İnne-lleżîne âmenû ve 'amilû-ssâlihâti lehum cennâtun tecrî min tahtihâ-l-enhâr(u)(c) żâlike-lfevzu-lkebîr(u)
İman edip salih ameller işleyenlere gelince; onlara içinden ırmaklar akan cennetler vardır. İşte bu büyük başarıdır.
İnanan ve iyi amel yapanlar için de altından ırmaklar akan cennetler vardır. İşte büyük kurtuluş odur.
Bu ayet, iman eden ve salih ameller işleyenlerin ahiretteki mükafatını ve bu mükafatın 'büyük kurtuluş' olduğunu vurgulamaktadır. Anahtar kavramlar, imanın, salih amelin, cennetin ve kurtuluşun Kur'an'daki temel anlamlarını ve birbirleriyle ilişkilerini ortaya koymaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İman (أمن), kalbin tasdiki ve güven duymasıdır. Ayetteki 'âmenû' ifadesi, sadece dil ile ikrarı değil, aynı zamanda kalbin mutmain olmasını ve Allah'a tam bir teslimiyetle güvenmesini ifade eder. Bu, kişinin kendini güvende hissetmesi ve başkalarına da güven vermesiyle ilişkilidir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İman, Kur'an'da sadece bir inanç beyanı değil, aynı zamanda Allah ile insan arasında kurulan bir 'güven' ilişkisidir. Bu ayetteki 'âmenû' fiili, Allah'a karşı duyulan bu derin güveni ve O'nun vaatlerine olan kesin inancı ifade eder ki bu, salih amellerin temelini oluşturur.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Salihât (صالحات), 'salah' kökünden türemiş olup, bozukluğun zıttı olan iyilik ve doğruluğu ifade eder. Ayetteki 'amelû's-sâlihât' ifadesi, sadece ibadetleri değil, aynı zamanda topluma faydalı, ahlaki ve adil her türlü eylemi kapsar.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Salah (صلاح), bir şeyin olması gerektiği gibi olması, doğru ve düzgün olması halidir. 'Salihât' ise, hem dünya hem de ahiret için faydalı olan, şeriatın ve aklın uygun gördüğü her türlü fiili ifade eder. Bu ayette, imanın pratik hayattaki tezahürü olarak zikredilmiştir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Cennet (جنة), 'cenn' kökünden gelir ve örtmek, gizlemek anlamındadır. Ağaçların ve bitkilerin yoğunluğu nedeniyle yeri örttüğü için bu isim verilmiştir. Ayetteki 'cennât' kelimesi, müminlere vaat edilen, gözlerden gizlenmiş, güzelliklerle dolu bahçeleri ifade eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Cennet, Kur'an'da genellikle 'altından ırmaklar akan' (تجري من تحتها الأنهار) ifadesiyle birlikte zikredilir. Bu, cennetin sadece ağaçlık bir yer olmadığını, aynı zamanda su kaynaklarıyla zenginleştirilmiş, ferahlatıcı ve sürekli bir yaşam alanı olduğunu vurgular. Burûc Suresi'ndeki bu kullanım da aynı tasviri sunar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Fevz (فوز), istenilen şeye ulaşmak ve korkulan şeyden kurtulmaktır. Ayetteki 'el-fevzu'l-kebîr' ifadesi, dünya hayatındaki geçici başarıların ötesinde, ahiretteki en büyük ve kalıcı kurtuluşu, yani cennete girmeyi ve Allah'ın rızasını kazanmayı ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Fevz kavramı, Kur'an'da genellikle 'büyük' (kebîr) veya 'apaçık' (mübîn) gibi sıfatlarla birlikte kullanılarak, elde edilen başarının ve kurtuluşun önemini vurgular. Bu ayetteki 'el-fevzu'l-kebîr', iman ve salih ameller sonucunda elde edilecek olan cennetin, en üst düzeyde bir başarı ve ebedi bir kurtuluş olduğunu belirtir.
Bürûc Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“İnne-llezîne âmenû ve ’amilû-ssâlihâti lehum cennâtun tecrî min tahtihâ-l-enhâr(u) zâlike-lfevzu-lkebîr(u)” İnanan ve iyi amel yapanlar için de altından ırmaklar akan cennetler vardır. İşte büyük kurtuluş odur. (85/11)
Îmân; dini kitaplarımızda çok geniş şekilde izâh edilmiştir. îmân, özet olarak; Allah’ı ve gönderdiklerini “dil ile ikrar, kalb ile tasdik etmektir, ” diye belirtilmiştir. Yani dilimizle kelime-i şehâdeti getirdiğimiz zaman ve inandığımız zaman dilimizle kelime-i şehâdeti getirip kalbimizle de tasdik etmemizdir. Ancak bu husus kelâmi olarak söylenmektedir. Dilimiz ile ilgili olan bölümü şuhudi olarak dilimizle söylüyoruz, ancak kalb ile tasdik bölümü meçhulde kalıyor.
Neden meçhulde kalıyor? Kendi hakikatimizi bilmiyoruz. Bilmiyorsak kendi hakikatimizdeki bir varlığın tasdikini nasıl yapacağız. Kendimizi bilmiyoruz ki! Bilmediğimiz bir şey, İnsan bilmediği bir şeyi nasıl tasdik etsin.
Efendim, işte Allah var yukarıda. Hz. Peygamber de var bunları biliyoruz. İyi, biliyoruz da! lâfzi biliyoruz, kelâm olarak kelime olarak biliyoruz, ezberden biliyoruz.
