İnne-lleżîne fetenû-lmu/minîne velmu/minâti śümme lem yetûbû felehum ‘ażâbu cehenneme ve lehum ‘ażâbu-lharîk(i)
Şüphesiz mü'min erkeklerle mü'min kadınlara işkence edip, sonra da tövbe etmeyenlere; cehennem azabı ve yangın azabı vardır.
İnanan erkek ve kadınlara işkence yapıp sonra da tevbe etmeyenlere cehennem azabı ve yangın azabı vardır.
Bu ayet, müminlere işkence edenlerin akıbetini ele almaktadır. Anahtar kavramlar, 'fitne' fiilinin derin anlamını, 'tevbe'nin önemini ve 'cehennem' ile 'harîk'in azap boyutlarını dilbilimsel ve semantik açıdan ortaya koymaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'fitne' kelimesinin aslının altını ateşte eriterek saflığını anlamak olduğunu belirtir. Ayetteki 'fetenû' ise, müminleri dinlerinden döndürmek için eziyet etme, sınama ve belaya düşürme anlamında kullanılmıştır. Bu, altının ateşte eritilmesi gibi, müminlerin inançlarının zorluklarla sınanması ve bu süreçte onlara acı çektirilmesi halini ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'fetenû' fiilinin burada 'azap ettiler' ve 'sınadılar' anlamlarına geldiğini ifade eder. Ayetteki bağlamda, müminlere dinlerinden dönmeleri için yapılan baskı ve işkenceleri kapsar. Bu, sadece bir deneme değil, aynı zamanda fiziksel ve psikolojik bir eziyet sürecidir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'fitne' kavramının Kur'an'da geniş bir anlam yelpazesine sahip olduğunu, genellikle 'deneme, sınama, baştan çıkarma, isyan ve zulüm' gibi anlamlara geldiğini belirtir. Bu ayetteki kullanımı, müminlerin inançlarını test etmek amacıyla onlara uygulanan zulüm ve işkenceyi vurgular, bu da onların dinlerinden sapmalarına yol açma amacı taşır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'tevbe'nin 'rücû' (geri dönmek) anlamına geldiğini belirtir. Bu ayetteki 'lem yetûbû' ifadesi, müminlere işkence edenlerin bu kötü fiillerinden vazgeçip Allah'a dönmemeleri, pişmanlık duymamaları ve af dilememeleri durumunu ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'tevbe'nin 'dönmek' anlamına geldiğini ve Allah'a dönmenin, günahı terk edip Allah'ın emrine uymakla gerçekleştiğini açıklar. Ayetteki bağlamda, müminlere zulmedenlerin bu zulümlerinden vazgeçip Allah'ın rızasına uygun bir hale dönmemeleri durumunda karşılaşacakları azabı vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'tevbe'nin Kur'an'da genellikle günah işledikten sonra pişmanlık duyarak Allah'a yönelme ve O'ndan af dileme eylemini ifade ettiğini belirtir. Bu ayette, müminlere işkence edenlerin bu eylemlerinden dönmemeleri halinde, ilahi adaletin tecelli edeceğini gösterir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'azab' kelimesinin 'men' (engellemek) kökünden geldiğini ve kişinin arzu ettiği şeylerden mahrum bırakılmasıyla duyduğu acıyı ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'azâbu cehennem' ve 'azâbu'l-harîk', müminlere zulmedenlerin ahirette karşılaşacakları şiddetli ve sürekli acıyı, yani cezayı ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'azab'ın 'acı veren şey' ve 'cezalandırma' anlamlarına geldiğini açıklar. Bu ayette, Allah'ın müminlere zulmedenlere uygulayacağı ilahi cezayı, yani cehennemin ve yakıcı ateşin vereceği acıyı ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'cehennem' kelimesinin Arapça kökenli olmadığını, ancak Kur'an'da ahiret azap yurdunu ifade etmek için kullanıldığını belirtir. Ayette, müminlere işkence edenlerin tevbe etmemeleri halinde karşılaşacakları nihai ve en büyük ceza mekanını ifade eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'cehennem'in Kur'an'da kafirlerin ve günahkarların cezalandırılacağı yer olarak geçtiğini ve çeşitli azap türlerini barındırdığını ifade eder. Bu ayette, müminlere zulmedenlerin tevbe etmedikleri takdirde girecekleri ve azap görecekleri yer olarak zikredilmiştir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'harîk' kelimesinin 'yakmak' fiilinden türediğini ve burada 'yakıcı azap' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'azâbu'l-harîk', cehennem azabının özellikle yakıcı ve kavurucu niteliğini vurgulayarak, müminlere zulmedenlerin çekeceği acının şiddetini ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'harîk' kelimesinin 'ateşin yakması' ve 'yanma' anlamlarına geldiğini açıklar. Bu ayette, cehennem azabının bir türü olarak, müminlere işkence edenlerin karşılaşacakları şiddetli ve yakıcı bir cezayı ifade eder.
Bürûc Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“İnne-lleżîne fetenû-lmu/minîne velmu/minâti śümme lem yetûbû felehum ‘ażâbu cehenneme ve lehum ‘ażâbu-lharîk(i)” İnanan erkek ve kadınlara işkence yapıp sonra da tevbe etmeyenlere cehennem azabı ve yangın azabı vardır. (85/10)
Hendek ashabı ve benzer kavimlere işkence reva görüldüğü gibi, resülullah efendimiz (s.a.v.) e peygamberlik görevi ile inanan müşrik kölelerine, işkence yapılıyor ve zengin Müslümanlar tarafından bedeli mukabili bazen de bu müşriklerin inadı yüzünden daha fazla bedelle satın alınıp azad ediliyordu.
Bu bir bakıma erkek ve kadın özelliğinden bizlerde bulunan akl-ı küll ve nefsi küll yönlerimizdir. Nefsi emmare bu kanallar ulaşmak için en büyük engeldir. Hayal ve vehim üzere süren hükümdarlığı özünde bulunan bu mertebelere aslında kendi hakikatine işkence yapmaktadır. Bunun da karşılığı olan nefsin ve vehmin ateşi onun için cehennem ve yangın azabı olacaktır.
