Żû-l'arşi-lmecîd(i)
Arş'ın sahibidir, şanı yüce olandır.
Arş'ın sahibidir, yücedir.
Bu ayet, Allah'ın yüce sıfatlarını, özellikle de kudretini ve şerefini vurgulamaktadır. 'Arş' ve 'Mecîd' kavramları, O'nun mutlak egemenliğini ve övgüye layık yüceliğini ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): ذُو kelimesi, bir şeye sahip olmayı, onunla birlikte bulunmayı veya ona ait olmayı ifade eder. Ayetteki 'ذُو الْعَرْشِ' ifadesi, Allah'ın Arş'ın sahibi, maliki ve yöneticisi olduğunu belirtir, yani Arş'ın O'na ait olduğunu ve O'nun tasarrufunda bulunduğunu gösterir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): ذُو, Arapçada 'sahip olan' veya 'bir şeye mensup olan' anlamında kullanılır. Buradaki kullanımı, Allah'ın Arş'ın mutlak sahibi ve yöneticisi olduğunu, Arş'ın O'nun kudret ve azametinin bir tezahürü olduğunu vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Arş, lügatte yüksek ve yüce olan her şey için kullanılır. Kur'an'da ise Allah'ın kudretinin ve mülkünün sembolü olan, göklerin ve yerin üzerinde bulunan yüce makamdır. Ayetteki 'ذُو الْعَرْشِ' ifadesi, Allah'ın bu yüce makamın sahibi ve yöneticisi olduğunu, dolayısıyla mutlak kudret ve egemenliğe sahip olduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Arş, aslen bir şeyin tavanı veya yüksek bir yapı anlamına gelir. Kur'an'da ise Allah'ın kudretinin ve saltanatının sembolü olarak zikredilir. Bu ayetteki kullanımı, Allah'ın tüm evren üzerindeki mutlak hükümranlığını ve yüceliğini ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'Arş', Allah'ın mutlak gücünü ve evren üzerindeki egemenliğini temsil eden kozmik bir taht olarak anlaşılır. Bu kavram, Allah'ın yaratılış üzerindeki kontrolünü ve yüceliğini vurgular. Ayetteki 'Arş' sahibi olmak, Allah'ın en yüksek otoriteye sahip olduğunu gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Mecîd, 'şerefli, yüce' anlamına gelir. Allah için kullanıldığında, O'nun zatının ve sıfatlarının yüceliğini, şanının büyüklüğünü ve övgüye layık oluşunu ifade eder. Ayetteki 'الْمَجِيدُ' sıfatı, Allah'ın Arş'ın sahibi olmasının yanı sıra, zatında da yüce ve şerefli olduğunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Mecd, aslen genişlik ve yücelik anlamına gelir. 'Mecîd' ise, şanı yüce, keremi bol, cömert ve övgüye layık olan demektir. Allah için kullanıldığında, O'nun zatının ve fiillerinin yüceliğini, azametini ve tüm övgülerin O'na ait olduğunu belirtir. Bu ayette, Allah'ın Arş'ın sahibi olmasının yanı sıra, aynı zamanda yüce ve şerefli bir varlık olduğu ifade edilir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Mecîd, kemal sıfatlarıyla muttasıf, şanı yüce, keremi bol ve ihsanı geniş olan demektir. Allah'ın bu ismi, O'nun azametini, kudretini ve cömertliğini bir arada ifade eder. Ayetteki 'الْمَجِيدُ' sıfatı, Allah'ın Arş'ın sahibi olmasının getirdiği yüceliği ve O'nun zatındaki şerefi pekiştirir.
Bürûc Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“Zû-l’arşi-lmecîd(i)” Arş'ın sahibidir, yücedir. (85/15)
(٨٥.١٥)
ذُو الْعَرْشِ الْمَجٖيدُ
Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
85.15 - Zul arşil mecîd.
Diyanet Meali:
85.15 - Arş'ın sahibidir, şanı yüce olandır.
Arş-çatı, binanın en üstü sonu demektir.