Kendimizi bilmiyoruz, kendimizi bilmiyorsak nasıl tasdik edeceğiz. Allahı bilmiyoruz, Peygamberimizin hakikatini bilmiyoruz. Zannediyoruz ki o da Mekke Medine de yaşamış bizim gibi bir beşer.
İmanın şuhud da dört mertebesi vardır. Bunlara Îmân ve İkân kitabından bakacak olursak.
Îmân mertebeleri, bakın anlatmak istediğimiz lâfzı kelâmi, ağızda olan boğazdan aşağıya geçmeyen dilin ucunda olan îmân değil. Şuhud yani müşahede hali ile yapılan îmândır.
Bunun da 4 mertebesi vardır. Birçok mertebeleri vardır ama asıl olarak 4 mertebesi vardır. Bu 4 mertebe den birisi “ef’âl mertebesi” îmânıdır. Ef’âl yani şeriat mertebesindeki îmân anlayışıdır.
Şeriat mertebesindeki îmân derken, burası hafife alınacak bir îmân yeri değildir. Kendsini müslüman zannedip te îmân etmiş olanların sahası değildir. Onların anlayışından çok ileri olan bir sahadır.
Ef’âl mertebesi bilinci içinde olan îmân, kısmen de kendini tanıma bilincinde olan kişinin yaptığı îmândır. Yoksa hiç bir tevhid bilgisiyle ilgisi olmayan, hayali ve vehmi olan Cenâb-ı Hakk-ı yukarılarda kabul eden kuru bir îmân değildir. Bakın tevhidi ef’âl îmân-ı gerçek îmânının başlangıcıdır.
Şeriat (ef’âl) mertebesi îmânı.
Kur’ân-ı Kerîm de âli imran suresi 193 âyetinde açık olarak îmânın oluşumu bize gösterilmektedir ki şuhudi îmânın başlangıcı bu âyet-i kerîme ve benzerleridir.
رَّبَّنَا إِنَّنَا سَمِعْنَا مُنَادِيًا يُنَادِي لِلإِيمَانِ أَنْ آمِنُواْ بِرَبِّكُمْ فَآمَنَّا رَبَّنَا فَاغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا وَكَفِّرْ عَنَّا سَيِّئَاتِنَا وَتَوَفَّنَا مَعَ الأبْرَارِ {آل عمران/193}
“Rabbenâ innenâ semi’nâ münâdiyen yünâdîlil îmâni en âminü birabbiküm fe âmennâ, rabbenâ fağfirlena zünübenâ ve keffir anne seyyiâtinâ ve tevveffenâ meal ebrar” Mealen= “Rabbimiz gerçekten biz rabbimize îmân edin diye îmâna çağıran bir çağırıcıyı duyduk îmân ettik. Rabbimiz bizler için günahlarımızı bağışla. Bizden çıkmış kötülüklerimizi ört ve bizi iyilerle öldür.” (3/193) Bakın her bir kelimede, bir varlık bir şuurlanma vardır. Ve de asli olarak ne lâzımsa onun talebi vardır.
“Rabbimiz biz gerçekten rabbinize îmân edin diye çağıran bir çağırıcıyı duyduk.” Bakın evvelâ, kulak faaliye geçmiş, duyduk diyor. Daha henüz gördük demiyor da, duyduk diyor. İşte mesnevi şerifin ilk kelimesi “bîşnev” dinle ma’nâsında’dır. Birde dinledik, ma’nâsında duyduk diyorlar.
Kur’ân-ı Kerîmin ilk kelimesi “ikra’” bakın... söyle, peki! Söyle hangi mahalle hitab ediyor? Kulağa hitab ediyor. Söyle dediği zaman, gözümüze hitab etmiyor elimize hitab etmiyor. Çünkü “sözün müşterisi kulaktır.” Kulağımız olmasa, on bin defa söyle ikra, ikra, ikra, yok duymayız. Neyle duyarız? Kulakla duyarız.
Kur’ânı Kerîm de baktığımızda bakara sûresi (2/ 3- 4-) âyetleri, yani bakara suresi ikinci suredir, bu surenin (3-4) üncü âyetleri, esmâ mertebesinin zâhiren îmânından bahset-mektedir. Ama âyet-i kerîmenin zâhiridir, ancak bir de âyet-i kerîmenin bâtını vardır, vakit bulursak ona daha sonra bakarız inşallah... “Esteîzü billah”
الَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ وَيُقِيمُونَ الصَّلاةَ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنفِقُونَ {البقرة/3} والَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِمَا أُنزِلَ إِلَيْكَ وَمَا أُنزِلَ مِن قَبْلِكَ وَبِالآخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ {البقرة/4}
“ellezîne yu’minune bilğaybi ve yükıymunes-salâte ve mimmâ rezaknahüm yünfikun” (3)
“vellezîne yu’minune bimâ ünzile ileyke ve mâ ünzile min kablike ve bil âhiretihüm yukînun”(4) Meâlen :
“Onlar ki, gaybe (görünmeyene) inanırlar”Şimdi birincide îmân, edin lâfzi îmân, Allaha ve onun paygamberine îmân edin dendi, sadece lâfzen îmân edilmektedir. Ama burda bakın, îmânın şekli değişmekte gayba îmân ederler, olmaktadır. Yani birincide lâfzen, ama gayba mı şahadete mi belli değil, yani bir Allah var ona îmân ediyor. Ama burada yol göstererek, ayırarak, neyi, îmân edilecek hangilere îmân edilecek tarikat mertebesinde gayba îmân gerekiyor.