Hz. Bilal’in yaşamış olduğu bu üzücü hadise hakkında yapmış olduğum tefekkür çalımasını buraya alıyoruz…
EZAN - AHAD - BİLAL- HİLAL
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM
Bu gün zâhirde günlerden 9 Ocak 2015 idi… Mesnevi-i Şerifte Mustafa a.s.v ile Hz. Bilal’in “Ahad Ahad” demesinin kıssasını okumaktaydım. Bu yazı ile alakalı müşahade, yaşantı ve neşe oluşunca yazıp yazmama konusunu düşünmeye başladım. Görülen müşahadeler yazının konusu yönlü olunca Cenâb-ı Hakk’ın isteğinin ve tasdiğinin bu yönde olduğunu anlayarak yazıyı yazmaya başladık. Öncelikle Mevlânâ Celalleddin Rumi Hazretlerinin beyitlerini yazalım ve Mustafa (a.s.v.), Hz. Ebu Bekir, Hz. Bilal ve kendisinin ruhaniyetlerinden yardım isteyerek konu ile bağlantısının ne olduğunu görelim.
Mustafâ (s.a.v.)ın muhabbetinden dolayı Bilâl’in Hicâz’ın harâretinde o kuşluk vakitlerinde “Ahad, Ahad!” demesinin kıssasıdır. Cühûdluk[28] taassubundan dolayı onun efendisi Hicâz güneşinin önünde ona diken dalı ile vururdu. Öyle ki Bilâl (r.a.)ın cisminden diken yarasından dolayı kan fışkırırdı. Ondan onun kasdı olmaksızın “Ahad, Ahad!” sadâsı çıkardı. Nitekim onun gayrı olan derdlilerden kasıdsız nâle çıkar. Zîrâ aşk derdinden dolmuş idi. Diken acısının defi ihtimamına medhali olmadı.
Sîret-i Halebiyye'de mezkûrdür ki: “Bilâl-ı Habeşî (r.a.) evvelce yahûdîler den Ümeyye b. Halefin kölesi idi. Müslümân oldu. Efendisi olan yahûdî buna kızdı ve dövmeye başladı; ve Ebû Bekr es-Sıddîk (r.a.) geçerken Ümeyye b. Halefin Hz. Bilâl’in göğsü üzerine gayet büyük bir kaya koyup ta'zîb ettiğini gördü. O yahûdîye “Allah’tan korkmuyor musun? Bu fakire yaptığın nedir?” buyurdu. Yahûdî Hz. Sıddîk’a cevâben: “Onu sen ifsâd ettin. Gördüğün şeyden onu kurtar bakalım!” dedi. Hz. Sıddîk buyurdu ki: “Benim bir zenci kölem var. Bundan daha dinç ve senin dînine de kavîdir. Onu sana vereyim, sen de bunu bana ver!” Yahûdî “kabûl ettim. O senin olsun!” dedi. Hz. Sıddîk onu verdi. Hz. Bilâl’i aldı ve âzâd etti. Fakat Atâ ve Dahhâk’ın İbn Abbâs (r.a.) den vâki’ olan rivâyetlerine göre müşrikler Hz. Bilâl’i ta’zîb ederlerdi. Cenâb-ı Bilâl “Ahad, Ahad!" derdi. Resûl-i Ekrem hazretleri oradan geçerdi. “Ahad ya’ni Allâh Teâlâ sizi kurtarsın!” buyurdu. Sonra cenâb-ı Sıddîk’a buyurdu ki: “Allah yolunda Bilâl ta’zîb olunuyor.” Cenâb-ı Sıddîk Resûl-i Ekrem Efendimiz’in' murâdını anladı. Evine döndü. Bir batman ağırlığından altın aldı. Ümeyye b. Halefe geldi ve: “Bilâl’i bana satar mısın?” dedi. O da: “Evet, satarım!” dedi. Onu satın aldı ve âzâd etti. Binâenaleyh râvîler hâdisenin vukûunda ittihâd ve bedelde ihtilâf etmişlerdir. Hz. Pîr efendimizin beyânât-ı aliyyesi keşfe müstenid olduğundan Bu Mesnevî-i Şerîf de bu ihtilâfı fasl etmiştir…
904. O Bilâl teni Kâra fedâ ederdi. Onun efendisi te'dib için onu döverdi.
O Bilâl-i Habeşî (r.a.) cism-i şerifini aşk-ı Muhammedî uğrunda diken dalı darbelerine fedâ ederdi; ve efendisi olan Ümeyye b. Halef kendi fikrince o hazreti te’dîb için o diken dalı ile döverdi.
905. Derki: "Niçin sen Ahmed'i yâd ediyorsun? Fenâ kölesin. Benim dînimin münkirisin!"
O yahûdî Hz. Bilâli döverken derdi ki: “Sen niçin müslümânların peygamberi olduğunu da’vâ eden Ahmed’in adını anıyorsun? Demek fenâ kölesin. Benim dînimin de münkirisin!” “Bende-i bed", hitâb olursa “ey” edât-ı nidâsı mahzûf olup “ey fenâ bende!” demek olur. Sıfat olduğu takdîrde “bende-i bedî” takdirinde olup yâ-yı hitâb mahzûf olur.
906. O güneşte ona diken ile vururdu. O iftihâr için "Ahad!" derdi.
O yahûdî Hicâz’ın o kızgın güneşi altında Hz. Bilâl’e diken dalı ile vururdu. Hz. Bilâl ise iftihâr için ya’ni “Benim tevessül ettiğim dîn âlî bir dîndir. Bu yüzden çektiğim elem ve meşakkat ile iftihâr ederim!” demek ma’nâsında olarak “Ahad!” derdi ve vücûd-i şerifine batan dikenlere karşı lâkayd kalırdı.
907. Hattâ ki, Sıddîk o taraftan acele geçti. O "Ahad!" söylemek onun kulağına gitti.
Hattâ ki, Ebû Bekr es-Sıddîk (r.a.) Hz. Bilâl-i Habeşî’nin dövüldüğü taraftan acele bir sûrette geçti. Hz. Bilâl’in “Ahad, Ahad!” diye bağırması cenâb-ı Sıddîk’ın kulağına gitti.
