Ve şâhidin ve meşhûd(in)
(3-5) Şahitlik edene ve şahitlik edilene andolsun ki, (mü'minleri yakmak için) hendek kazıp (içinde) alevli ateş yakanlar lanetlenmiştir.
Şahitlik edene ve edilene andolsun ki,
Burûc Suresi'nin 3. ayeti, 'şahitlik eden' ve 'şahitlik edilen' kavramları üzerinden bir yemini ifade ederek, ahiret inancının temelini oluşturan dirilişin önemine vurgu yapmaktadır. Bu iki kavram, Kur'an'ın semantik evreninde birbirini tamamlayan ve derin anlamlar taşıyan anahtar kelimelerdir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'şâhid' kelimesini 'huzurda bulunmak, bir şeyi gözlemlemek ve bilgi sahibi olmak' anlamlarına gelen 'şühûd' kökünden türetir. Ayetteki 'şâhid', yemin edilen ve ahiret inancını destekleyen bir tanık olarak, ya Allah'ın kendisi, ya peygamber, ya ümmet, ya da kıyamet günü şahitlik edecek herhangi bir varlık olabilir. Bu, tanıklığın mutlak ve kuşatıcı yönünü vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'şâhid' kelimesini 'hazır olan, gören' olarak açıklar. Ayetteki kullanımıyla, yemin edilen bu varlığın, dirilişin ve ahiretin gerçekliğine dair bir tür kanıt veya gözlemci olduğunu ima eder. Bu, kelimenin somut bir tanıklık eylemine işaret ettiğini gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'ş-h-d' kökünün Kur'an'daki temel anlamının 'bir şeye tanık olmak, hazır bulunmak' olduğunu belirtir. 'Şâhid' kavramı, sadece bir gözlemci olmanın ötesinde, bir olayın gerçekliğini tasdik eden, ona şahitlik eden bir varlık olarak karşımıza çıkar. Buradaki 'şâhid', ahiret inancının doğruluğuna dair bir tür 'delil' veya 'kanıt' niteliği taşır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'meşhûd' kelimesini 'şahitlik edilen, hazır bulunulan şey' olarak tanımlar. Ayetteki 'meşhûd', yemin edilen ve dirilişin gerçekleşeceğine dair şahitlik edilecek olan kıyamet günü, cuma günü, arefe günü gibi önemli bir zaman dilimi veya bizzat dirilişin kendisi olabilir. Bu, tanıklığın nesnesini ve önemini vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'meşhûd' kelimesini 'şahitlik edilen gün' olarak yorumlar ve genellikle kıyamet gününe işaret ettiğini belirtir. Bu bağlamda, kıyamet günü, tüm insanların bir araya geleceği ve amellerine şahitlik edileceği bir gün olarak 'meşhûd' niteliği kazanır. Bu, kelimenin ahiret bağlamındaki merkezi rolünü gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'meşhûd' kelimesinin 'üzerine şahitlik edilen, hazır bulunulan' anlamlarına geldiğini ifade eder. Ayetteki kullanımıyla, 'meşhûd', dirilişin ve ahiretin kaçınılmaz bir gerçeklik olduğunu, bu gerçeğe şahitlik edileceğini ve herkesin buna tanık olacağını vurgular. Bu, kelimenin evrensel bir tanıklık ve hesap günüyle ilişkisini ortaya koyar.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'ş-h-d' kökünden türeyen 'meşhûd' kelimesinin, 'şahitlik edilen, gözlemlenen' anlamının yanı sıra, 'üzerinde ittifak edilen, herkesin bildiği' gibi bir anlam derinliğine de sahip olabileceğini belirtir. Ayetteki 'meşhûd', dirilişin ve ahiretin, tüm insanlık için ortak bir kader ve herkesin şahit olacağı bir gerçeklik olduğunu ifade eder.
Bürûc Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“Ve şâhidin ve meşhûd(in)” Şahitlik edene ve edilene and olsun ki,[19] (85/3)
Âyette şahid olan (müşahade eden), müşahade edilen ve etken ve edilgen iki özellik vardır.