Bakın şimdi, ”Onlar ki, görünmeyene inanırlar (gaybe) ve namazı kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden de infak ederler.” (3) Bakın, İslâmın şartlarını yerine getirirler diyor. İslâmın şartları ne idi? Namaz kılmak, oruç tutmak ve zekât vermek. Ve verdiğimiz şeylerden de infak ederler nafaka verirler. Demek ki îmânın şartı, îmân edilen şeyi tatbik etmekte oluşuyor.
“onlar sana indirilene de senden önceki indiril-mişlere de inanırlar ve onlar âhireti de yakînen tanırlar. ” (4) Bakın îmânın ikinci faslı gaybe îmân etmektir. Ve burada bir değişiklik var. Şeriat mertebesindeki îmânı, bireyler taleb ediyorlarken,
”Rabbenâ innenâ semi’nâ münadiyyen yünadiylil îmânü en âminü birabbikim fe amennâ, rabbenâ fagfirlenâ zünübenâ vekeffir seyyiâtinâ ve teveffenâ meal ebrâr” Âyet sıralamasına dikkat edersek, bireyler taleb etmekte, bizim günahlarımızı af eyle, biz îmâna çağıran birisini duyduk ona yöneldik, bizi ebrar ile iyiler ile ahirete gönder ruhumuzu al, sonumuzu getir diye taleb bireyden geliyor.
Ama burada iş çok değişik. Neden? “Ellezîne yü’minune bil gaybi” O kimseler ki gaybe îmân ederler. ”Ve yukîmunessalâte” Namaz kılarlar... . ”Ve mimmâ razeknâhum yunfıkûn” Kendilerine verilen rızıklardan infak ederler. Bakın aradaki ifade farkı çok büyük. Burada o mertebenin insanları bir şey talep etmiyorlar. Taleb eden kimse yok. Bu mertebenin insanlarının tavrını Cenâb-ı Hakk bizlere bildiriyor, o hayattan bilgi veriyor.
“Ellezîne” O kimseler ki, yani tarikat mertebesi itibarıyla yaşayan kimselerin îmânlarını belirtmek için, O kimseler ki “yu’minûne bil gaybi” gaybe îmân ederler.
Bakın birincide ya rabbi bizi buraya buraya indir buraya, buraya götür diye bireyler, haktan talep ediyorlar. Ama burada talep yok, Cenâb-ı Hakk onların vasıflarını anlatıyor. Anlaşılıyor değil mi. İşte Kurân-ı Kerîmin bölümlerini böyle anlayabilirsek, âyetleri daha iyi değerlendirmiş oluruz. Yoksa hiç bunların farkında olmadan okuyalım, okuyalım geçelim Kur’an okumuş oluruz. Ama aslında Kurân-ı okuyamamış oluruz. Yani sureta okumuş, ama içini özünü okuyamamış oluruz.
Kurân-ı Kerîm Meryem suresi 19. sûre 96. âyet-inde Bismillâhirrahmenirrahîm. ”İnnellezîne âmenû ve amilussâlihati seyec’alü lehümürrahmânü vüddê” Burada mertebe biraz daha yükseldi. Hususiyet de yükseldi Hakka yaklaşma da yükseldi tamamen değişti. Birinci âyet başka sahadan bahsetti ikinci âyet başka sahadan bu âyet ise daha yukarıdan bahsetmektedir.
Kurân-ı Kerîmin hangi âyet-i hangi mertebeden başlatıyor, anlamını biz eğer idrak edemez isek, Kurân-ı Kerîmi Hakkıyla anlamış olamayız. Kur’an okumuş oluruz sevabınıda kazanırız. Ama mertebeler gereği meratibi İlâhide, hangi mertebeden bahsettiğini bilemezsek irfaniyetimiz olmamış, olur yazık olur. Yazık olur derken anlayamamış oluruz. Anlamamız için bu mertebeleri bilmemiz lâzım ki af’al mertebesi, esmâ mertebesi, sıfat mertebesi, zat mertebesi, olarak yani şeriat tarikat hakikat ve marifet mertebesi olarak bilmemiz gerekiyor. İşte burada üçüncü îmân mertebesi, hakikat mertebesinin îmânıdır.
İman mertebelerinde üçüncü merhale sıfât hakikat mertebesi îmânı Meryem suresi (19/96) âyetinde “İnnellezîne âmenû ve amilussâlihâti seyec’alü lehümürrahmânü vüddê”
“MuHakkak ki îmân edip sâlih amel işleyenleri rahman sevgili kılar” (19/96) Dördüncü îmân mertebesi: Zât Marifet Mertebesi İmanı:
Bu da Bakara sûresi 2 /285 âyet-indende.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
“Âmenerrasûlü bimâ ünzile ileyhi min rabbihi vel mü’minûn küllün âmene billâhi ve melâiketihi ve kütübihî ve rusulih” diye devam eden âyet-i kerîme zat mertebesi îmânını diğerlerinden farklı yönüyle, bize bildirmektedir.
Özetle meal olarak ne deniyor bakalım. “ O elçi rabbinden kendisine indirilene inandı. Müminlerde inandılar. Allaha meleklerine ve kitaplarına ve elçilerine inandılar. İla ahir... Devam ediyor âyet. .
Amenerrasülü, bunu bilmeyen bir müslüman olmasa gerek. Camiye gidenlere de namazdan evvel sonra hep okunur. Evlerde de en çok okuduğunuz dualardan birisidir bu. Ve onun Hakk’ında mümkün olsada başlı başına sohbet mevzuu olsa, devam eden âyetlerinde. .
“lâ yükellifullahe nefsen illâ vüsahê lehê mâ kesebet ve aleyhâ mektesebet” ne kadar muhteşem ifadeler.
