Kutile ashâbu-l-uḣdûd(i)
(3-5) Şahitlik edene ve şahitlik edilene andolsun ki, (mü'minleri yakmak için) hendek kazıp (içinde) alevli ateş yakanlar lanetlenmiştir.
Kahroldu o hendeğin sahipleri,
Burûc Suresi'nin 4. ayeti, 'Hendek Ashabı'nın lanetlenmesini ifade eder. Ayet, 'katledildi' fiiliyle başlayarak, 'ashab' ve 'uhdûd' kavramları üzerinden, inananlara zulmeden bir topluluğun akıbetini dilbilimsel ve semantik derinlikle ortaya koymaktadır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'kutile' fiilinin burada 'lanetlendi, helak edildi' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki bağlamda, Hendek Ashabı'nın yaptıkları zulüm nedeniyle ilahi bir kınama ve beddua olarak anlaşılmalıdır. (s. 495)
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'katl' kelimesinin asıl anlamının 'can almak' olduğunu, ancak Kur'an'da mecazi olarak 'lanetleme, kınama' anlamında da kullanıldığını ifade eder. Buradaki 'kutile' pasif formuyla, onların ilahi bir gazaba uğradığını vurgular. (s. 405)
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'daki bazı fiillerin, sözlük anlamlarının ötesinde, güçlü bir ahlaki yargı ve ilahi iradeyi yansıttığını belirtir. 'Kutile' fiili, burada sadece fiziksel bir öldürmeyi değil, aynı zamanda manevi bir mahkumiyeti ve ilahi bir laneti ifade eder. (s. 187)
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'ashâb' kelimesinin bir şeye sahip olan veya onunla sürekli ilişki içinde olan kişiler için kullanıldığını belirtir. 'Ashâbü'l-uhdûd' terkibi, hendekleri kazıp ateşi yakan ve bu eylemleriyle özdeşleşen kişileri ifade eder. (c. 2, s. 287)
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'sahib' kelimesinin 'birlikte bulunan, arkadaşlık eden' anlamlarına geldiğini, ancak 'ashâb' şeklinde çoğul kullanıldığında, bir şeye mensubiyeti veya onunla olan güçlü bağı ifade ettiğini açıklar. Ayette, hendeklerle ve oradaki zulümle özdeşleşen topluluğu işaret eder. (s. 467)
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'sahib' kelimesinin, bir şeyin maliki olmaktan ziyade, onunla sürekli bir ilişki içinde olmayı veya ona eşlik etmeyi ifade ettiğini belirtir. 'Ashâbü'l-uhdûd' ifadesi, hendeklerin sahipleri olmaktan çok, hendek olayının failleri ve bu olayın bir parçası olan kişiler anlamına gelir. (s. 535)
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'uhdûd' kelimesinin 'yerde kazılan uzun ve derin yarık' olduğunu, özellikle de ateş yakmak için hazırlanan çukurları ifade ettiğini belirtir. Ayetteki bağlamda, inananları yakmak amacıyla kazılan büyük hendekleri kasteder. (s. 115)
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'hadd' kökünden türeyen 'uhdûd' kelimesinin, 'bir şeyi kesmek, yarmak' anlamından geldiğini ve bu nedenle 'yerde açılan derin yarık' anlamına geldiğini açıklar. Kur'an'da, inananlara işkence etmek için kullanılan ateş dolu hendekleri ifade eder. (s. 238)
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'uhdûd' kelimesinin, 'hendek' anlamında kullanıldığını ve bu hendeklerin, inananları ateşe atmak için kazıldığını belirtir. Ayetteki kullanımı, bu zulmün boyutunu ve vahşetini vurgular. (c. 1, s. 389)
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'uhdûd' kelimesinin, sadece fiziksel bir çukur olmanın ötesinde, Kur'an'da bir zulüm ve işkence aracı olarak sembolik bir anlam kazandığını ifade eder. Bu kelime, inananlara karşı uygulanan şiddetin ve imtihanın bir göstergesidir. (s. 210)
Bürûc Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Kutile ashâbu-l-uhdûd(i) Kahroldu o hendeğin sahipleri, (85/4)
Uhdud (hendek ahabı hakkında kısa bilgi) Ashab-ı Uhdûd'un kimler olduğu ve ne zaman nerede yaşadığı hakkında çok değişik rivayetler ve her bir rivayetin uzunca birer hikâyesi vardır. Bu rivayetlere göre olay; Yemen, Necrân, Irak, Şam, Habeş, Mecûsî veya Yahûdî kralları tarafından meydana getirilmiştir. Bu rivayetlerden herhangi birinin doğruluğu kesin değildir. Zaten Kur'an da bu olayı; yer, zaman ve faillerini belirtmeden zikretmektedir. Allah'a inanmayan kâfir bir beldenin kralı, Allah'a inananları dinlerinden çevirmek, tekrar kendi sapık dinine döndürmek için müminlere eziyet eder, uzunlamasına ve derin hendekler, kanallar (uhdûd) kazdırır. Bu hendeklerin içine büyük ateşler yakılır. Allah'a inanmaktan başka hiçbir günahı olmayan müminler hendeğin başına getirilir, Allah'a imanda ısrar edenler ateşe atılır, küfre dönenler ateşten kurtarılır. Bütün bu zor durumlarına rağmen müminler imanından dönmez ve ateşe atılırdı. Müminleri ateşe atan bu zalimler, hendeğin etrafına oturmuş olarak yaptıkları bu zulmü zevkle seyrederlerdi. Fakat Cenâb-ı Allah o kâfirleri, aynı ateşle veya başka bir yolla helak etmiştir. Çeşitli rivayetlerin bildirdiğine göre, binlerce mümin bu hendeklere atılmış, fakat Allah Teâlâ müminlerin ruhunu, ateşe düşmeden önce kabzetmek suretiyle onları, ateşin azabından kurtarmıştır.
Bu hadisenin zamanı kesin olarak bilinmemekle beraber, İslâm'a yakın bir zamanda, büyük bir ihtimalle de Hz. İsa'dan sonra olmuş, Mekke müşrikleri ve müslümanlar tarafından da bilinmekte idi. Bu hadiseyi Kur'an'da anlatmak suretiyle Cenâb-ı Allah, Mekke'de çeşitli eza ve cefaya uğrayan müslümanların mutlaka bundan kurtulacaklarını ve müslümanlara eziyet eden Mekkeli müşriklerin, Ashab-ı Uhdûd gibi cezalandırılacağını dolaylı bir şekilde açıklamaktadır.[22]
النَّارِ ذَاتِ الْوَقُودِ {البروج/5}
“Ennâri żâti-lvekûd(i)”