908. Onun gözü su, gönlü elem doldu. O "Ahad"den âşinâ kokusu buluyordu.
Hz. Sıddîk bu “Ahad" kelimesini işittiği vakit gözleri yaş ile doldu ve rakık olan kalb-i şerifi de elem ve keder ile doldu. Zîrâ o hazret bu "Ahad” kelimesinden bir bildik ve âşinâ kokusunu buluyordu.
909. Ondan sonra onu tenhâ gördü. Nasîhat verdi. Dedi ki: "Cühûdlardan i’tikadı gizli tut!" Bu tesâdüften sonra Hz. Sıddîk, Bilâl-i Habeşî hazretlerini yalnız gördü ve ona nasîhat verdi. Buyurdu ki: “Sen şimdi bir yahûdînin kölesisin. Hür değilsin. Yahûdîler arasıdasın. Binâenaleyh i’tikâdını yahûdîlerden sakla!” Bu beyt-i şerîfte münkirler ve münâfiklar arasında bulunan bir mü’minin i’tikâdını saklaması lâzım geldiğine işâret buyurulur.
910. “Sırrı bilicidir; muradı gizli tut!" 'Dedi: "Ey hümâm! Huzurunda tövbe ettim!" Hz. Sıddîk nasîhata devâm edip buyurdu ki: “Hak Teâlâ hazretleri insanın bâtınını ve sırrını bilicidir. Murâdını münkirlerden gizli tut!” Hz. Bilâl buyurdu ki: “Ey büyük ve himmeti âlî olan zât-ı şerifi Senin nasihatim kabûl ettim ve hareketimden rücû’ ettim.” "Kâm”, murâd ve maksûd; “hümâm” büyük kimse ve himmeti âlî olan demektir. Bu beyt-i şerîfte “tevbe”den murâd, onun ma’nâ-yı lügavîsi olan rücû’dur; yoksa şer’î tövbe değildir. Zîrâ tövbe-i şer’î muhâlefetten rücû’dur; ve Hz. Bilâl ise azimetle hareket etmiştir; ve azimet tâat-i kâmile muhâlefet değildir. Binâenaleyh Hz. Sıddîk’ın nasihati “Azimetten vazgeç, ruhsatı ihtiyâr et!” demek olur.
911. Başka bir gün erkenden Sıddîk acele bir iş için o taraftan gitti.
912. Yine "Ahad'in ve diken darbının yarasını işitti. Onun gönlünden söz ve şerâr parladı.
Hz. Sıddîk yine Hz. Bilâl’in “Ahad!” diye bağırdığını işitti ve efendisinin dahi yine on diken dalının darbeleriyle döverek vücûd-i şerifini yaraladığını duydu. O hazretin kalb-i şerifinden harâret ve âteş-i aşk ve kıvılcımlar parladı. “Şerâr” kıvılcımlar demektir. Burada hararetle çıkan ahlardan kinâyedir.
913. Yine ona nasihat verdi. O yine tövbe etti. Aşk geldi. Onun tövbesini yedi.
Hz. Sıddîk yine cenâb-ı Bilâl’e i’tikâdını yahûdîlerden saklaması için nasihat verdi. O hazret dahi i’tikâdını izhârdan tövbe etti. Fakat onun kalb-i şerifine aşk-ı Muhammedi ve aşk-ı Ahadî müstevli olduğundan bu aşk onun tövbesini ve rücû’unu çiğnedi ve yuttu.
914. Bu nevi'den tövbe etmek çok oldu. O akıbet tövbeden bîzâr oldu.
“Nemat”, yol ve tarîk ve nevi’ ma’nâlarınadır. Ya’ni, Hz. Bilâl’in aşk galebesiyle bozduğu tövbeler çok defa vâki’ oldu. O hazret âkıbet böyle sonu gelmeyen tövbeden dahi bîzâr oldu ve “Ahad, Ahad!” nidâsını artık yahûdîler arasında hiç çekinmeksizin izhâr etti ve kendisine yapılacak işkenceleri de hiçe saydı.
915. Fâş etti, teni belâya teslîm etti. Dedi ki: "Ey Muhammed! Ey tövbelerin düşmanı!" Binâenaleyh i’tikâdını yahûdîler arasında izhâr etti ve cism-i şerîfini de onların yapacağı işkenceye ve azâba teslim etti de dedi ki: “Ey Muhammed (a.s.v.) ve ey aşk-ı İlâhîye karşı vâki’ olan tövbe ve rücû’lann düşmanı! Resûl-i Ekrem Efendimiz’e “tövbelerin düşmanı’’ buyurulmasının sırı Fîhi Mâ Fîh’in 27. faslında şöyle buyurulur.
“Cenâb-ı Mustafâ (s.a.v.)e birisi gelip: “Ben seni seviyorum!" dedi. Buyurdular ki: “İleri gel ki, ne söylüyorsun?” Yine: “Ben seni seviyorum!” dedi. Buyurdular ki: “Dikkat et ki, ne söylüyorsun?” Yine: “Ben seni seviyorum!" sözünü tekrâr etti. Buyurdular ki: “Şimdi sebât et ki, seni kendi elin ile öldüreceğim! Vay senin hâline!” Zamân-ı Mustafâ (s.a.v.)de birisi gelip dedi: “Ben bu dîni istemiyorum. Vallâhi, istemiyorum. Bu dîni geri al! Senin dînine girdiğim günden beri bir gün râhat etmedim. Mal gitti, zevce gitti, evlât gitti, hürmet kalmadı!" Cevâben buyurdular ki: “Hâşâ ki, bizim dînimiz onu kökünden ve dibinden koparmadıkça ve hânesini süpürmedikçe ve onu (vâkıa, 56/79) “Ona tam bir sûrette temizlenmiş olanlardan başkası el süremez” âyet-i celîlesi mûcibince tathîr etmedikçe gittiği mahalden geri gelsin! ”O nasıl bir ma’şûktur ki, sende nefsine olan muhabbetin bir kılı bâkî kaldıkça cemâlini sana gösterir? Ve sen onun yolunda kendini fedâ etmedikçe nasıl onun lâyık-ı visâli olursun? Ma’şûk yüzünü göstermek için bi’l-külliyye kendinden ve âlemden bîzâr ve kendine düşman olman lâzımdır. Bir gönülde karâr eden bizim dînimiz onu Hakk’a îsâl etmedikçe ve onu bî-lüzûm olan şeylerden ayırmadıkça ondan el çekmez ilh...”