Cenâb-ı Hakk gücünden fazlasını kimseye yüklemez. ”Lâ yükellifu” teklif etmez “İllâ” eder ama şartlı eder, nasıl? “Vüs’ahê” Kendi gücünün çekeceği kadarını teklif eder o kadarını verir. Bu kadar açık olan âyet-i kerîmeyi duyduktan bildikten îmân ettikten ve rabbımızada mutlak ma’nâ da güvendikten sonra, artık bizim başımıza gelenlerin dengeli geldiğini, gücümüzün üstünde rabbımızın bize bir şey yüklemeyeceğini çok iyi idrak etmemiz gerekmektedir.
Eğer yüklemiş ise herhangi bir yük üzerimizde görüyor isek, bunun karşılığı bizde var demektir. Çekme gücümüz var demektir. Ama ağır geldi efendim... Ee olacaktır neden? Çünkü biz çekme gücümüzü kullanmıyoruz da onun için ağır geliyor.
Diyelim ki yüzde yüz verilen bir gücümüz var. Bunu yüzde elli kullanırsak, yüzde altmış gibi verilen ağırlık bize fazla gelir. Ama bizim yüzde yüz gücümüz var. Yüzde kırk daha çekecek gücümüz de var. Ama biz onu faaliyete geçirmemişsek, bu Hakk’ın bize fazla yüklemesinden değil, Hakk’ın bize verdiği gücü kullanmamamızdandır. İşte bu bana çok ağır geldi çok fazla geldi gibi, ya rabbi hep benimi buluyorsun gibi nefsimiz başlıyor konuşmaya. Tabi böyle konuşmakta kolay, yani ateş düştüğü yeri yakar derler ya oda ayrı bir konudur.
Ancak bunlar bilincimizde olursa hâdiseleri karşılamamız daha kolaylaşıyor. Ve kendimizdeki gücü arttırmaya çalışıyoruz. Dayanma gücünü arttırmaya çalışıyoruz. O zaman tabiki anlayışımızda büyük değişim oluyor hadiseye bakışımızda. Şikâyet etmeyi artık ortadan kaldırıyoruz. Ya rabbi bu senin rahmetindir, lütfundur mutlaka diye öyle bakıyoruz.[32]
Yine yolumuza Îmân ve İkân kitabı ile devam edersek;
Şimdi sâlih amel dendiği zaman ne anlayacağız. Zâhir fiziki ma’nâ da amel, iyi işler yapmak. Namaz kılmak oruç tutmak abdest almak yolda giderken birisine yardım etmek yaşlıya insanlara yardım etmek, olabildiğince faydalı yaşamak. Kendi yaşantısını da düzenleyerek örnek olmaya çalışmak bunlar ameli sâlih diye belirtiliyor.
Ameli sâlihin tevhidi ma’nâ daki terkibi vardır, zaman zaman söylüyoruz. Ne idi ameli sâlih? Gerçek ma’nâ da “ameli sâlih ma’nâ sı Hakk’tan tatbiki kuldan” olan ameldir.
Ma’nâ sı Hakk’tan ne demek? Hakkın kuluna yaptığı tavsiyeler. Ey kulum şöyle şöyle yap, şöyle şöyle yap dediği ki bu ma’nâ sı programı Hakk’tan tatbiki kuldan olan fiil ameli sâlih olmaktadır.
Peki, tersi nasıl olmaktadır? Kurgusu düşüncesi fiili tatbikatı da kuldan nefs’ten, olanlar da, gayri sâlih amellerdir. Yani sâlih olmayan amellerdir. Yani insanın zararına olan fiiller nefsi emmarenin kendi menfaati için kurguladığı ameller gayri sâlih olmaktadır. Salâh üzere yani düzgünlük üzere değildir.
Ve bu sâlihlik Cenâb-ı Hakk’ın Kurân-ı Kerîmde belirtmiş olduğu 4 mertebenin en son mertebesidir. ”Cenâb-ı Allahın seçmiş olduğu kimseler vardır. Onlar ki peygamberlerdir, sıddıklardır şehidlerdir sâlihlerdir” (4/69) demek sûretiyle Cenâb-ı Hakk’ın seçilmiş, seçkin kullarını dört mertebeden ifade etmektedir. Bunun üzerinde daha çok durulur ama bu kadarla bırakalım.
Kısaca anlayabildik mi, ameli sâlih kelimesi kitapları-mız da geldiği zaman bizim bilincimizde ( kitapta bunu yazmaz ) okuyun hiç bir kitapta bu ibareyi bulamazsınız. Peki, buraya nereden gelindi nasıl ulaşıldı denirse, Peygamber efendimizin mubarek lisanlarından çıkan üç türlü üç bölüm cümleler var. Birisi Kurân, birisi Hadîs-i Kutsî, bir bölümü de Hadis... .
Peki, bunların hepsi peygamber efendimizin mubarek lisanından çıktığı halde, niye hepsine Kurân denmemiş ne farkı var ki, aynı dilden aynı kelâmdan aynı gönülden çıkıyor. Ve ya kutsî hadis denmemiş ve ya hadislerin hepsine kutsi hadis denmemiş te hadîs-i şerif, şerefli hadis diye ayrılmış? Neleri itibarıyla manaları itibarıyladır.
Fiili hepsi efendimizin lisanından çıkmakta gibi görünüyorsada, manaları ve zuhurları yönünden değişik olduğundan değişik isimler almaktadır. Bakın gözümüzün önünde olan hadiselerin ne kadar bâtınlarında hakikatlerinde özlerinin ne kadar derin ve güzel hoş ma’nâlar olduğunu böylece anlamaya çalışıyoruz.
Kurân dendiği zaman “ma’nâ sıda lâfzıda Allahtan” olan sesi Muhammed ten olan, lafzı da ma’nâ sıda Allahtan işte bu Kur’ân olandır. Zât hükümleridir.