“Arş'ın Azîmüşşan sahibidir.” Bu muazzam arş’ın altında sadece bizim kısacık süremiz olan bu âlemler de bizim insan neslimiz sülâlemizmi olacaktır. Dağlarda ovalarda sadece bir tek karınca yuvası sülâsimi olacaktır. Yağmur sülâlesi sadece bir yeremi yağacaktır, göklerde uçan sadece bir cins kuşmu olacaktır.
Allahımızın sonsuz âlemlerinde tabiki bunlardanda sonsuz olacaktır. Olamaz denirse Hakk-ın halkediş hükmünün kaldı-rılmış olması lâzım gelecektirki bu da mümkün değildir. T.B.[38]
Sözlükte “asil, şerefli ve seçkin olmak” anlamındaki mecd (mecâde) kökünden türeyen mecîd “asil, şerefli, cömert olan” demektir. Aynı kökten türeyen mâcid de bu mânaya gelmekle birlikte sıfat-ı müşebbehe olan mecîdin daha zengin içerikli olduğu kabul edilir. Mecîd ve bununla birlikte esmâ-i hüsnâ listesinde yer alan mâcid Allah’a nisbet edildiğinde “yetkinliğin karşıtı olan her türlü nitelikten münezzeh, lutuf ve ikramı bol” anlamına gelir. Dilciler, mecd kökünün temel mânasının bolluk ve genişlikten ibaret olduğunu söylerler (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “mcd” md.; Lisânü’l-ʿArab, “mcd” md.; Zeccâc, s. 53). Buna göre belirtilen anlamların zengin ve derin içerikli (mübalağalı) olması gerekir.
Mecd kavramı Kur’ân-ı Kerîm’de sadece mecîd şeklinde dört âyette yer almaktadır. Bunların ikisi “çok şerefli” mânasıyla Kûr’ân’ın sıfâtı durumundadır (Kāf 50/1; el-Burûc 85/21), biri Allah’a izâfe edilmiş (Hûd 11/73), biri de kıraat imamlarının farklı anlayış ve okuyuşlarına bağlı olarak ya zât-ı ilâhiyyenin veya arşın sıfâtı olmuştur (el-Burûc 85/15). Taberî, her iki anlayışın taraftarlarını zikrettikten sonra ikisinin de anlam bakımından mümkün olduğunu belirtmiştir (Câmiʿu’l-beyân, XXX, 174)[39]
“Zül Arş” Arşın sahibidir. Bizlerinde Arşımız başımızdır. Taha sûresi 5. Âyette;
الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى {طه/5}
“Er rahmânu alel arşistevâ.” Rahmân arşın üzerine istivâ etti. (20/5) Bu Âyeti kerîme hakkında çok geniş yorumlar yapılmıştır. Anlaması ve idrâk etmesi kolay değildir. “istivâ etti” kelime olarak içten ve dıştan kapladı mânâsınadır. Bu iç ve dış ayırımı sırasında dahi;
İçteyken dışta değil miydi?
Dıştayken içte yok muydu? Gibi, birçok sorular ortaya çıkmaktadır.
Arş bütün bu madde âlemini çevreleyen bir olgudur ve Arş-ı Âlâ madde âleminin üstündedir, orada artık maddî düşünce ve varlıklar ve hatta manyetik haller dahi yoktur.
Mülkümüz olan madde bedenimizin üstü, başımızı dahi ihâta eden O’nun varlığıdır.
Bizler bu konulara alt düzeyden yani birimsellikten baktığımız için madde mertebesinde sadece kendimizi görüyoruz ve kendimizi âşikâr ediyoruz, oysa mânâ yönüyle bakılırsa beşerî benliğin olmayıp Hakk’ın Rahmâniyyet-i yönüyle âşikâr olduğu görülmektedir.