920. “Gerek hilâlim, gerek Bilâl’im, koşarım; senin güneşinin muktedîsi olurum!”
“İster hilâl gibi incecik olayım, ister iri cisimli Bilâl olayım, sana tâbi’ olup koşarım! Senin güneş gibi olan rûh-ı küllî-i Muhammedi’ne iktidâ ederim ve ay güneşin etrâfında koştuğu gibi nûr alıp koşarım."
921. Ayın irilik ve zayıflık ile ne işi vardır? Gölge gibi güneşin arkasında koşar.
Meselâ ay ister bedr hâlindeki gibi büyük ve ister hilâl hâlindeki ince ve küçük olsun onun büyüklük ve küçüklük ile ne münâsebeti vardır? Onun vaz’iyyet-i halkıyyesi gölge gibi güneşin arkasında koşmak ve devir etmektir; ve bu devri esnâsında her bir vaz'iyette ondan nûr almaktır.
963. İşte, bir Hilâl bir Bilâl ile yâr oldu; diken yarası ona gül ve gülzâr oldu.
“Bir Hilâl”den murâd, kesret-i riyâzat ve şiddet-i mücâhede sebebiyle vücûd-i şerifleri nahîf olan ve mest-i aşk-ı İlâhî olup huzûr-ı Pîr’de na’ra vuran ve âh eden Çelebi Hüsâmeddîn efendimiz olmak muhtemeldir. Nitekim Sipehsâlâr’da onlar hakkında şöyle buyurulur:
“Hudâvendigâr takrîr-i hakâyıka meşgül oldukları her bir vakitte Çelebî’ye inâyet-i rûhâniyâttan öyle inâyet hâsıl olurdu ki, külliyyen kendini kaybedip, hayli müddet zevkinden ve o hâlin letâfetinden medhûş kalır idi..." Ve diğer bir zât olmak dahi muhtemeldir. Nitekim yine Menâkıb-ı Sipehsâlârda şöyle buyurulur:
“Bir gün Hudâvendigâr hazretleri dam üzerinde idi. Ashâbdan bir tâife hâne derûnunda hakâyık ve maânî bahsiyle meşgül idiler. Onlardan birisi şiddet-i şevk ve zevk sebebiyle harâretli ciğerinden bir âh-ı sert çekti ilh...” Sâliklerin âh edip, na’ra atmalan hakkında Hz. Pîr efendimizin mütâlâaları Fîhi Mâ fîh’lerinin 40. faslında şu vecihle mezkûrdür:
“İhtilâf-ı ahvâle binâen ba’zan âh etmezsen zevk gider ve eğer böyle olmasa idi Hak Teâlâ (Tevbe, 9/114) [Şübhesiz ki, İbrâhîm çok âh u vâh ederek yalvaran ve yumuşak huylu idi] buyurmaz idi; ve hiçbir tâ ati izhâr etmemek lâzımdır. Zîrâ izhâr dahi zevktir; ve bu söylediğin sözü zevk husûlü için söylüyorsun. Eğer dâfi’-i zevk ise, zevk husûlü için, zevki izâle eden şeye mübâşeret ediyorsun.” Ve Hz. Pîr’in bu hitabı huzûrda evlâdlardan birinin “âh” etmesine karşı diğer birinin, “Âh ettin, zevk gitti. Âh etme, zevk gitmesin!" diye vâki’ olan i’tirâzına Cevâb idi.
Ya’ni, işte şimdi huzûrumuzda bulunan bir Hilâl aşk-ı ilâhî ile feryâd etmek husûsunda, geçmiş zamandaki bir Bilâl’e yar ve arkadaş oldu. Yahûdînin vurduğu diken yarası Hz. Bilâl’e müessir olmadığı gibi bu Hilâl’e de diken yarası mesâbesinde olan meşakkatler, riyâzatlar ve şiddetli mücâhedeler gül ve gülzâr oldu.”
964. Gerçi ten diken yarasından kalbur oldu, cismimin cânı ikbâlin gülşeni oldu.
Hz. Bilâl derdi ki: “Vâkıa, yahûdinin diken yarasından cismim kalbur gibi delik delik oldu. Fakat bu cismime taalluk eden cânım ikbâl ve devlet-i ma’neviyyenin gülşeni oldu." Ba’zı nüshalarda “cân” ile “cisim” arasında vâv-ı âtıfe vardır. Bu sûrette ma’nâ “Hem cânım ve hem de cismim ikbâlin gülşeni oldu” demek olur ki, bu da, cismimdeki kesâfet kalktı ve rûh hükmünü iktisâb etti ve devlet-i ma’nevînin gülşeni oldu” demekten kinâyedir.
965. Cisim cühûdun dikenlerinin yarası önündedir, benim cânım o Vedûd'un mesti ve harabıdır.
“Vedûd”, esmâ-i hüsnâdandır. Lügat ma’nası “muhabbet edici" demektir. Ya’ni, benim cismim zâhirde yahûdinin vurduğu diken yarasının önündedir. Fakat rûhum o kullarına Vedûd olan Hak Teâlâ hazretlerinin sarhoşu ve harabıdır. Binâenaleyh bu zevk-i ma’nevî elem-i cismânînin hicâbı olur.
966. Câna mensûb olan koku benim cânım tarafına erişir. Mihribân olan yârin kokusu bana erişir.
“Cânî”deki “yâ" nisbet için olursa “cân"dan murâd, Hak olur. Ya’ni, canların cânı olan Hak Teâlâ’ya mensûb koku benim rûhum tarafına erişir; ve rûhum tarafından dahi o mihribân ve Rahîm olan yâr-i hakîkînin kokusu bu cismim ile berâber olan benim benliğime erişir. Ve eğer “cânî"deki “yâ” vahdet için olursa bundan murâd, rûh-ı küllî-i Muhammedî (s.a.v.) Efendimiz olur. Ya’ni, bir cânın ve rûh-ı Muhammedi'nin kokusu benim cânım tarafına erişir. Ümmetine şefik ve mihribân olan yârin kokusu bana erişir ve bu koku vâsıtasıyla şûrîde olurum.