Hadîs-i kutsi ye gelince, “ma’nâ sı Hakk’tan lâfzı peygamberden” ve ayrıca seside peygamberden olandır. Kurân, lafzıda ma’nâ sıda Allahtan, hadîs-i kutsi, ma’nâ sı Allah’tan lâfzı peygamberden, hadîs-i şerifler ise, “lafzıda ma’nâ sıda peygamberden” ve seside peygamberdendir.
Bakınız şimdi üçününde sesi peygamberden, lisanı mubarek ağızlerından çıkıyor. Ses olarak hepsi onun ama Kurânın ma’nâ sıda lâfzı kelâmı da yani âyet-in ifadeleri bunların ikisi de Allahtan olmakta onun için Kurân zat kitabı deniyor diğerlerinden müstesna ayrılıyor.
Kutsî mukaddes olan sözleri ise efendimizin, kutsi yani yarı Kurân ma’nâ sına onlarda, neden öyle? Ma’nâ sı Hakk’tan olduğu için. Bakın hadîs-i kutsiler incelenecek olursa, hadîs-i şeriflerle çok büyük farklılıkları vardır. Hadîs-i şerifler fiziki ma’nâ da af’al âlemini bildirirler. Namaz oruç hac zekât nasıl yapılıp edilecek bunların hükümleri nelerdir fiili ma’nâ da onları belirtirler, ama kutsî hadisler Allahın zatından bahsederler. Çok geniş bir sahadan bahsederler. Mesela “levlâke levlâk lemâ halektül eflâk” Eğer sen olmasaydın, olmasaydın (2 defa) âlemleri halk etmezdim. Bakın bu sözün cümlenin bir beşer lisanından söylenmesi mümkün değildir. Kurân değil lâfzı peygamberden, hadîs-i şerif değil ma’nâ sı Hakk’tan. İşte bakın hadîs-i kutsi, kutsi mukaddes hadis ma’nâ sında.
Ve hadîs-i şeriflerde, kurgusu da ma’nâsı da düzenlenmesi de peygamber efendimizden ve onun tavsiyeleridir. Namazı böyle kılın, orucu böyle tutun zekâtınızı şöyle verin gibi, gerçi onları da ilhamı İlâhi olarak söylemekte, ama günlük yaşantı üzerinde bazı sorular sorulmakta peygamber efendimize o da tavsiye ediyor, şöyle şöyle yapın diyor. Ma’nâsı da peygambe-rimizden lâfzı da peygamberimizden kelâmı da peygamberimizden. Bunlarda müşterek olan üçününde sesinin Peygamber Efendimizden olmasıdır.
Gerçi Kurân, lâfzı da ma’nâ sı da Hakk’tan alanın sesi de Hakk’ tan ama görüntüde Hz Rasulüllah olduğundan, birliktelik teşkil ettiği nokta olarak, her mertebede sesin peygamberimizden olmasıdır.
Sâlik, seyru sülûk yolun da nefsini temizleyerek Hakk’tan gelen ma’nâları idrak ederek beşeri sıfatlarından soyunarak İlâhi sıfatlarla tahakkuk etmeye başlar. Bu hal ona îmân yolunda çok şey kazandırır.
Kendindeki beşeriyetinin gitmesi ve yerine hakikatinin gelmesi ile görüşüde değişir hayatı da değişir anlayışıda değişir. Bütün bunlar değişince îmânı da değişir.[33]
İnanan ve iyi amel yapanlar için de altından ırmaklar akan cennetler vardır.
Âyette cümlenin son bölümü “altından akan ırmaklar akan cennetler vardır. Cennetlerdeki ırmakların durumu da Muhammed sûresi 15. Âyette açıklanmıştır. Yolumuza bu âyetle devam edelim.
مَثَلُ الْجَنَّةِ الَّتِي وُعِدَ الْمُتَّقُونَ فِيهَا أَنْهَارٌ مِّن مَّاء غَيْرِ آسِنٍ وَأَنْهَارٌ مِن لَّبَنٍ لَّمْ يَتَغَيَّرْ طَعْمُهُ وَأَنْهَارٌ مِّنْ خَمْرٍ لَّذَّةٍ لِّلشَّارِبِينَ وَأَنْهَارٌ مِّنْ عَسَلٍ مُّصَفًّى وَلَهُمْ فِيهَا مِن كُلِّ الثَّمَرَاتِ وَمَغْفِرَةٌ مِّن رَّبِّهِمْ كَمَنْ هُوَ خَالِدٌ فِي النَّارِ وَسُقُوا مَاء حَمِيمًا فَقَطَّعَ أَمْعَاءهُمْ {محمد/15}
Meselu-lcenneti-lletî vu’ide-lmuttekûn(e) fîhâ enhârun min mâ-in ġayri âsinin ve enhârun min lebenin lem yeteġayyer ta’muhu ve enhârun min ḣamrin leżżetin lişşâribîne ve enhârun min ‘aselin musaffâ(en) velehum fîhâ min kulli-ssemerâti ve maġfiratun min rabbihim kemen huve hâlidun fî-nnâri ve sukû mâen hamîmen fekatta’a em’âehum.
- Kötülükten sakınanlara vaad edilen cennetin durumu şöyledir: Orada bozulmayan temiz sudan ırmaklar, tadı değişmeyen sütten ırmaklar, içenlere lezzet veren şaraptan ırmaklar ve süzme baldan ırmaklar vardır.
