Fa''âlun limâ yurîd(u)
Dilediğini mutlaka yapandır.
Dilediğini yapandır.
Bu ayet, Allah'ın mutlak iradesini ve kudretini vurgulamaktadır. 'Fa''âl' kelimesi, Allah'ın fiillerinin sürekliliğini ve etkinliğini, 'yurîd' ise O'nun iradesinin sınırsızlığını ve belirleyiciliğini ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'fiil' (فعل) kelimesinin genel olarak bir işi yapmayı ifade ettiğini belirtir. 'Fa''âl' (فعّال) ise bu fiilin çokça ve sürekli yapıldığını, mübalağa yoluyla fiilin kemalini ve kesintisizliğini gösterir. Ayetteki 'Fa''âlün limâ yurîd' ifadesi, Allah'ın irade ettiği her şeyi eksiksiz ve sürekli bir şekilde gerçekleştiren olduğunu vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'fa''âl' kelimesinin Arapçada bir şeyin çokça yapıldığını ifade eden bir kalıp olduğunu belirtir. Ayetteki kullanımıyla, Allah'ın dilediği her şeyi yapma kudretinin ve bu fiillerinin sürekliliğinin mecazi bir anlatımıdır; O'nun iradesine karşı hiçbir engelin olmadığını gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'fiil' kavramının Kur'an'da Allah'ın yaratma ve yönetme eylemleriyle yakından ilişkili olduğunu belirtir. 'Fa''âl' kalıbı, Allah'ın bu eylemlerinin sadece bir kerelik olmadığını, aksine sürekli ve kesintisiz bir şekilde tezahür ettiğini, O'nun mutlak kudretinin bir göstergesi olduğunu vurgular. Ayetteki bağlamda, Allah'ın iradesinin mutlak ve fiillerinin sınırsız olduğunu ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'irâde' (إرادة) kelimesinin bir şeyi talep etmek, istemek ve ona yönelmek anlamına geldiğini belirtir. Allah hakkında kullanıldığında ise, O'nun bir şeyi yaratmaya veya gerçekleştirmeye yönelik ezeli ve mutlak dilemesini ifade eder. Ayetteki 'limâ yurîd' ifadesi, Allah'ın iradesinin sınırsızlığını ve O'nun dilediği her şeyin mutlaka gerçekleşeceğini vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'irâde' fiilinin Allah'a nispet edildiğinde, O'nun kudretinin ve hikmetinin bir tezahürü olduğunu açıklar. 'Yurîd' kelimesi, Allah'ın dilediği her şeyi yapma gücüne sahip olduğunu ve O'nun iradesinin hiçbir şeye bağlı olmadığını gösterir. Ayetteki bağlamda, Allah'ın fiillerinin tamamen kendi iradesi doğrultusunda gerçekleştiğini ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'irâde' kavramının Kur'an'da Allah'ın mutlak egemenliğini ve yaratma gücünü ifade eden temel kavramlardan biri olduğunu belirtir. 'Yurîd' fiili, Allah'ın dilediği her şeyi var etme veya yok etme kudretine sahip olduğunu, O'nun iradesinin evrendeki her şeyin üzerinde olduğunu gösterir. Ayetteki kullanımıyla, Allah'ın fiillerinin kaynağının O'nun sınırsız iradesi olduğunu vurgular.
Bürûc Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“Faâlun limâ yurîd(u)” Dilediğini yapandır. (85/16)
Şeyyiet (Eşya) üzerinde dilediğini yapandır.
(فعل) Faal sözlük anlamı; Çok çalışan, canlı, hareketli, aktif. Çalışır durumda olan. Etkin. Çok işleyen ve çalışan. Devamlı iş yapan. Çalışkan ve hareketli olan Fail; Eden, yapan, işleyen. Özne.
Mef’ul; Yapılmış, işlenmiş. Bir işin etkisinde olan. Tümleç. (Genellikle eylemin anlamını çeşitli yönlerden tümleyen ) Yapılan iş. Failin eseri.
(لِّمَا) “Ma” “eşya” “Li” için, eşya için, eşyada faal olandır. Aynı zamanda eşyada faal olan “Lam” uluhiyettir. Fail nasıl faaliyettedir. Bizatihi uluhiyet her mertebenin hakkını vererek failin eserini meydana çıkarmaktadır.
Peki bu nasıl olmaktadır. “Yurîd” İstediğinde, dilediğinde olmaktadır. Nasıl dilemekte, istemektedir.
Bizler diyelim bir manava gittik. Bir kilo elma iseğindeyiz. Manava bunu istediğimizi iletmezsek, o bir kilo elmayı nereden anlayıp bilecekte verecek. Elmalarda bizim aklımızı okuyup biz tartıya gidelim diyecek halleride yoktur. Belki manavın 50 çeşit kilolarca farklı malı var. Usulüne uygun bir kilo elma ver dedik. Parasını ödedik, elmaları aldık. Biz elma da fa’al olduk. Önce düşünceniz ile istedik. Manava gitmeden elmalar vardı. Ama adem de, izafi yokluktaydı. Daha sonra sözümüz, kavlimiz ile istedik ve dileğimiz o elma (şey) da faaliyete geçmiş oldu. Manav sakin olarak kasada duran elmaları eli ile alıp tartıya koyarak, elmaları hareketlendirdi ve faaliyete geçirdi. Burada bizim elma istememiz elma da faal olmamızdır. Bizim dileğimiz, sözümüz, emrimiz olmasa harekete, faaliyete geçecek miydi? Buna benzer olarak ta, Allah cc. dilemesi de “Kün Fe Yekün” sözüdür.
Fusus’ül Hikem Salih Fassında bu dilemenin nasıl gerçekleştiği 8. Paragrafta anlatılmıştır.