967. Mustafâ mi'râc tarafından geldi. Onun Hilâl üzerine " Habbezâ li habbezâ” demesi oldu.
“Habbezâ”, âferîn ve tahsîn için kullanılan bir ta’bîrdir. Ya’ni, Resûl-i Ekrem hazretleri mi’râcdan avdet buyurdukları vakit Bilâl-i Habeşî hazretlerine: “Ey Bilâl! Sen benim için memdûhsun ve ümmetimin iyi ve hayırlı efrâdındansın!” buyurdular. Bu medhin sebebi budur ki: Resûl-i Ekrem hazretleri mi’râc esnâsında önlerinde Bilâl-i Habeşî hazretlerinin na’linlerinin tıkırdısını işitmiş idiler; ve bundan bahis buyurduktan sonra bu sözü söylediler. Bu beyit yukandaki 963 numaralı beyte merbûttur. Ya’ni, Bilâl-i Habeşî hazretleri tecellî-i mi’râcda Resûl-i Ekrem hazretleriyle berâber bulunduğu gibi huzûrumuzda Bilâl’ın yâri olan bir Hilâl dahi bize olan tecellî-i İlâhîde berâberdir. Binâenaleyh Resûl-i Ekrem hazretlerinin sünnet-i seniyyesine binâen biz de o Hilâl’e: [ya’ni “Yâ Hilâl! Sen benim için memdûhsun ve iyi ve hayırlısın!”] deriz.
968. Vaktâki Sıddîk doğru sözlü olan Hilâl'den bunu işitti, onun tövbesinden el yıkadı.
Vaktâki Ebû Bekr es-Sıddîk hazretleri sözünü özü gibi dosdoğruca izhâr eden Bilâl-i Habeşî hazretlerinden bu tövbeden dahi rücû’u işitti, artık onun tövbesinden ümîdini kesti ve nasîhati terketti. “Dest şüsten”, el yıkamak, terk etmekten kinâyedir.[29]
İlgili beyitlere biraz daha dikkatli bakarsak ve kendi bünyemizde bunun neyi ifade ettiğini anlamaya çalışırsak, Cuhud yani yahudinin mûsevîyet - tarîkat mertebesi yani tenzih ve Bilal’in ise Ahad diyerek “Ahad Ahmed’i” yani Hakikat’ül Ahadiyet’ül Ahmediyi haber veren teşbih mertebesi ve “Ebu Bekir Sıddık” bu mertebenin tasdikçisi olduğunu anlamamız zor olmayacaktır.
Konuya bahs olunan gün Cum’a günüydü. İşyerimiz Cum’a kılınan camiye uzak olduğu için nöbetçi iki kişi isek o gün sıra kimde ise namaza o gidiyor. Diğer kişide işletmenin kesintiye uğramaması için kalmak zorunda kalıyordu. Cum’a namazına geliş gidiş yaklaşık 1,5 saati bulmaktaydı. Gündüz çalışan işe yeni giren genç arkadaşlardan Mustafa, Murat ağabey Cuma namazı yemekhanenin üstünde ki mescidde kılınıyor dedi. Önceki hafta diğer arkadaşların Cum’a namazına gittiklerini söyledi. Normalde bu Cum’a nöbet sırası bende idi. Namaza gidiş geliş yarım saat süreceği için, aşağı yukarı yemeğe gidip gelme süresine denk geliyordu. Ezan okunmadan bir kaç dakika önce yola çıktım. Her yer karla kaplı ve güneş açmıştı. Celâl’den sonra Vahdet tecellisi gelmiş diye tefekkür ettim. Mescidin yeri değişmiş yemekhanenin üzerine alınmış ve camdan Şeref ezan okuyordu. Minare şerefe canlanmış Şeref olmuş Cum’aya yani Cem olma hâline davet eder gibiydi.
Birden yirmi yıldan fazla geriye gittim. Kimseyi eleştirmek gibi bir hâlimiz yok. Zahirde görülende nefsin afakta yansımasından başka bir şey değil. O günkü zâhiri halimiz Müslüman gözükse de afakımızda gördüklerimiz mudil ağırlıklıydı. Mescidin bulunduğu yerde müdür odası bulunmaktaydı ve Cum’a günleri öğleden sonra mudill ağırlıklı toplantılar yapılmaktaydı…
Bu tarihlerden sonra Hadi ağırlığı artmış olmasına rağmen o zamanlarda anlam veremediğim bir zuhuratta mudil ağırlıklı olan kişiler ile kendimi Mekke’ye gitmiş görmüştüm. O zaman idrak boyutunda hicret edemediğimden beden Mekke’sinde mudil ağırlıklı esmâlar ile olduğumu seneler sonra anlamıştım…
Bu haleti ruhiye ile Mescid-e girdim. Ya-sin sûresinin sonları okunuyordu. “Ya-sin” Muhammediyet mertebesinden “Ey İnsan” demektir. Bu mertebenin sonu olan (aslında mertebelerin sonu yoktur ama başka bir ifade tarzı olmadığı için yazılmıştır) (13) Hakikat’ül Ahadiyet’ül Ahmediye kısmında mescide dahil olmuştum.
إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُواْ لَن تُغْنِيَ عَنْهُمْ أَمْوَالُهُمْ وَلاَ أَوْلاَدُهُم مِّنَ اللّهِ شَيْئًا وَأُولَئِكَ هُمْ وَقُودُ النَّارِ {آل عمران/10}
İnne-lleżîne keferû len tuġniye ‘anhum emvâluhum velâ evlâduhum mina(A)llâhi şey-â(en) veulâ-ike hum vekûdu-nnâr(i)
“Ey Rabbimiz! Muhakkak ki, Sen, geleceğinde hiç şüphe olmayan bir günde bütün insanları bir araya toplayacaksın. Muhakkak ki Allah, hiç sözünden caymaz.” (Al-i İmran/10)
Allah insanları cem gününde toplar. Bu bütün mahlukatı, öncekileri ve sonrakileri toplayan vahdet makamına vasıl olmaktır. Artık bu sahneyi müşahade etmelerinden dolayı ilerinde en küçük şüphe kalmaz.