Onlar için cennette her çeşit meyve ve Rablerinden bir bağışlanma vardır. (MUHAMMED - 47/15) Sûre sayısı ve ayet sayısını toplarsak;
47 + 15= 62
6+2= 8
(8) Sekiz cennet.
Kevser ırmağı ise 8. Cennettedir. 4 kolu bu kolunda bağlı bulunduğu Aşk-ı İlâhi, Hubb-u İlâhinin kaynadığı İnsan-ı Kamil cenneti tam ortadadır. Su, Süt, Şarap ve Bal ise kollarıdır.
Toplam 5 Hazret mertebesini ifade eder. Diğer 7 Cennet ise Nefis cennetleridir. Ayetin ilerleyen bölümlerin de değinilmiştir.
İttika (korunma) sahipleri için vaad edilen cennet İttika sahipleri dört gurupta toplanır Şeriat’ın İttikası; Farz ve sünnet ibadetleri şeklen terk etmekten sakınmadır.
Tarikat’ın İttikası: İlâhi muhabbetten ayrılmaktan sakın-ma dır.
Hakikat’in ittikası; Hakk ile olmamaktan sakınmadır.
Marifetin ittikası; Hakk ile bir an olsun ayrı olmaktan sakınmadır.
Şeriat ve Tarikat ehli hayali rableri ile beraber nefs cennetlerinde, Hakikat ve Marifet ehli ise gerçek rableri ile beraber zat cennetlerindedirler.
Orada bozulmayan temiz sudan ırmaklar;
Zat cennetinin ilk ırmağı مَّاء (mae) bozulmaya su ırmağı, üzerinde yaşadığımız arzın suları belirli bir süre sonra dış etkiler maruz kalarak bozulmaktadır. Su ırmağı Ef’âl-i İlâhiyye ve cennetini temsil etmektedir. Sayısal değerine bakacak olursak…
Mim: 40, Elif, (1-13), Hemze (1-13)
40+1+13+1+13= 66
6+6= 12
(12) Hakikat-i Muhammed-i ve Tüm cennetlerinde toplamını vermektedir. Sütün, Şarabın, Balın ve Aşk yani Hubb-i İlahiyye olan, Nefes-i Rahmâni “Su”dur. Aynaya nefes “Hu” diye üflenince sıcak olarak çıkan nefes su taneciklerine dönüşür. Su hayattır. Su olmadan yani Hayat olmadan hiçbir şey olmaz. Aynı zamanda Hz. Şehadet mertebesi olan bu mertebe tüm mertebeleri kapsa-maktadır.
Burada Mürşidin ilminde fani olunarak, onun hayatı ile dirilmek mümkün olur. Ve daha önceki zanni ve hayali bilgileri ölür. Ve salik ahirin Ef’âli cennetini burada yaşar. Mürşidinde fani, Tevhid-i Ef’âl cennetinde bakidir diyebiliriz. Bu hal üzere olan kişinin beşeriyet elbisesi üzerinden kalktı mı Ayn’el olarak bu halleri ahiret âleminde açılımları olur.
مَّاء (mae) Mim; yani Hakikat-i Muhammedi’nin önüne Elif; yani “Ulûhiyet-i perde olmuştur. Ancak bir önünde olan hemze; yani Hamza gibi idraki manada şehid olanlar. Bu perdeyi ortadan kaldırıp gerçek manada Hakikati Muhammediyeyi idrak edebilirler. Bu perde Mürşidin zahiri beden perdesidir.
Zuhûru perde olmuştur zuhûra Gözü olan delîl ister mi nura Mûsâ a.s. değneği ile kayaya vurunca 12 kaynak çıkmış ve kavminin 12 sıbtı hangi kaynaktan su alacağını bildiği gibi her yolun kaynağı başkadır.
Su ırmağı ŞERİAT mertebesini temsil eder.
Tadı değişmeyen sütten ırmaklar, Zat cennetinin ikinci ırmağı, لَّبَنٍ (Lebn) “Süt” tür. Resülullah (s.a.v.) efendimiz rüyasında gördüğü sütü “İlim” olarak tabir etmiştir. Rüya yani bâtıni nefsi ve nûran-i seyirdir.
Lebn (Süt) sayısal değerini incelersek,
Le: 30, Be; 2; Nun: 50,
30+2+50= 82
8+2= 10
(10) Tevhid-i Sıfât mertebesidir.
Lam: Uluhiyet
Be: Risâlet Nun: Nefsi Küll’dür.
Kevser ırmağından, gönül havuzuna dolan ilmi, Kamil İnsan müntesiplerine Nûr-u Muhammedi gereği her mertebeden gönül süt pınarından, saliklerini ilim olarak beslemektedir. Mûsâ a.s. nasıl ki sadece öz annesinin sütünü kabul etmiş. Diğer süt annelerinin sütünü kabul etmemişse, salikte sadece öz annesi mesabesinde ve Nefsi Küll konumunda olan Mürşidinin ilim sütünü kabul eder. Başka üretim bir süt içmeye kalkarsa bu sütlerin ihtivası birbiri ile karışınca tadı değişir. Onun için bir salik sütünü yani ilmini karıştırmamalıdır. Mürşid-i Kamil mesabesine gelmiş bir kişide, sütününden müntesiplerine geçecek ilimler konusunda dikkatli olmalı ve risalet süzgecinden geçirip vermelidir.
Lam yani Uluhiyet mertebesi yani Allah esmâsından alınan ilim, Risalet yani Mürşid-i Kamilin gönül aynası veya Rabb-i Hass aynasına Veli ve Müm’in esmaları aracılığıyla yansır ve buradan Nefs-i Küll mertebesinden sohbetler ile saliklere içirilir.
