Va(A)llâhu min verâ-ihim muhît(un)
Oysa Allah, onları arkalarından kuşatmıştır.
Oysa Allah onları arkalarından kuşatmıştır.
Bu ayet, Allah'ın kudretini ve her şeyi kuşatıcı bilgisini vurgulamaktadır. Özellikle 'muhît' kelimesi, Allah'ın yaratılmışlar üzerindeki mutlak egemenliğini ve hiçbir şeyin O'nun ilminin dışında kalamayacağını ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Allah ismi, zat-ı vâcibu'l-vücûd olan, bütün kemâl sıfatları kendinde toplayan ve noksan sıfatlardan münezzeh olan Yüce Yaratıcı'nın özel ismidir. Bu ayette, O'nun kudretinin ve kuşatıcılığının kaynağı olarak zikredilmiştir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Allah lafzı, bütün ilahi isimleri ve sıfatları kendinde toplayan, hiçbir şeye benzemeyen ve her şeyin kendisine muhtaç olduğu varlığın ismidir. Ayetteki bağlamda, 'muhît' sıfatıyla birlikte anılması, O'nun mutlak ve sınırsız gücünü pekiştirir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe'ye göre 'verâe' kelimesi, bazen 'arka' anlamına gelirken, bazen de 'ön' veya 'her taraf' anlamında kullanılır. Bu ayetteki 'min verâihim' ifadesi, Allah'ın onları her yönden, yani önlerinden, arkalarından ve çevrelerinden kuşattığını, hiçbir şekilde O'nun kudretinden kaçamayacaklarını ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'verâe' kelimesinin Arapçada zıt anlamlarda kullanılabileceğine dikkat çeker. Burada 'min verâihim' ifadesi, Allah'ın onların önlerinde ve arkalarında, yani her yanlarında olduğunu, onları tamamen kuşattığını mecazi bir anlatımla vurgular. Bu, onların Allah'ın kudretinden kaçışlarının imkansızlığını gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'verâe' gibi edatların Kur'an'daki kullanımının sadece mekansal bir anlam taşımadığını, aynı zamanda 'ötesinde', 'ardında' ve 'her şeyi kapsayan' gibi daha geniş anlamlara gelebileceğini belirtir. Bu ayette, Allah'ın insanları sadece fiziksel olarak değil, aynı zamanda kader ve ilim açısından da kuşattığını ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): 'Muhît' kelimesi, 'ihâta' kökünden gelir ve bir şeyi çepeçevre kuşatmak, içine almak anlamına gelir. Allah için kullanıldığında, O'nun ilminin, kudretinin ve iradesinin her şeyi kapsadığını, hiçbir şeyin O'nun dışında kalamayacağını ifade eder. Bu ayette, Allah'ın inkarcıları her yönden kuşattığı ve onların O'nun kudretinden kaçamayacakları vurgulanır.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'muhît' kelimesinin Allah'ın sıfatlarından biri olarak, O'nun her şeyi ilmiyle, kudretiyle ve iradesiyle kuşattığını belirtir. Bu, yaratılmışların hiçbir eyleminin, düşüncesinin veya varlığının O'nun bilgisinin ve kontrolünün dışında kalamayacağı anlamına gelir. Ayetteki bağlamda, inkarcıların akıbetinin Allah'ın kuşatması altında olduğu ifade edilir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'muhît' kelimesinin Kur'an'daki kullanımının sadece fiziksel bir kuşatmayı değil, aynı zamanda ilahi bilginin ve kudretin sınırsızlığını da ifade ettiğini belirtir. Bu ayette, Allah'ın inkarcıları 'ardlarından' kuşatması, onların geçmişlerini, geleceklerini ve tüm varlıklarını kapsayan bir ilahi kontrolü simgeler.
Bürûc Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“Va(A)llâhu min verâ-ihim muhît(un)” Oysa Allah onları arkalarından kuşatmıştır. (85/20)
Ahadiyet mertebesi, Allah cc. (uluhiyet) mertebesini tanıkta tutarak “Allah cc. onları” “örtüp, gizleyen ve yalanlayaları” arkalarından ihata etmiş. Sarmış, kuşatmış, çevrelemiştir.