3. Sûrenin 10. âyeti, sayısal değeri,
10+3= 13 ü vermektedir. Müşahade ve yaşantılar ile bağlantılı ve tasdiği olduğu için alınmıştır…
İmamet görevini güvenlikten arkadaşımız Şuayb yapmaktaydı. Hutbenin konusu da “EZAN: ÖZGÜRLÜĞÜN GÜR SEDASI” idi. Özet olarak hutbenin bölümlerini alalım…
Allahu ekber, Allahu ekber!
Bu nida, günde beş vakit, minarelerimizde yankılanırken, Rabbimizi tasdike, O’na itaat ve ibadete çağırıyor müminleri. Dünya meşgalesinden uyan! Kulluğun gereği olan namaz için kıyama dur! diyor ve zamanın kalbini tutuyor, İslam’ın gür sedası. Kendisine icabet edenin elinden tutuyor; bireyden topluma, ümitsizlikten umuda götürüyor bu çağrı.
Rahmet Elçisi (s.a.v), vazifesini tamamladıktan sonra, ardında sevgisini bırakarak vefat etmişti. Doyamamıştı ona ashâbı. Bunlardan birisi de Kutlu Nebi’nin, “müezzinlerin efendisi” övgüsüne mazhar olmuş Habeşli Bilâl’di. Üzüntüsünden duramamıştı Bilâl Medine’de. “Resülûllah’tan sonra ezan okumayacağım/okuyamayacağım.” diyerek uzaklaştı peygamber diyarından. Ancak iliklerine kadar işleyen peygamber sevgisi ve muhabbeti onu tekrar Medine’ye getirdi. Geldiğinde sabah namazı vakti girmek üzereydi. Doğrudan Ravza’ya, Resülûllah’ın huzuruna gitti. Ağladı ve yüreğindeki hasreti gözyaşlarıyla dindirmeye çalıştı. Derken Efendimizin torunları Hasan ve Hüseyin çıkageldiler. Dedelerinin hatırasını yâd etmek üzere Bilal’den ezan okumasını istediler. Kabul etti Bilâl ve peygamber zamanında olduğu gibi mescidin damına çıkıp, “Allahu ekber” dedi. Bilal’in Resülûllah (s.a.s) zamanındaki bu nidasıyla Medine’de yer yerinden oynadı. Bir tarih canlanıyordu. Bir şehir ağlıyordu. Hıçkırıklara boğulan Medine, o gün Allah Resûlü’nün vefatından sonra en hüzünlü günlerinden birini yaşıyordu. (Zehebî, Siyeru a’lâmi’n-nübelâ, I, 357-358.) Bu olay, biz müminler açısından ezanın içeriğini, anlamını ve mesajını ortaya koymaktadır. Ezan her okunduğunda ve her okunduğu yerde; ilk gün okunduğu gibi, o gün Bilâl’in okuduğu gibi, büyük ma’nÂlar, coşkular ve hatıralar yaşatır gönülden dinleyenlere ve anlayanlara…
Ezan, Habeşli Bilal’in namaz için atan kalbinin dudaklarından dökülen sesidir. Ezan, tevhidin sembolü, İslam’ın ses ve söze dökülüşüdür. Müslümanın kalbini, beynini, ruhunu ve bedenini harekete geçiren sesli dokunuştur ezan…
Çoğu zaman gündelik hayatın türlü meşgalelerine boğulan bizleri, Allah’ın huzurunda saf durmaya, diri olmaya çağırır; her daim yineler çağrısını:
Hayya ala’s-salâh, Hayya ala’l-felâh.
Ezan, aynı zamanda özgürlüğün sembolüdür, gür sedasıdır. Ezan, okunduğu beldenin özgürlüğünü, bağımsızlığını da haykırır. Bu yüzdendir ki merhum Mehmet Akif:
“Bu ezanlar ki şahadetleri dinin temeli, Ebedi, yurdumun üstünde benim inlemeli” derken bu gerçeği dile getirmektedir.
Kamet’te müezzinliği Veysel yaptı… İmam 1. rekatta Kafirun ve 2. Rekatta İhlas sûresini okuyarak namazı bina etti…
Konu ile alakalı olan Aralık ayı içerisinde görmüş olduğum zuhuratta şöyleydi.
20-12-2014
Gündüz vakti boğaz’da deniz kenarında bir caminin önünde bankta oturmuş namazı bekliyorum. İnsanlar camiye girmeye başlıyor. Caminin tahta büyük giriş kapısı ardına kadar açık. Namaza iç davette yani Cum’anın ikinci ezanında Cumânın farzına davette Necdet isminin geçtiğini duyuyorum (Vahdette çıktığımda diğer söylenenleri hatırlayamadım). Camiden içeri girdiğimde insanlar namaz için kıyama kalkmış arka safta çocuklar duruyor. İmam Fatiha’yı okumaya başlayınca saflara doğru koşuyorum ve yaklaşınca yavaşlayarak ilerleyip saflara dahil oldum.
Yukarıda verilen bilgiler, müşahade ve zuhurat ışığında konuyu yorumlamaya çalışalım…
Mesnevi-i şerhinde (احد) “Ahad” ın manası olarak; Resûl-i Ekrem hazretleri’nin Allâh Teâlâ sizi kurtarsın! Ma’nâsında kullandığı, Hz. Bilâl ise “Benim tevessül ettiğim dîn âlî bir dîndir. Bu yüzden çektiğim elem ve meşakkat ile iftihâr ederim!” demek ma’nâsında olarak “Ahad!” derdi.” diye ma’nâsı verilmiş. Ahad bir başka açıdan, Esmâ-i ilahiye den olan Ahad ve zâtı ifade eden Ahadiyet yani Kul hu vallahu Ahad vardır…
Ahad (احد) sayısal değeri, (ا) Elif; 1, (ح) Ha; 8, ve (د) Dal: 4 tür.