Seyrinde 2. Seyr olan Nûrani seyre gelmiş olan salikte de bu Risalet ilminin yansıması ile Mürşid’inin ilgilendiği konu doğrultusunda ilmi açılımlar olur ve bunun neticesinde bu açılımlar çalışmalarına yansır.
İşte bu mertebenin sütünün tadının değişmemesi lazımdır. Nasıl dünya sütü biraz beklerse, kaynatılmaz veya pastorize edilmezse kesilir. Bu ilim sütünün tadının bozulmaması için gerçek bir Kamil İnsanın bünyesinde işlenip, sağlıklı ve tadının bozulmaz bir hale gelmesi gerekir. Böyle olmayan bir süt yani ilim risaletten kesiktir. Taliplilerini hakikate ulşamaktan keser.
Süt ırmağı TARİKAT mertebesini temsil eder.
İçenlere lezzet veren şaraptan ırmaklar;
Zât cennetinin üçüncü ırmağı, خَمْر (Hamr) “Şarap” tır. Ve aynı zamanda ekşi demektir. Dünya şarapları ekşidir ve sarhoşluk verir. Lezzet veren yani ağız yolu ile alınan “Tad”dır. Tasavvuf’ta geçen “Meyhane” Dergah’tır. Mürşid-i Kamil gönül hanesi olan bu dergahına gelen saliklerin gönüllerine şarab-ı yani aşk-ı ilâhi’yi nefes yolu ile yani sohbet ile tenfis eder. Lezzet yani tad ağız tavanı ve tabanı sayesinde alınır. Bu tad hücreler ile beyine iletilir. Ve hakikat-i ilâhi sohbeti içenlere sevk vermiş olur. Ağızdan alına tat dan önce bir salik’in iyi bir dinleyici olarak Hakikat kulağının açılmış olması gerekir ki, bu bir önceki mertebe olan Süt ırmağında olur.
Hamr (Şarap) sayısal değerini incelersek,
Ha: 600, Mim: 40, Re: 200,
600+40+200= 840
8+4= 12
(12) Hakikat-i Muhammediye’dir.
Ha: Halk, Mim: Hakikat-i Muhammediye (Uluhiyet) Re: Rahmaniyet ve Rububiyet mertebeleridir.
Ayan-i sabitede bulunan esmâ-i ilâhiye halkının, Uluhiyet mertebesinden Nefesi Rahmân-i ile tenfis edilip, Rububiyet mertebesinden açığa çıkan esmâ-i ilâhiye’nin içenlere lezzet vermesidir.
Ölümde, bir tadıştır. Kevser ırmağının şarabını tadan salik ölmeden önce idraken ölüp bu aşk-ı ilâhi badesi ile hakk’ın cemâl aynasında gark olup kendinden geçmiş bir haldedir.
Hamr, mayalanmak ve Hamur’dur. Hamur da maya’nın etkisi ile ekşiyip kabarır. Ve yenecek hale gelmesi için fırında pişmesi gerekir. Hakikat-i ilâhi sohbetinin bir salik’in anlayabilmesi için mürşid hamur’u gönül ateşinde pişirmesi gerekir. Ve ufak lokmalar halinde taliplilerine verir. Eğer büyük lokmalar ile verilirse boğaza takılır ve manevi ölüme sebep olabilir.
Şarabı içtik şerhoş olduk şükrillah Ayıldık ilme talib olduk elhamdüllilah Şarap ırmağı HAKİKAT mertebesini temsil eder.
Süzme baldan ırmaklar, Zât cennetinin dördüncü ırmağı, خَمْر (عَسَلٍ) “Bal” dır. Bal bilindiği gibi altıgen peteklere arıların topladıkları balları işlemden geçirip kusması ile oluşan Hakk’ın muhteşem bir sanat harikasıdır. Arının renkleri sarı ve siyahtır. Bu sıvı gerçek hayat verip kıyam ettirir. Saliğin kıyâmetini koparıp nefsini kurban ettirir.
Balın süzme olması peteğininden süzülmesidir. Petek dış kısmı yani ef’âldir. Bal zât marifet mertenesini temsil etmektedir. Burada fiil yoktur. Mutlak ilim mertebesidir. Balın bu dış kısmı ayrılmalıdır. Gerçek zâti öz olan ilim taliplilerin gönül havuzuna akıtılmalıdır.
Peteğin altıgen olması 6 yöne işarettir. Ve bu bal dör-düncü ırmaktır. Kâ’be de küp yani altıgen ve 4 köşesi vardır.
Arı peteği, arının içinden çıktığı doğum yeridir. Kimi işçi, kimi erkek arı, kimi kraliçe arıdır. Bir bakıma derviş önce “İşçi” arı gibidir. Topladığı balları dergâhı olan kovana taşır. Daha sonra “Erkek” arı gibi ölür. Fenafillah mertebe-sini yaşar. Tam kemalat ile bekabillah mertebesine ulaşabilirse “Kraliçe” arı gibi oğul verir. Kendi kovanını açar. Cemaati olur.
Bal marifet demektir. Marifet-i ilâhiyye mertebesi sahibi bir Mürşid-i Kamil bu balı süzer. Ve salik hangi mertebede ise ona, o mertebeden ikram eder.
Asel (Bal) sayısal değerini incelersek;
Ayın: 70, Sin: 60, Lam: 30,
70+60+30=160
(16) 13 ve 3 tür. İlm’el Yakîn, Ayn’el Yakîn, Hakk’el Yakîn mertebelerinden Hakikat-i Muhammedi’yedir.
Bal sayısal değerlerinden ilk üç ırmağında bu ırmak içinde cem olduğunu vermektedir.