Öncelikle müşahade eden resülullah efendimiz (s.a.v) ve daha sonra onun nezdinde biz ümmetiyizdir.
Müşahade olunan nedir? 1. Âyette geçen gökteki burçlar, 2. Âyette kıyâmet geçen kıyâmet günü. 3. İse bundan sonra gelecek olan âyetteki Hendek ashabıdır.
Şahid ve şahidlik kavramının meyi ifade ettiği ezan-ı muhammedi de;
“Eşhedü enlâ ilâhe illallah Eşhedü enne Muhammedürrasülüllah” olarak günde 5 sefer dinleyip. 5 farz namazda 5 kere kamet ile ifade etmekteyiz. Yani 10 kere şahit oldum, müşahade ettim diyoruz. Ama neyi nasıl?
Bunu da namaz kitabı Ezân-ı Muhammed-i Kitabıza müracaat edecek olursak;
EŞHEDÜ ENLÂ İLÂHE İLLALLAH
Dördüncü tekbirden sonra gelen şehadetlere gelince, bunlar tekbirleri anlattığımız şekilde, en azından bilgi olarak veya ilim mertebesinden İlm-el yakıyn olarak idrak edilebilir.
Eğer gayret edebilirsek;
Eşhedü, ben görüyorum ki
En lâ ilâhe illallah, ondan başka ilah yoktur, ancak o vardır, hükmünü gerçeğine yakın anlamaya çalışmış oluruz.
Fakat bu Şehadeti söyleyebilmek için baştaki tekbirleri güzel getirmemiz lazımdır. Bir işin başı güzel olmadıktan sonra devamı hiç olmaz.
Bir kimse her hangi bir olayı görmediği halde ben bunu gördüm diyerek hakimin karşısında şahitlik ettiği zaman ne olur?
Bunun adına yalancı şahitlik denir. Yalancılığı meydana çıkınca suçunun derecesi kadar da ceza görmesi kendisine müstehak olur.
İşte eğer bizler de Hakk’ın gerçek varlığını, özelliğini, idrak etmeden Eşhedü en lâ ilâhe illallah diyorsak bir bakıma yalancı şahit hükmündeyiz demektir.
Ancak bu işi kasden yapmıyoruz, gafletten yapıyoruz, art niyetimiz ve başkasına zarar verdiğimiz yok.
Bu bakımdan, saflığımız ve kötü niyetimiz olmaması dolayısıyla yalancı şahit durumuna inşeallah düşmüyoruzdur. Ancak, gafletle yapılan her şey, gereken faydayı sağlamaz.
Dünyaya gelmekten maksat azami derecede menfeat sağlamaktır. Bu beşeri manada anladığımız maddi yönlü bir menfeat değil, ahirete dönük bir menfeattir ki, burada ne kazanmışsak orada onlar lazım olacaktır.
Zaten Âyet-i Kerimede, (Bakara Suresi 2/110) Ve ma tükaddimu lienfüsiküm min hayrin teciduhü ındellahi (İki elinizle ne takdim etmişseniz, onu bulacaksınız,) buyurulmuştur.
İşte bunları böyle düşünürsek Eşhedü dediği zaman insan, gerçeği ile görmese bile, hiç olmazsa düşünce mertebesinde Eşhedü derken görüyorum ki yerine düşünüyorum ki, La ilahe illallah ALLAH’dan başka ilah yoktur der.
Bu durumda gerçekten görüş mertebesine ulaşamamış olsa bile, hiç değilse bunu biliş mertebesi itibariyle söylediğinden, bu işin ilim yollu böyle olduğuna şahidim demiş olur.
Netice itibariyle düşünüyorum ki bu böyledir hükmüyle, gördüm kelimesini ifade etmiş olur.
Mealen, düşünüyorum ki ALLAH’tan başka ilah yoktur dediğimiz Birinci şehadette, afakta yani zâhirde, ALLAH’tan başkası yoktur.
İkinci şehadette, enfüste yani kendinde de ALLAH’tan başkası yoktur.