1+8+4= 13 tür…
(13) Bilindiği gibi Hazreti Muhammed’in şifre rakamıdır…
Ahad’ın ortasına taayyün (م) mimi geldiği zaman yani Zât-ı Ahadiyyet Ulûhiyetine, Ulûhiyettte Hakikat-i Muhammediye aynasına yansıdığı zaman aldığı isim Ahmed olur. Ve sayı değeri 13+40= 53 olur. Bu aynı zamanda Necdet Babama ma’nâda verilmiş şifre sayısıdır. Bâtında Ahmed, Zâhirde Necdet olmaktadır…
Şimdi namaz kitabından Allahu Ekber tekbirleri neyi ifade ettiğine bakalım.
“ALLAHÜ EKBER” Tekbirleri Tekbir getirmek: ALLAH’ın birliğini ilan etmek, ve o “tek”tir, “bir”dir demek olduğuna göre, dört defa tekrarlanması, dört mertebesi itibariyle de yüceliğinin anlaşılması gerekir, demek olmaktadır.
İşte eğer sen ALLAH’ın varlığını en geniş manada anlayamazsan, hiç olmazsa birinci tekbir düzeyinden anlamaya çalış. Yani en alt düzeyden, burada ifade edilen “ALLAH-u Ekber” in ne demek olduğunu anlamaya çalış.
En alt derken, aslında işin altı da üstü de yoktur ama ifade bakımından böyle deniyor.
En alt: “Fiiller alemi” “ef’âl mertebesi”, yaşadığımız bu alem, bu alemin karşılığının ifadesidir.
Müezzin veya biz birinci tekbir olarak “ALLAH-u Ekber” dediğimiz zaman bütün varlıkta Hakk’ın varlığından başka bir varlık yoktur, yani “lâ fâile illâllah” hükmünü gerçek manası ile yaşamamız gerekir.
Bu tekbirde “ALLAH-u Ekber” dendiği zaman, bütün madde aleminin meydana getiricisi, yaşatıcısı, bakıcısı, devam ettiricisi, özü, varlığı ALLAH’tır, büyük ALLAH demektir.
İkinci tekbiri getirdiğimiz zaman esmâ aleminin düzeyinde yani bu alemi meydana getiren manalar alemi, “Esmâ’ül hüsna” ALLAH’ın güzel ve sonsuz isimlerinin bulunduğu alem olduğunu düşünürüz.
İkinci tekbirde “Esmâ âlemi” de ALLAH’a mahsustur, ondan gayrıya yer yoktur. Tekrar edilen tekbirle bu idrak ve yaşam olgunlaşır.
Üçüncü tekbire geçildiği zaman sıfat mertebesinde de “bütün benlikler, varlıklar ve bunların özleri ALLAH’ındır, ALLAH’a mahsustur” hükmü gerçek hali ile ortaya çıkar.
Dördüncü tekbire geçtiğimiz zaman orada artık “ALLAH-u Ekber” lafzı “ALLAH-u Ahad” olur. Çünkü burası Zât bölgesidir.
İrfan ehli dördüncü tekbirin “ALLAH-Ahad” olduğunu bilir, fakat yine genel söyleniş şekliyle söyler. Neticede oranın “ALLAH-u Ahad” olması “Ahadiyyet” mertebesi itibariyledir.
“Ahadiyyet” mertebesi, “Vahidiyyet” mertebesinin üstündedir.
Hal böyle olunca dördüncü tekbirin özelliği değişmektedir. Çünkü alt mertebelerde varlıkların zuhurları, manaları, özellikleri mevcutken “Ahadiyyet” mertebesine geçildiği zaman, artık orada “Ahadiyyeti sırfı zatî” durumu söz konuşu olduğundan herhangi başka bir varlıktan bahsedilmeyeceği için, “büyüktür” sözü, kendine bir ifade bulamaz.
Orada “hüviyeti” ve “inniyeti” ile tek bir Zât, “mutlak varlık” mevcuttur.
O halde artık orada sadece “ALLAH-u Ahad” hükmü geçerli olur.
Çünkü (İhlas Suresi112/1)
“kul hüvallahü ehad” dır.
İşte tekbirleri bu şekilde tefekkür etmeğe çalışmalıyız.
Yukarıdaki ifadeleri özetlersek;
Birinci tekbirde, ef’âl âleminin Hakk’ın varlığı ile var olduğunu “lâ faile illâllah”.
İkinci tekbirde esmâ âleminin de Hakk’ın varlığı ile var olduğunu “lâ mevcûde illâllah”.
Üçüncü tekbirde de sıfât âlemin de ALLAH’ın varlığı ile var olduğunu “la mevsufe illallah”.
Dördüncü tekbirde ise, Zât alemi dahi ALLAH’ın varlığı olduğu “lâ ma’bude illâllah” ve gerçek ifadesi ile “lâ ilâhe illâllah” sözünün hakâkati söylenmiş olur.
“ef’âl”, “esmâ”, “sıfât”, mertebelelerine geçince sadece “Ahadiyyeti sırf-ı zâti” mertebesi kalır.
Bunun da ifadesi, “ALLAH’u Ahad” olur.
Görüldüğü gibi “Allahu Ahadiyet’i sıf zâti” mertebesini ifade etmektedir. 967. Beyitte anlatılan Mustafa (a.s.)’ın Hz. Bilal’in ayak seslerini duyması Kul Huvallahu Allahu Ahad’ı duymasıdır ki bunu zâhir âlemde Ahad, Ahad diye dile getiren Hz. Bilal idi.
Ezan sayısal değeri; (ا) Elif: 1,13, (ذ) Ze: 7, (ا) Elif:1,13, (ن) Nun: 50,
1+7+1+50= 59, 5+9= 14
1+13+7+1+13+50= 85, 8+5= 13
(13) Hazret-i Muhammed-in şifresi, (14) Nur-u Muhammedi (ا) Elif; Ahadiyet mertebesini ifade etmektedir.
Ez; Türkçe olarak bir şeyi ezmek posanı suyunu çıkarmak ve bir kimseyi sindirmektir.