Ayın: Göz, Sin: İnsan, Lam: Uluhiyet’tir.
İnsan’ın nasıl ki insanın en kıymetli organıysa, âlemlerin en kıymetliside göz bebeği mesabesinde olan İnsan-ı Kamildir.
Zat ırmağı MARİFET mertebesini temsil eder.
Ayet içinde geçen نْهَارٌ (Nehar) ırmak Nun: 50, He: 5, Re: 200
50+5+200= 255
2+5+5= 12
(12) Hakikat-i Muhammedi’dir.
Nun: Nûr-u Muhammedi
He: Hüviyet
Rı: Rahmâniyet ve rububiyet mertebeleri…
Hakikat-i Muhammediyenin 12 ırmağı, Tüm mertebelerden kendi ilahi kimliği üzerinden nefesi rahmâni ile esmâlarına tenfis edilmesidir.
(12) (10) (12) (16) (12)
12+10+12+16+12= 62
62 incelenen Muhammed (47) sûresi 15. Âyetin sayısal toplamı ve (8) cennettir. Bu ırmakların tesadufi değil ilâhi nizam gereği olduğudur.
8= 5+3= 53 ile şifre sayımızdır.
Bir başka hesaplama ile;
Dört ırmağın sayısal toplamı;
66+82+840+160= 1148
1+1+4+8= 14
(14) Nûr-u Muhammedi’dir. Bu dört ırmağın tüm mertebelerden akıcı yani akar olmasıdır.
1148, Nehir sayısal değeri olan 255 ile toplarsak,
1148+255= 1398
139 (13) tür. Hazret-i Muhammed’in Şifre rakamıdır. 8 ise “8 Cennettir”… 8. Cennetten (Yolumuzda 53 ten) istidatlı gönül havuzlarına Su, Süt, Şarap ve Bal ırmakları olarak akmaktadır diyebiliriz. ( Heza min fazli Rabbi) Bal sayısal değeri,
Be: 2, Eli: 1, Lam: 30,
2+1+30= 33 tür.
(33) Mescid-i Nebevide ki ilk direk sayısıdır. Mescid-i Nebevi Marifet ilmi ve diğer ilimlerin kaynağıdır.
Küçük bir uygulama yapalım, Bal arapça “Asel” idi. A-SEL
A (Ayın-Göz) ve Sel; Kulun Abdiyet mertebesinden gözünden süzülerek akan gözyaşı selidir. Bu gözyaşları inci mesabesindedir.
İlm’el Yakîn, Ayn’el Yakîn, Hakk’el Yak’în mertebeleri cem olduktan sonra Sin’in üzerine üç nokta gelir. Ve “AŞ-El” olur. Bu durumda olan kişi Uluhiyetin (Allah’ın) aşçı olan eli olmuş ve taliplililerin uluhiyet tabaklarına bu mana yiyeceklerini koyar ve onları besler.
Resülu zişan efendimiz ortaya bir tepsi bal koymuş. Bu nedir? Diye sorunca gelenler. Efemdim baldır demişler. Aynı soru Hz. Ali efendimize sorulunca parmağını daldırıp tattıktan sonra, Efendim baldır demiş. Cenab-ı Hakk bizleri de geçek balı tadıp müşahade edenlerden eylesin. İnşeAllah.
Bal ırmağı MARİFET mertebesini temsil eder.
Onlar için cennette her çeşit meyve ve Rablerinden bir bağışlanma vardır.
Zât-i cennette olanların Rububiyet tarafları olduğu gibi kulluk tarafları vardır. İşte kullukları için meyve ve rablerinden bağışlanma vardır.
Bunların durumu, ateşte ebedî olarak kalacak olan ve bağırsaklarını parçalayacak kaynar su içiri-len kimsenin durumu gibi olur mu?
Zât cennet-i ırmaklarından içenler ile içleri nar yani ateş olan bir olur mu? Demektedir Rabbimiz. Bu kişiler nar olan vücutlarına aynı su girsede ateş olup bağarsaklarını parçalayacaktır.
Kevser ırmağını birleyen için ikinci rekatta Rabbin için namaz kıl ve nehar/nahr et, kurban kes/boğazla denmektedir.
İşte Kevser Neharlarını içen, ırmakta He: Hüviyet kimliktir. Hakk’ın kimliği ile bir salik’in kimlik’lenebilmesi için nehar/nahr bunun içindeki Ha= Hayat’tır. Bu boğazlama ile birlikte kan tazyik ile bir ırmak gibi boşalır. Bu boşalma esnasında He ve Ha arasında bir hırıltı çıkarak Hüviyet ve Hayat birleşmiş olur.
Sayısal değerleri; 5+8= 13’tür… 11 ve 12. Mertebelerde 13 bağlıdır. Zilhiccenin 11,12, ve 13 günlerinde kesilen kurban buraya bağlıdır, diyebiliriz.
17-12-2013
Not: Bugünün tarihin sayısal değeri bir hesapla; 17+12+20+13= 62 dir.
Murat Derûni
Bu çalışması için Murat Derûni Oğlumuzun ellerine gönlüne sağlık. Mevzuumuz ile ilgili olmasından dolayı onu da kayda aldım. T.B.[34]
(zâlike-lfevzu-lkebîr.) İşte büyük kurtuluş odur. Âyetin ikinci cümlesinde bu yaşantı ve anlayışın “fevz’ul kebir” büyük kurtuluş olduğu ifade ediliyor.
“Fevz” sözlük anlamı; Galiplik, zafer, üstünlük; selâmet, kurtuluş tur.
İman mertebelerini ikmal edip, salih amel ile Hakka kavuşmak, Hakk ile olmak en büyük kurtuluştur.