-i mekzûb oldu. Böyle olunca sıdkı intâc etti. O da onları Hakk'ın onunla ihlâk eylediği sayhadır. İmdi onlar evlerinde göğüslerini arza koymuş oldukları halde sabahladılar (16).
Salih’in (a.s.) devesini kesmişlerdi Cenab-ı Hakk onlara üç gün tanıdı sonra yüzleri renkten renge girdi. İşte bu oluşumu anlatmak için buraya kadar bu izahatı verdi. O üç oluşumun hakikati nedir diye. Ya'nî kevnin aslı teslis olduğu için, Hak Teâlâ Salih (a.s.)ın kavminin ihlâkını üç gün te'hir etti. Kavminin helakını üç güne yaydı, tehir etti. Deveyiöldürdükten sonra Salih (a.s.) onlara üç gününüz var diye buyurdu. Bu üç günün hitâmında O'nun va'di sahih oldu. Ve îcâd, nasıl ki teslis üzerine bina ise, helâk dahî teslis üzerine bina oldu. Teslisi bu yüzden anlatıyor, Salih (a.s.)ın kavminin helak olmasının sebebi ve öz hakikatinin neye dayandığını anlatmak istiyor. Ve Salih (a.s.) kavminin helaki teslis üzerine mebnî olması, o hazretin hikmeti iktizasından idi. Zîrâ Salih (a.s) zamanının insân-ı kâmili olduğundan, her ne kadar cemî'i esmâ-i ilâhiyyeye mazhar idiyse de, bütün esmâlar onda zuhurda idiyse de bu esmadan onun üzerine gâlib olan ism-i Fettâh idi; ve hikmeti dahî "fütûhî" oldu. Bakın dağın, taşın açılması var ya Fettah idi. Ve "fütûh" me'mûl olmayan, bir şeyden bir şeyin zuhuru olduğu için, îcâdı gerektirdi; açmak fütûhtur, kapıyı açmak da fütuh, ama bu bilinen bir şeydir, ama duvarın açılması sıradan bir şey değildir. Yani bu açılış özel bir açılış değişik bir açılıştır. Ve îcâd dahî teslis üzerine mebnî oldu. Binâenaleyh kevnin fesadı demek olan kavminin helâkı dahî teslis üzerine vuku'a geldi Ve Hak Teâlâ sûre-i Hûd'daki (Hûd. 11/65)
فَعَقَرُوهَا فَقَالَ تَمَتَّعُواْ فِي دَارِكُمْ ثَلاَثَةَ أَيَّامٍ ذَلِكَ وَعْدٌ غَيْرُ مَكْذُوبٍ {هود/65}
kavli mucibince o kavmin faydalanacakları üç gün, ya'nî teslis, sıdkı, ya'nî netice-i sâdıkayı intâc etti; yani sadık neticeyi ortaya getirerek neticelendi ve neticenin sıdki dahî Allah Teâlâ'nın onları ihlâk eylediği sayhadır. İşte o üç günün sonunda bir sayha geldi bir ses geldi onlar helak oldular. "Va'd-i gayr-i mekzûb" olan üç gün temettu'ları hitâm bulduktan sonra, yani dünyadaki faydalanmaları sona erdi, sayhanın vukü'unu müteâkib onlar, evlerinde göğüsleri arza mülâhık olduğu halde, birtakım bî-rûh ecsâddan ibaret olarak sabahladılar, ya'nî helak oldular. Ruhsuz cesedler olarak üçüncü gün o sayhanın sonunda göğüsleri üzere kalmışlar.
17. Paragraf:
İmdi üç günün birinci günü Salih (a.s.) kavminin yüzleri sapsarı, ikinci gününde kıpkırmızı ve üçüncü gününde kapkara oldu. Böyle olunca, vaktaki üç gün kâmil oldu, (üç gün doldu) îstidâd sahih oldu. Binâenaleyh onlar da fesâdın günü zahir oldu. İmdi bu zuhûr "helak" ile tesmiye olundu. Şu halde eşkıya yüzlerinin sararması, Allah Teâlâ'nın (Abese, 80/38) وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ مُّسْفِرَةٌ kavlinde süadâ yüzlerinin isfârı mukabilinde oldu. Ve "müsfire" zuhurdur. (sarılık zuhurdur) Nitekim sararma, birinci günde Salih (a.s.)ın kavminde, şekâ alâmetinin zuhuru oldu. Ba'dehû onlar ile kâim olan kızarma mukabilinde, süadâ hakkında / Allah Teâlâ'nın "dâhike" (güldüler, hoşlandılar) kavli geldi. Zîrâ "gülme" yüzün kızarmasını tevlîd eden sebeblerdendir. Binâenaleyh gülme, süadâda (saidlerde) yanakların kızarmasıdır. Ba'dehû Allah Teâlâ eşkıya beşeresinin siyahlıkla tağyiri mukabilinde "müstebşire" kavlini buyurdu; ve "istibşâr" süadânın beşerelerinde sürûrün te'sîrinden zahir oldu. Nitekim siyahlık, eşkıyanın beşeresinde te'sîr eyledi (17).
Yani bir renk değişik kişilerde farklı meydana geliyor, birisinde saidlik diğerinde eşkıyalık ifadesi oluyor. Ya'nî Salih (a.s.), kavmine üç gün faydalanmalarını va'd etmiş idi. Bu üç günün, birisinde onların yüzleri sarardı, ikinci günü kızardı, üçüncü günü karardı. İşte bu sarı, kırmızı ve kararmayı said yani suada hakkında da ifade ediyor, bu zalimler hakkında da ifade ediyor. Bu üç günün hitâmında da helak olmağa isti'dâd sahîh oldu; ve bu surette onlarda fesâdın vücûdu zuhur etti. İşte bu zuhura da "helak" denildi. İmdi Hak Teâlâ saîd olan kulları hakkında Abese sûre-i şerîfesin de (Abese, 80/38-39) buyurdu.
وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ مُّسْفِرَةٌ {عبس/38} ضَاحِكَةٌ مُّسْتَبْشِرَةٌ {عبس/39}
Eşkıyanın yüzlerinin sararması saidler hakkında buyrulan "nûrlu" kavline; ve kızarması dahî "dâhike" kavline; ve kararması da "müjdelenmiş" kavline mukabil oldu. Zîrâ "nurlu" "zahir olmak"dan alınmıştır; ve "süfûr" zuhur ma'nâsınadır. Ve süadânın yüzlerinde eser-i saadet nasıl zahir ise, Salih (a.s.)ın kavminde de, birinci günde ısfırâr ile alâmet-i şekavet öylece zâhir oldu. Ve keza süadâ gülen (handan) olduklarında yanakları nasıl kızarır ise, ikinci günü eşkıyanın yüzleri de buna mukabil olarak öylece kızardı. Ve keza "müjdeleme", süadânın derisinde sürürün, hoşluğun te'siriyle nasıl zahir ve sevinç tesiri ile onların beşeresi, yüzleri nasıl müteğayyir olur ise, değişir ise, eşkıyanın beşeresinde, yani yüzünde üçüncü günü zâhir olan siyahlık dahî buna mukabil olarak onların beşeresini tağyir eyledi, yani değiştirdi.[76]