Diğer bir ifadeyle dışarıya baktığın zaman, dışardaki varlıkların Hakk’ın varlığından başka bir varlık olmadığını idrak edersin,
Ve sen de bu âlemin içinde bulunduğuna göre sende var olanın da Hakk’ın varlığından başka bir şey olmadığını anlarsın.
Böylece;
Birinci şehadete genel anlamda zâhirî şehadet, İkinci şehadete de genel anlamda bâtınî şehadet denir.
Bunlardan Zâhiri şehadet ilm-el yakıyn, Bâtınî şehadet ayn-el yakıyn mertebeleridir.
İşte bu hususları iyi anlamaya bakalım sevgili kardeşim.
Özetle:
Gafleti at, → gerçeğe yönel;
kabuğu bırak, → özü al;
satıhtan geç, → dibe dal.
Burada kısaca, bir hatıramı yad etmek isterim.
Günlerden bir gün Efendi Babam hastalanmış ve hastahaneye yatmış idi. Oldukça ağır seyreden hastalığı süresinde kendisini ziyarete gittiğim bir seferinde yarı dalgın halde yattığı yerden fakire, eşhedü en lâ ilâhe illallah ne demektir? Onu anlatmaya ve irşadetmeye çalışıyordu, Mevlâm rahmet eylesin.
Ayrıca şehadet;
Dört tekbirin dört mertebesini de gerçek manada anlayıp o hallere şahitlik etmek, Hakk’ı bütün zuhurları itibariyle kabul ve tasdik etmektir.
EŞHEDÜ ENNE MUHAMMEDÜR RASÜLÜLLAH
Ve yine görüyorum ki Muhammed (S.A.V.) Hakk’ın Rasülu ve Peygamberidir., Rasül; İrsal eden, ulaştıran, gönderilen ma’nâsınadır. Hani postacı nasıl mektubu ulaştırıyor.
Nebi haberci, Mürsel ise haber ulaştıran, (yeni bir şeriatle gelen, yeni bir şeyler getiren) demektir.
Eşhedü enne Muhammedürrasülüllah.
Ben muhakkak görüyorum ki, Muhammed (S.A.V.) onun Rasülüdur.
Şimdi bu kelimenin biraz araştırmasını yapalım.
Yukarıda da bahsettiğimiz gibi, afakta yani zâhirde, en azından bunun böyle olduğunu Düşünüyorum ki denmek istendiğini ifade etmiştik.
Bir diğer ifadeyle bunu okuyan kişi Hazret-i Muhammedin (evvelce bahsedilen o yüce gücün)
- ef’âl âlemine,
- birimselliğe ve
- insanlara dönük olarak
ALLAH c.c. den haber getirmesi Rasülluk’tur. Ben bu hali görüyor ve böyle olduğunu tasdik ediyorum demektedir.
İnsanoğlu, ne kadar kendi varlığının hakikatinin, Hakk’ın varlığının hakikati olduğunu düşünse de; bunun teferruatını bilmesi mümkün değildir.
Ancak bir haberci gelecek ki; o haber versin; şöyle, şöyle deyip izah etsin; karşısındaki de eşhedü desin yani gördüm desin.
İşte Hazret-i Peygamberin diğer peygamberlerden üstünlüğü ve en son gelişinin sebebi, yukarıda bahs edilen dört tekbirin mertebesinin ayrı ayrı haber verip izah etmesindendir.
İlk gelen peygamberlerin bir kısmı birinci tekbiri haber verebildi.
Daha sonra gelenler ikinci tekbiri haber verebildi.
Daha da sonra gelenler üçüncü tekbirin bir kısmını haber verebildiler.
Aleyhissalatu vesselam Efendimiz ise, bütün dört tekbirin tamamını en geniş ihata ve ifadesiyle haber verdi.
İşte zâhirî ve bâtını anlamlarıyla kişi görüyorum, düşünüyorum, en azından biliyorum ki Hazret-i Muhammed denilen Habibullah; insanlığa bu dört mertebeden de haber getirdi, bunu müşahede ediyorum demek bilincine varmış olur.[20]
“İz-Terzi Baba” nın Yohava şahitleri ile yapılan konuşmaların son bölümünü faydalı olur düşüncesi ile buraya alıyoruz.