Rahmân hakkında daha geniş bilgi almak isteyenler (9 Sûre-i Rahmân) isikli kitabımıza bakabilirler.[40]
Fusûs’ül Hikem Mukakdime bölümü Yedinci Vasıl; Etvar-ı Hilkat bölümünde Arş hakkında;
“Allah Teâlâ bir beyaz inci[41] yarattı (halk etti); celâl heybeti ile nazar etti; hayâdan eridi. Onun yarısı su ve yarısı ateş oldu. Ondan bir duman hâsıl oldu. Semâvatı dumandan ve arzı onun köpüğünden halk eyledi. İmdi onun arşı su üzerinde vaki’ oldu.” “Allah Teâlâ” dan murâd, vücûd-ı mutlakın “mertebe-i vahdet”idir. “Halk”ın ma’nâsı zuhûr[42] ve ızhârdır.[43] “Büyük bir beyaz inci”den murâd “hakikat-ı insaniyye mertebesi olan “akl-ı evvel”dir ki, buna “mertebe-i vahidiyyet” de derler. Akl-ı evvele “celal ve heybeti” ile nazar etmesinden murâd, akl-ı evvelin mebde-i gayriyyet[44] olan “mertebe-i rûh”a tenezzülüdür[45]. Ve bu tenezzülden hâsıl olan/gayriyyet nikabı[46] ile vücûd-u mulakın tesettürüdür.[47] Zirâ “nazar-ı cemâl”, vech-i celâl”, Hakk’ın kendi nûru ile tecellisidir ki bunda tesettür yoktur. “Nazar-ı celâl”, vech-i Hakk’ın libâs-ı gayriyet[48] ile ihticabı[49] olduğundan bi’t-tabi[50] bunda tesettür vardı. “Gayriyet”ten murâd mutlakıyetten[51] mukaddiyyete[52] tenezzül ve mutlakın mukayyedde ihtifasıdır.[53] “Dürre-i beyza”[54]nın erimesi, vücud-ı vahidiyyetin[55] isneiyyet[56] ile takayyüd[57] ederekek, akl-ı küllün kendi nefsinden mütelaşi[58] olduğu hinde[59], ona nefesi rahmânisi ile vücûd-ı harici bahş etmesi ve bu nefes-i rahmani ile ona fezâda vücûd-ı hârici bahşını müteâkıp merkezin “ateş” ve muhitin teberrüd[60] ile “su” olmasına işarettir. Ve “seb’a semâvât”[61] ta’bir ettiğimiz seb’a seyyaremizin[62], bu duman hâlindeki sehâb-ı muzîden[63] ve arzın dahi onun tekâsüfünden[64] mâhluk olduğuna; ve “arş” mülk-i dünyâ ma’nâsına olup, avâlim-i şehadiyye[65] emlâk-i ilâhiyye[66] bulunduğuna; ve sehâb-ı muzî arşın temeli olduğu cihetle, arş-ı ilâhi su üzerinde vaki’ olduğuna remz[67] olunur.[68]
Abdülkerim Ceyli İnsân-ı Kamil adlı eserinden Arş bölümü;
45. BÖLÜM ARŞ
ARŞ: Tahkik üzere verilecek ma’nâya göre, azametin zuhur yeridir.
İlâhî tecellinin de namlı yeridir.
Zâtın ise, hususiyetini taşır.
Sonra ona:
- Hazretin cismi.
Adı da verilir. Hem de, o hazretin mekânıdır.
Ancak bu mekân: Altı cihetin hepsinden de münezzehtir.
Ve o: En yüce nazargâhtır. En parlak mahaldir. Varlıkların bütün çeşitlerini kapsamına alandır..
Sonra ARŞ'ın: Mutlak varlıktaki durumu, insanlık vücudu için olan cisim gibidir.
Üstte anlatılanı, şu manayı nazara alarak kabul etmelidir. Şöyleki;
Cismanî âlem; ruhanî, hayalî, aklî ve diğer âlemleri de kapsamına alır.
İşte, anlatılan mana icabıdır ki, sofiye zümresinden bazısı:
- ARŞ, cism-i küllîdir.
Diye anlatmıştır.
Ancak, bu deyimde bazı görüşler ileri sürülebilir.
Üstte anlatılan tabiri şu görüşle çürütebiliriz. Her nekadar cism-i küllî, ruhlar âlemini kapsamına almış ise de; ruh onun fevkindedir. Nefs-i küllî ise, onun fevkindedir.
Şu da bir gerçektir ki: Arşın üstünde rahmandan başka bir şeyin olduğunu bilemiyoruz.
Nefs-i küllî için:
- Levh.
Tabirini kullanmışlardır.
Böyle bir tabir ise:
- Levh ARŞ'ın fevkindedir.
