Velyevmi-lmev'ûd(i)
Va'dedilmiş güne (kıyamete) andolsun,
Vaad olunan o güne,
Bu ayet, 'vaat edilmiş gün' kavramı üzerinden kıyamet gününe yemin ederek, bu günün önemini ve kesinliğini vurgulamaktadır. Dilbilimsel olarak, 'yevm' ve 'mev'ûd' kelimelerinin birleşimi, belirli bir zaman diliminin ilahi bir vaatle ilişkilendirildiğini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'yevm' kelimesinin güneşin doğuşundan batışına kadar olan süreyi ifade ettiğini belirtir. Ancak Kur'an'da bazen mutlak zaman dilimini, bazen de belirli bir olayın vuku bulduğu zamanı ifade etmek için kullanıldığını vurgular. Bu ayette ise 'el-Mev'ûd' sıfatıyla birlikte kullanılarak, vaat edilmiş, yani kıyamet gününü işaret eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'yevm'in genel olarak bilinen gündüz süresi olduğunu, ancak mecazi olarak bir dönemi veya bir olayın vuku bulduğu zamanı da ifade edebileceğini belirtir. Ayetteki 'el-Mev'ûd' ile birlikte kullanımı, bu günün sıradan bir gün değil, ilahi bir vaadin gerçekleşeceği özel bir gün olduğunu gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'yevm' kelimesinin sadece takvimsel bir günü değil, aynı zamanda 'Yevmü'd-Dîn' (Din Günü) veya 'Yevmü'l-Kıyâme' (Kıyamet Günü) gibi belirli eskatolojik olayları ifade etmek için kullanıldığını açıklar. Buradaki 'el-Mev'ûd' sıfatı, bu eskatolojik anlamı pekiştirir ve o günün ilahi bir vaatle kesinleştiğini vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'va'd' kelimesinin hayır ve şer için kullanılan bir söz olduğunu belirtir. Ancak 'el-Mev'ûd' şeklinde mef'ûl kalıbında geldiğinde, genellikle hayırlı bir vaadi ifade eder. Bu ayette 'el-Yevm' ile birlikte kullanılması, o günün Allah tarafından kesin olarak söz verilmiş, gerçekleşeceği müjdelenmiş bir gün olduğunu gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'el-Mev'ûd' kelimesinin 'vaat edilmiş' anlamında olduğunu ve bu bağlamda 'el-Yevm' ile birlikte kullanıldığında, Allah'ın insanlara ahirette hesap sorulacağına dair verdiği kesin sözü ifade ettiğini belirtir. Bu, mecazi olarak o günün kaçınılmazlığını ve ilahi iradenin bir tecellisi olduğunu vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'va'd' kökünün bir şeyi kesin olarak bildirmek ve taahhüt etmek anlamına geldiğini açıklar. 'el-Mev'ûd' ise bu taahhüdün nesnesi, yani vaat edilen şeydir. Ayetteki 'el-Yevmü'l-Mev'ûd' ifadesi, kıyamet gününün Allah'ın kesin ve şaşmaz bir vaadi olduğunu, dolayısıyla gerçekleşmesinin kaçınılmaz olduğunu vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'va'd' kelimesinin Kur'an'da hem olumlu (müjde) hem de olumsuz (tehdit) anlamlarda kullanıldığını belirtir. Ancak 'el-Mev'ûd' sıfatının 'el-Yevm' ile birlikte kullanıldığı bu ayette, kıyamet gününün Allah tarafından insanlara bildirilmiş, kesinleşmiş ve gerçekleşmesi beklenen bir olay olduğunu ifade ettiğini belirtir. Bu, o günün önemini ve ilahi takdirdeki yerini gösterir.
Bürûc Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“Velyevmi-lmev’ûd(i)” Vaad olunan o güne, (85/2)
Vaad olunan, üstüne yemin edilen gün kıyâmet günüdür…
Kıyâmet sûresine müracaat edecek olursak;[13]
لَا أُقْسِمُ بِيَوْمِ الْقِيَامَةِ {القيامة/1}
“Lâ uksimü bi yevmil kıyâmeti.“
“Kıyâmet gününe yemin ederim.“ (75/1)
لَا Lâ: Arabçada kelimenin başında nefy edatı'dır. Cevap yerine veya yersiz inkârda kullanılır. "Yoktur, değildir" gibi.
Kıyâmet gününe yemin edilmekle beraber, kırık mealde “Kıyâmet gününe yemin etmiyorum” anlamına gelmektedir. Zâhiri olarak kıyâmet üstüne yemin etmiyorum, kıyâmet üstüne yemin edilmeyecek kadar dehşetli ve şiddetli bir olay demek olur.
Ama işi evveline aslına döndürüp bâtınen bakacak olursak; لَا Lâ, ”Lâm” ve “Elif” harflerinden müteşekkildir. “Lam” Lahut-Ulûhiyet, “Elif” Ahadiyyet-Zât mertebesini ifade etmektedir.
İz-Terzi Babam İnsân-ı Kâmil Mukaddime bölümünü açıklarken bu bağlantı hakkında şöyle açıklamada bulunmuştur.
Daha sonra, vasıfları cihetine yöneleceğiz. Çünkü: Zât-ı İlâhinin kemâl derecesi çeşitleri oradadır. Kaldı ki: Cenâb-ı Hakka has mahallerde, ilk zâhir olan sıfâtlarıdır.
Cenâb-ı Hakka has mahallerde, peki bütün âlemde Cenâb-ı Hakk'ın zuhuru olduğuna göre bunu niye ayırmış? Bütün âlem zatın zuhuru değil mi. “Kıyâmet; zâtın zuhuru, sıfât saltanatının sönüşü.” dür. Cenâb-ı Hakka has mahallerde yani kim ki kendi varlığının hakikatini ilâhi varlığın hakikati olarak idrak eder, işte o Hakka mahsus mahaldir. Yani Hakk’ın zâti tecellisi itibariyle olan mahaldir. Diğer mahallerde de Hakk vardır ama fiilleri, isimleri yönünden zuhuru vardır, şeksiz şüphesiz bütün varlıkta ama zâtına mahsus mahal marifetullah bilgisine sahip olan kimselerdir.[14]
Peygamber Efendimiz:
= her kim Kıyamet gününe gözü görüyor gibi bakmak arzu ederse, (81)[15] İzeşşemsü küvviret,[16] (82)[17] izessemâünfetaret, (84) izessemâünşakkat, Sûrelerini okusun. Buyurmuştur.
Görüldüğü gibi Efendimizin kıyâmet hakkında ki, tavsiyesi çok dikkat çekicidir ve (yakıyn) ilminin îzahıdır. “Gözü görüyor gibi bakmak” bir müşahede “şahitlik” işidir, Âyet-i Kerîme’lerin hakikatlerine ve tesir sahalarına bu ciddiyet ve anlayış ile yaklaşmamız gerekmektedir, belki o zaman gerçek Kûr’ân-ı Kerîym’i okumaya başlamış olabiliriz.[18]