Epey seneler evvel okuduğum ve yazarını unuttuğum “Kıyâmet, Ahiret” isimli kitapta ki, bir Hadîs-i Şerif’te şöyle bahsediliyor idi. Cehennemden en son çıkacak kişiye Cenâb-ı Hakk diyecek ki, “ey kulum sana dünya büyüklüğünde bir cennet versem razı olurmusun? Diyecek! O kulda, “razı olurum ya rabb-i” diyecek, bunun üzerine, tekrar, Cenâb-ı Hakk “bir o kadar daha versem razı olurmusun? Diyecek! O kulda, “razı olurum ya rabb-i” diyecek, böylece bu konuşmalar (10) a kadar devam edecek. Diye belirtikmekteydi. Yani cehennemden en son çıkacak kişiye on dünya büyüklüğünde bir cennet verilecektir.
O halde Ahmet kardeşim kusura bakmayın ama sizin rabbınız çok fakirmiş. Sayıda bir benzerlik var ama hakikatte kıyas kabul etmez bir husus var. Siz diyorsunuz ki, cennet dünyada olacak ve Yehova şahitlerine dünyada 10 dönüm arazi verilecek ve bu arazi çok mümbit olacak aden cenneti gibi bereketli olacak ve kurtla kuzu bir ararada gezecek. Bizdeki haberlerde ise cennet başka bir âlemde olacak ve cehennemden en son çıkacak kişiye on dünya büyüklüğünde bir cennet verilecektir. İşte bu yüzden kusura bakmayın sizin hayal ettiğiniz rabb’iniz çok fakirmiş.
Ahmet Bey: Siz öyle düşünebilirsiniz. Bu dünyada bütün insanlar günahlıdır, ancak Allah’ın biricik oğlu Îsâ günahsızdır ve bu yüzden o kendine inananların günah-ı na kefaret olmak üzere kendini feda etti. Hattâ Muhammed bile günahlıdır, çünkü kendi ifadesiyle. “Bende günde (70 veya 100) kere istiğfar ederim demiştir, bu da, kendi ağzından günahının olduğunu itiraf etmesidir.
Terzi Baba: Orada biraz durmak lâzımdır, Hz. Muhammedin (s.a.v.) Fetih Sûresinde eğer varsa, bile ki, Peygamberimiz masum günahsızdır, Onun geçmiş ve gelecek bütün günahlarının af edildiği açık olarak bildirilmiştir. İstiğfar konusuna gelince, Onun istiğfarı günah yüzünden değil, O her an bir yeni bir tecelli ile yükseldiğinden bir evvelki mertebe de ki halinden istiğfar etmekteydi. Bunu anlamak pek kolay bir şey değildir.
Ahmet bey kardeşim, bu kadar konuşmalardan sonra benim anladığım kadarı ile, kusura bakmayın ama, sizler gerçek mânâ da, ne İbrâhîm’den haberiniz olmuş, ne Mûsâ’dan ne de Îsâ’dan (a.s.) haberiniz olmuş. Ve neye dayanarak ve neyin şahidi olmuşsunuz bunu da ben pek anlayamadım.
Eğer gerçek şâhitlik arıyor iseniz? Bizlere katılın. Gerçek HAKK şahitleri bizleriz. Çünkü İslâmın ilk şartı (Eşhedü enlâ ilâhe illâllah ve eşhedü enne Muhammeden abduhû ve rasûlühû)dur.
(Şehadet ediyorum ki, Allahtan başka ilâh yoktur ve yine şehadet ediyorumki Hz. Muhammed Onun kulu ve elçisidir.) Ahmet Bey: Bütün bu konuşmalardan sonra anlaşıldıki, ne sizin Yehova olmanız mümkün olacak, ne de bizim Müslüman olmamız mümkün olacak, o halde daha fazla birbirimizi meşgul etmeyelim, bu görüşmeleri bitirelim diyerek vedalâşıp ayrıldılar.[21]