Ma’nâsına göre, bir hükümdür.
İşbu durum da, icma kavline aykırıdır. Bunu da, arkadaşlarımızın şu görüşüne göre söylüyoruz.
- ARŞ, cism-i küllidir.
Durum böyle olunca, ARŞ'ın levh fevkinde olması babında görüşümüze aykırı bir durum yoktur.
Kaldı ki, levh için:
- Nefs-i küllî.
Tabirini kullananlar da vardır.
Şu da şüphesizdir ki: Nefis mertebesi cisim mertebesinden daha yücedir.
Her şey bir yana, keşfin mutlak yoldan bize verdiği şeyi, ibare hükmüne indirdik ve dedik:
— O, bütün eflâki kuşatan bir felektir. Manevîsini ve surîsini. İşbu felekin tavanı, rahmaniyet vasfının yeridir.
Ve, bu felek kimliğinin kendi özü, mutlak vücuddur.
Bu mutlak olan vücuda, aynî olan da katılır; hükmî olan da. Sonra, bu felekin, bir zahiri vardır; bir de bâtını.
Bâtını: Âlem-i kudüstür.
İşbu âlem-i kudüs: Yüce ve sübhan olan Hakkın, isim ve sıfâtlar âlemidir.
Bu kudüs âlemi ve onun tecelligâhi:
Kesib.
Tabiri ile anılır.
İşbu kesib yerdir ki: Cennet ehli cennete gönderildikleri gün, Hakkı müşahede için oraya çıkarılırlar.
O felekin zahirîne gelince: Üns âlemidir.
Bu ise, teşbih, tecesim ve tasvir mahallidir. Bundan ötürü de, cennetin tavanı olmuştur.
Anlatılan mana nazara alınınca, durum şöyle olur:
Her aynî, hükmî, mana, lafız, ruh ve cisimden gelen her teşbih, tecsim ve tasvir, tümden bunların hepsi anlatılan felekin zâhiridir.
Durum yukarıda izah edildiğine ve bu izahı anladığına göre; her ne zaman sana:
— Mutlak ARŞ.
Söylenirse, bilesin ki, orıdan murad edilen mana: Sözü geçen felekin kendisidir.
Ve her ne zaman sana:
— Sıfâtlarla kayıtlı ARŞ.
Söylenirse, bilesin ki, ondan murad edilen ma’nâ: O felekin, anlatılan bu yüzüdür.
Buna misal olarak, sıfâtla bağlı anlatılan, şu âyetteki manayı söyleyebiliriz:
- «ARŞ-I MECİD.»(85/15) Bu ma’nâdan murad, kudüs âlemidir. Ama, rahmâniyet mertebesi olan kudüs. Bu rahmâniyet mertebesi ise. MECD isminin neş'et ettiği yerdir.
Aynı şekilde, sıfâtla kayıtlı olarak, bir başka âyet-i kerimede:
— «ARŞ-l AZİM» (9/129) Olarak anlatılır. Bu manadan murad ise, zâta dayalı hakikatler ile, nefsanî iktizalardır.
Bu nefsanî hakikatlerin yeri ise, azamettir. Bu da âlem-i kudüsten gelir.
Âlem-i kudüs ise, bu oluşlara bağlı noksanlardan ve halka bağlı ahkâmdan temiz olarak; İlâhî ma’nâlardan ibarettir.
Yukarıda anlatılanları daha iyi anlamak için, şunu da bilmen gerekir.
Şöyleki:
Bu insanlık kalıbındaki cisim: İnsan vücudunda ne varsa, hepsini camidir. Toplamına almıştır. Ruh, akıl, kalb vb. şeylerden ne varsa.
Bu durumda insandaki cisim, ARŞ'ın bir benzeridir..
Yani: Bu âlemde.
Mutlak ARŞ ise, âlemin heykeli ve cesedidir. Ama, bütün parçalarını cami olarak.
İş bu ma’nâ itibarı iledir ki; arkadaşlarımız:
— ARŞ, cism-i küllîdir.
Demişlerdir.
Böyle olunca: İbarelerdeki ma’nâ birleştiği için, aramızda bir ihtilaf kalmaz.
En iyisini Allah bilir.[69]