8. Paragraf:
İmdi tekvini ona nisbet etti. Eğer bu kavl indinde onun kuvvetinde kendi nefsinden tekvin / olmasaydı, mütekevvin olmazdı. İmdi bu şey ma'dûm (yokluk) olduktan sonra, emr-i tekvin indinde, ancak kendi nefsini icâd etti (8).
Yani tesir edici müteessirini icad ettiği yerde kendi nefsini icad etmiş oldu. Hangi varlık nerede irade edilmişse, nerede varlığı zuhura çıkması irade edilmişse işte o irade edenin Zat’ı iradesi ve “Kün” emri oraya ulaştığında onun programı olan şey kendi zatından ve kendi iradesinden meydana gelen bir oluşumla oluşmaktadır. Yoksa dışarıdan birisinin amir olmasıyla değildir. Orada tek söz onu faaliyete geçiren “Kün” hükmünün zuhura çıkmasıdır. Yani “Kün” hükmünün ona ulaşmasıdır. Oraya ulaştığında oradaki programını faaliyete geçirip oradaki iradeyi, oradaki zatı evvela faaliyete geçirip zatın iradesini faaliyete geçirmesi ve kendi varlığında kendi kendine “Kün” “ol” olayım demesidir ayrıca. İşte kendi kendini icat etmesi demek budur.
Yoksa dışarıdan bir şey gelip de başka bir şekilde başka bir varlığı icat etmiyor. Çekirdeğin indeki ağaç kendi kendini icat ettiği gibi. Dışarıdan gelen bir şey yoktur. İşte bütün âlemin doğuş, meydana gelişi sistemi budur. Vahidiyet yani tek ahadiyetinin birliği O uluhiyet mertebesine tenezzül ettiğinde “Zat, İrade, Kavl” ile zuhura çıkması işte o başındaki bir ve neticede o üçle birlikte 13 ün ortaya çıkmış olmasıdır.
Ya'nî Hak Teâlâ Hazretleri (Nahl, 16/40)
إِنَّمَا قَوْلُنَا لِشَيْءٍ إِذَا أَرَدْنَاهُ أَن نَّقُولَ لَهُ كُن فَيَكُونُ[70]
âyet-i kerimesinde كُن فَيَكُونُ kavliyle tekvîni "şey"e nisbet etti. Ya'ni O "şey kendi kendine mevcûd olur" buyurdu. Nasıl oluyor, kendi varlığındakini ortaya çıkarmış oluyor, yoksa dışarıdan birilerinin gelip de orada mesela ağacı melekler gelip orada icat etmiyorlar ki. Tabi ki melaike-i kiram sistem içerisinde oluşumuna yardım ediyor ama o asli kendinde vardır. “Kün” emrini söyledi, “Feyekün” o da hemen oldu, oluşum şeyde hemen oldu. Kendi özünden oldu başka birisi yaptırmadı.
Zira eğer o "şey"de bu "kavl"i işittiği vakit tekvine isti'dâd ve kendi kendine mevcûd olmaya kabiliyyet bulunmasaydı, o şey meydana gelmezdi. Demek ki bütün âlemde ne kadar varlık varsa asli itibariyle özlerinde, hakikatlerinde programları var ve de tekvine uygun haldedirler. Ancak zaman beklemektedirler bu da onların kaderidir. Zuhura gelme vakti geldiğinde bu emri almaktadırlar. Bahar geliyor, bütün bu dünya âlemine bizim âlemimize “Kün” emri gelmektedir bahar ile beraber. Bakın “Kün” emri geliyor, hayat emri geliyor, ağaçlar otlar yeşermeye başlıyorlar. “Feyekün” onlar da hemen oluyorlar. Biz bunu belki duymuyoruz ama bütün âleme sari bir “Kün” emri oluyor.
Ve bu istidâd ve kabiliyyet o şeyde mevcut ve gizlidir. Çünkü "feyz-i akdes" ile hâsıl olmuştur. Feyz-i akdes; Zât’ın kendi kendine olan feyzidir, kendindeki feyzidir. Feyz-i akdes, çok mukaddes demektir. Feyz-i mukaddes de sıfat mertebesinde zuhura çıkıştaki feyzdir. Yani ilk zuhura çıkıştaki feyizdir. Mademki gaybın derinliğinde ve ilm-i ilâhîde ve ism-i Bâtın'da sabit olan "şey"in kuvvetinde zuhur vardır, yani batında mevcut olan şey’de kendi kuvvetinde zuhur vardır. Onun tekevvünü için emir meydana çıktığı vakit o "şey", ancak kendi nefsini, kendi icâd eder; velâkin Hak ile ve Hak'ta îcâd eder. Kendi varlığında değil çünkü kendi varlığı diye bir varlık yoktur. Nasıl çocuk anne rahminde kendi kendini kendi varlığı ile icat etmektedir. Batın esmasından Zahir esmasına bürünmektedir.
Zîrâ ism-ı Bâtın’ın zâtı "ayn"ı olduğu gibi ism-i Zâhir'in de Zât’ıdır. Ve Hak için "iki el" sabit olup, birisiyle "fail" ve diğeriyle "kabil" olduğu, ya'nî bir eliyle verip, diğer eliyle aldığı cihetle "kabil", aynıyla "fail" olmuş olur. Aslında burada bir eliyle verip diğer eliyle alması amil, mamul hükmüne de giriyor. Yani ism-i fail, ism-i meful yani alıcı verici hükmüne de girmiş oluyor. Celâl, Cemâl sıfâtları diye de belirtiliyor iki elini.[71]
هَلْ أَتَاكَ حَدِيثُ الْجُنُودِ {البروج/17}
“Hel etâke hadîsu-lcunûd(i)”