Arapça olarak Bakara sûresi 152 âyetine baktığımızda,
فَاذْكُرُونِي أَذْكُرْكُمْ وَاشْكُرُواْ لِي وَلاَ تَكْفُرُونِ {البقرة/152}
“Fezküruni ezkürküm veşküru li ve la tekfürun”
“O halde beni anın, ben de sizi anayım. Bana şükredin de nankörlük etmeyin.” Öncelikle; Ahadiyet yani, , (ا) Elif 12 zâhir ve birde bâtini olan 13 noktayı hatırlamaktır. 12 Nokta 7 Nefis mertebesi ve 5 hazret mertebesidir. Batında ki noktada Rabb-i Hass’tır. En büyük Rabb-i Hass Allah’tır.
Âyette ki anlatımda iki defa rabbimiz zikrediyor bir kere de biz zikretmekteyiz. “Fezkürini “ dediği zaman evvala o bizi zikrediyor. Biz ondan sonra onu (ﻻَ اِلَهَ اِﻻّ اللهُ) ”Lâ İlâhe illâ Allâh”, Ya Allah, Ya Hu diyerek zikretmeye başlıyoruz. Biz emre uyduğumuz için zikrediyoruz. O da söz verdiği için tekrardan bizi zikrediyor. “Beni zikredin bende sizi zikredeyim” diyor. Baştan kendisi zikrediyor. Fiili ortaya ve oluşumunu ortaya koyuyor. Sonra biz o oluşumla faaliyete geçiyoruz. Ağzımızdan, beynimizden bazı düşünceler, sözler ve zikirler çıkıyor. Ona karşılık, O da tekrar cevabını veriyor. Biz bir defa zikrediyoruz. O da başta ve sonda iki defa zikrediyor. Hadiste de dendiği gibi, “siz bana yürüyerek gelirseniz ben size koşarak gelirim. Koşarak gelirseniz, daha hızlı gelirim”. Devamında da şükredin ve bu hakikati örtmeyin denmektedir.
Eza; Üzme, sıkıntı verme, üzgü kelime manasını vermektedir.
Resülûllah efendimizin ayakları şişene kadar namaz kılması üzerine Aişe validemizin “senin bütün günahların af olunduğu halde niye bu kadar ibadet ediyorsun” diye sorması üzerine şükreden bir kul olmayayım diyordu. Yukarıda verilen âyetin ikinci kısmında görüldüğü gibi zikredin ve şükredin denmektedir. Rabb-i Hassı zikirden sonra, Hz. Bilal ve Resülû Zişan efendimiz gibi sıkıntı ve üzüntülere katlanmak gereklidir. Başta ki (ا) “Elif” Ahadiyet mertebesini ifade etmekteydi. Ortada bulunan (ا) “Elif” ise her bir bireyin batınında bulunan (13) üncü mertebe olan Rabbi Hass’tır. Resülullah efendimizin الله “Allah” esmâsı diğer kişilerinde Esmâ-i İlâhiyye den bağlı bulundukları bir Esmâ’dır.
Bu satırların tasdiki de Nefsi Küllüm olan Nüket Annemden geldi. Terzi Baba gurubunda Medine’de ikamet eden Ai.. Hü… adlı bir hanımı sormuş. Gurubumuz Medine de olacağı zaman, O da Türkiye de bulunması gerekiyormuş. Ai.. Hü… Hanım Efendi Babamı göremeyeceği için üzülmüş. Cenâb-ı Hakk tanışmalarını nasip eder. İnşeAllah…
Ezan; Sonuna bir (ن) Nun ilave edilmiştir. Nûr-u Muhammedi ile tüm mertebelere davettir. Kim hangi mertebede ise ona davet olunmaktadır.
Ezan-ı E-zan mı yoksa E!zan olarak mı duyuyoruz.
E-zan olarak duyuyorsak, Hakk’ın davetini, Resül’unun davetini ve Resül’unun Resülü’nün davetini kendi zannımız olarak duymaktayızdır. E ve Zan’nı ayırır. Arapça istifham yani soru olarak sorarsak. E zan’mış. Yani (ا) Elif’in, Ahadiyetin zannı imiş olur ki gerçek zan ve Hakîkati olmuş olur. İnşeAllah.
Beyitlerde, Hz. Muhammed güneşe ve Hz. Bilal ondan ışığını alan Hilal yani Ay-Kamer’e benzetilmişti… Ezan’ın sayısal değerlerinde ki (13) Hakîkat-i İlâhi güneşi ve (14) Nur’u Muhammed-i Kamerdir. Ahad sayısal değeri ise 13 dür… Bilal-Hilal (14) Ahad-Hz. Muhammed (13) bağlantısının da tesadüfi olmadığını anlamak zor olmayacaktır.
Hz.Şems-i Tebrizi, “oğlum hür ol, hürlerle yaşa” diyordu. Bu fakîrde onun bir oğlu olduğuna göre hutbenin konusu olan “Ezan özgürlüğün gür sedası” Hz. Bilal gibi, sanki oğlum, öncelikle yoluna, yolumuza, Resül (s.a.v.)’e ve Allah (c.c.)’a davet et diyordu. Yanlış anlaşılmasın, bu hal genele değil özele yan taleb edenleredir.
Dış ezan-ı okuyan şeref-şerefe yani ağızdan çıkan Abdiyet, Risâlet, Ulûhiyet ve Ahadiyet mertebelerine davettir. İç ezan ve Kamet-i okuyan Veysel yani Resüûullah efendimizin “Nefesi Rahmâniyi Yemen canibinden duyuyorum” buyurduğu, Akl-ı Külle işarettir. Şuayb’ın imam olması, (ش) Şın: 300, (ع) Ayn: 70, (ي) Ye: 10, (ب) Be: 2 dir.
300+70+10+2= 382
300+70+10+2= 382, 3+8+2= 13
(13) Hazret-i Muhammed’in şifre rakamının, Ahad’ın sayısal değeri idi. Bu mertebelerin imametine de işaret olarak düşünülebilir.
(ش) Şın: Şeniyet-i İlahi, “Her an bir iştedir” (55/29)
(ع) Ayn: Göz, Batında olan görüşe işarettir.
(ي) Ye: Museviyet mertebesinden Ama olarak müşahade, (ب) Be: Bu mertebenin birlikteliği ve risâletidir.