Kişinin arkası Tûr dağıdır. Hazret-i Mûsâ nasıl “Tûr dağında” Rabbim seni göreyim diye talep etti. Ve “Len terâni” sen beni göremezsin hitabı geldi. Bu mertebenin peygamberi dahi göremezken. Bu ihatayı kişinin arkası (nefis dağı) en güçlü yeridir. Vehimi yani kendi kurgu, kuruntu ve şartlanmış yaşantısı ile kendini ihata edeni anlaması, duyması, görmesi mümkün değildir. Bunun için irfani bir yaşam içinde seyri süluk eğitimi ile mümkün olabilir.
Resülullah Efendimiz (s.a.v.) ve Hazret-i Ebubekir Sıddık sevr mağarasına sığındıklarında Resülullah Efendimiz (s.a.v.) “La tahzen” Üzülme Allah bizim ile beraberdir. Diye ifade etmiştir. Müşrikler mağara önünde yuva yapıp yumurta yapan güvercin ve ağ örüp mağara girişini kapatan örümceği görünce müşrikler kendi şartlanmış anlayışları ile burada yoklar diyerek uzaklaşmışlardır. Güvercin gök ehli, örümcek ise yer ehlidir. Müşriklerin gönlünde bunlar nefsi emarenin heva ve vuhşiyat yönleridir. Aslı ve hakikati ise gökten yani zâttan gelen vahiy-ilham ve yerden gelen ilm-i ledün ve hikmet bilgileridir. Kendi ön yargıları ile değerlendirdikleri için Allah’ın ihata edip kuşattığı gönül mağarasına girmeleri mümkün olamamıştır.
Fusûs’ül Hikem şerhi Lokman Fassında bu ihata şöyle anlatılmıştır;
Hikmet, eşyânın hakîkatlerine hâliyle ma'rifettir. Çünkü ancak eşyânın hakîkatlerine lâyıkıyla ârif olan kimse, o eşyânın hükmünü mahalline koyar. Hikmetten nasipsiz olanların eşyâ hakkında verdikleri hüküm, yerinde olmaz. Onların hükümleri hatâdan kurtulamaz. Allah Teâlâ hazretleri yukarıda zikredilen âyet-i kerîmede ve yüksek kesin ve açık haberinde şehâdet buyurduğu üzere, Hz. Lokmân'a hikmet verdi ve hikmet ise, çok çok hayırdır.
Ve hikmet ba'zen söylenir ve ba'zan söylenmeden bırakılır. Ve telaffuz edi- len ve söylenen hikmet, Hz. Lokmân'ın oğluna hitâben beyân ettiği sözdür ki, Hak Teâlâ onu yukarıda zikredilen âyet-i kerîmede bildirdi. İşte bu hikmet, söylenilen hikmettir. Çünkü Hz. Lokmân, Allah Teâlâ'yı tâne ile huzûra getiri- ci kıldı ve Hak Teâlâ bu sözü, söyleyici olan Hz. Lokmân ile sınırlı bırakmayıp kendi kitâbında zikretti.
Ve bu hikmet, Allah Teâlâ hazretlerinin bütün eşyâyı zâtıyla ve ilmi ile ihâta ettiğini bildikten sonra söylenebîlir. İşte bu söz, eşyânın hakîkatlerinin olduğu gibi ma'rifetine bağlandığı için Hak, onu söyleyen ile sınırlı bırakmadı da, kitâb-ı kerîminde bu hakîkatı ümmet-i Muhammed'e haber verdi. Çünkü Hak Teâlâ:
“Vallâhu min verâihim muhît” ya‟nî “Ve Allah, onları arkalarından ihâta edendir” (Bürûc, 85/20) ve “ve hüve meaküm eyne mâ küntüm” (Hadîd, 57/4) âyet-i kerîmeleri gereğince, bütün ulvî ve süflî mertebeleri zâtı ile ihâta etmiştir. Şu halde, her huzûruna gelici kıldığı rûhâni ve sûri rızıkların ve gıdâların Hak Teâlâ hazretleri, hakîkat yönünden "ayn"ı olur.[77]