İçeriğe atla
Burûc 20Cüz 30 · Sayfa 590

Burûc Sûresi 20. Âyet

البروج

Sohbete sor

Va(A)llâhu min verâ-ihim muhît(un)

Oysa Allah, onları arkalarından kuşatmıştır.

Bürûc Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

“Va(A)llâhu min verâ-ihim muhît(un)” Oysa Allah onları arkalarından kuşatmıştır. (85/20)


Ahadiyet mertebesi, Allah cc. (uluhiyet) mertebesini tanıkta tutarak “Allah cc. onları” “örtüp, gizleyen ve yalanlayaları” arkalarından ihata etmiş. Sarmış, kuşatmış, çevrelemiştir.

Kişinin arkası Tûr dağıdır. Hazret-i Mûsâ nasıl “Tûr dağında” Rabbim seni göreyim diye talep etti. Ve “Len terâni” sen beni göremezsin hitabı geldi. Bu mertebenin peygamberi dahi göremezken. Bu ihatayı kişinin arkası (nefis dağı) en güçlü yeridir. Vehimi yani kendi kurgu, kuruntu ve şartlanmış yaşantısı ile kendini ihata edeni anlaması, duyması, görmesi mümkün değildir. Bunun için irfani bir yaşam içinde seyri süluk eğitimi ile mümkün olabilir.

Resülullah Efendimiz (s.a.v.) ve Hazret-i Ebubekir Sıddık sevr mağarasına sığındıklarında Resülullah Efendimiz (s.a.v.) “La tahzen” Üzülme Allah bizim ile beraberdir. Diye ifade etmiştir. Müşrikler mağara önünde yuva yapıp yumurta yapan güvercin ve ağ örüp mağara girişini kapatan örümceği görünce müşrikler kendi şartlanmış anlayışları ile burada yoklar diyerek uzaklaşmışlardır. Güvercin gök ehli, örümcek ise yer ehlidir. Müşriklerin gönlünde bunlar nefsi emarenin heva ve vuhşiyat yönleridir. Aslı ve hakikati ise gökten yani zâttan gelen vahiy-ilham ve yerden gelen ilm-i ledün ve hikmet bilgileridir. Kendi ön yargıları ile değerlendirdikleri için Allah’ın ihata edip kuşattığı gönül mağarasına girmeleri mümkün olamamıştır.

Fusûs’ül Hikem şerhi Lokman Fassında bu ihata şöyle anlatılmıştır;

Hikmet, eşyânın hakîkatlerine hâliyle ma'rifettir. Çünkü ancak eşyânın hakîkatlerine lâyıkıyla ârif olan kimse, o eşyânın hükmünü mahalline koyar. Hikmetten nasipsiz olanların eşyâ hakkında verdikleri hüküm, yerinde olmaz. Onların hükümleri hatâdan kurtulamaz. Allah Teâlâ hazretleri yukarıda zikredilen âyet-i kerîmede ve yüksek kesin ve açık haberinde şehâdet buyurduğu üzere, Hz. Lokmân'a hikmet verdi ve hikmet ise, çok çok hayırdır.

Ve hikmet ba'zen söylenir ve ba'zan söylenmeden bırakılır. Ve telaffuz edi- len ve söylenen hikmet, Hz. Lokmân'ın oğluna hitâben beyân ettiği sözdür ki, Hak Teâlâ onu yukarıda zikredilen âyet-i kerîmede bildirdi. İşte bu hikmet, söylenilen hikmettir. Çünkü Hz. Lokmân, Allah Teâlâ'yı tâne ile huzûra getiri- ci kıldı ve Hak Teâlâ bu sözü, söyleyici olan Hz. Lokmân ile sınırlı bırakmayıp kendi kitâbında zikretti.

Ve bu hikmet, Allah Teâlâ hazretlerinin bütün eşyâyı zâtıyla ve ilmi ile ihâta ettiğini bildikten sonra söylenebîlir. İşte bu söz, eşyânın hakîkatlerinin olduğu gibi ma'rifetine bağlandığı için Hak, onu söyleyen ile sınırlı bırakmadı da, kitâb-ı kerîminde bu hakîkatı ümmet-i Muhammed'e haber verdi. Çünkü Hak Teâlâ:

“Vallâhu min verâihim muhît” ya‟nî “Ve Allah, onları arkalarından ihâta edendir” (Bürûc, 85/20) ve “ve hüve meaküm eyne mâ küntüm” (Hadîd, 57/4) âyet-i kerîmeleri gereğince, bütün ulvî ve süflî mertebeleri zâtı ile ihâta etmiştir. Şu halde, her huzûruna gelici kıldığı rûhâni ve sûri rızıkların ve gıdâların Hak Teâlâ hazretleri, hakîkat yönünden "ayn"ı olur.[77]


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(3)