Vemâ nekamû minhum illâ en yu/minû bi(A)llâhi-l'azîzi-lhamîd(i)
(8-9) Onlar mü'minlere ancak; göklerin ve yerin hükümranlığı kendisine ait olan mutlak güç sahibi ve övülmeye layık Allah'a iman ettikleri için kızıyorlardı. Allah, her şeye şahittir.
Müminlere kızmalarının sebebi de, onların yalnız çok güçlü ve övgüye lâyık olan Allah'a iman etmeleri idi.
Burûc Suresi 8. ayet, inkarcıların müminlere olan düşmanlığının temelinde yatan sebebi, yani müminlerin Allah'a olan imanını vurgulamaktadır. Ayet, 'nakamû' fiiliyle inkarcıların öfkesini, 'yü'minû' fiiliyle müminlerin imanını ve 'el-Azîz el-Hamîd' sıfatlarıyla da Allah'ın yüceliğini ve övgüye layık oluşunu dilbilimsel bir derinlikle ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'nakam' kelimesinin bir kişiye yapılan kötülüğün karşılığını vermek, intikam almak anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki bağlamda ise, inkarcıların müminlere karşı duyduğu husumetin, onların iman etmelerine bir karşılık olarak ortaya çıktığını, yani imanlarının bir 'suç' olarak görüldüğünü ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'nakamû' fiilini 'kerihû' (nefret ettiler, hoşlanmadılar) olarak açıklar. Bu, inkarcıların müminlerin imanına karşı duyduğu derin bir hoşnutsuzluğu ve tiksintiyi vurgular. Ayetteki kullanımı, bu hoşnutsuzluğun bir eyleme, yani zulme dönüşmesinin nedeni olduğunu gösterir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'nakam'ın bir şeyi çirkin görmek ve ondan dolayı intikam almak anlamına geldiğini belirtir. Ayette, inkarcıların müminlerin imanını çirkin ve kabul edilemez bulmaları nedeniyle onlara düşmanlık beslediklerini, bu düşmanlığın da bir tür intikam alma güdüsüyle hareket ettiğini açıklar.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'iman' kavramının Kur'an'da sadece bir inanç beyanı olmadığını, aynı zamanda bir güven ve teslimiyet eylemi olduğunu vurgular. Ayetteki 'yü'minû' fiili, müminlerin Allah'a olan bu derin güven ve teslimiyetinin, inkarcılar tarafından bir tehdit olarak algılandığını ve bu yüzden onlara düşmanlık beslendiğini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'iman'ı 'tasdîk' (doğrulamak) ve 'emân' (güvenlik) kökünden türeterek, kalple tasdik edip dil ile ikrar etmek ve bu sayede güvene ermek olarak tanımlar. Ayetteki 'yü'minû', müminlerin Allah'a olan bu tasdik ve güvenlerinin, inkarcıların öfkesinin tek sebebi olduğunu açıkça ortaya koyar.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'iman'ın Kur'an'da sadece zihinsel bir kabul değil, aynı zamanda kalbi bir tasdik ve ameli bir yansıma olduğunu belirtir. Ayetteki 'yü'minû' fiili, müminlerin Allah'a olan bu bütüncül imanının, inkarcıların dünya görüşleriyle çatıştığını ve bu çatışmanın düşmanlığa yol açtığını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'azîz' kelimesini 'galip gelen, yenilmeyen, nadir bulunan' olarak açıklar. Ayetteki 'el-Azîz' sıfatı, müminlerin inandığı Allah'ın mutlak gücünü ve yenilmezliğini vurgulayarak, inkarcıların zulmüne karşı müminlere bir güvence sunar ve Allah'ın bu zulmü karşılıksız bırakmayacağını ima eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'azîz'in 'kendisine ulaşılamayan, üstün ve güçlü olan' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'el-Azîz' sıfatı, Allah'ın kudretinin sınırsız olduğunu ve hiçbir gücün O'na karşı gelemeyeceğini ifade eder. Bu, inkarcıların müminlere yönelik düşmanlığının, nihayetinde mutlak güce sahip olan Allah'a karşı bir duruş olduğunu gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'hamîd'i 'övülen, övgüye layık olan' olarak açıklar. Ayetteki 'el-Hamîd' sıfatı, Allah'ın tüm fiillerinin ve sıfatlarının övgüye değer olduğunu, müminlerin O'na iman etmelerinin de bu övgüye layık oluşundan kaynaklandığını vurgular. Bu, inkarcıların düşmanlığının, övgüye layık olanı inkar etme anlamına geldiğini gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'hamîd'in 'övülen ve öven' anlamlarını taşıdığını belirtir. Ayetteki 'el-Hamîd' sıfatı, Allah'ın hem zatı itibarıyla övgüye layık olduğunu hem de kullarını övdüğünü ifade eder. Müminlerin Allah'a iman etmeleri, O'nun bu övgüye layık oluşunun bir gereğidir ve inkarcıların bu imana karşı çıkması, Allah'ın övgüye layık oluşunu reddetmek anlamına gelir.
Bürûc Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Müminlere kızıp öç almalarının sebebi (billahi) Allah için Aziz ve Hamid (İzzet ve Hamid) e iman etmeleriydi. Bu iman esmâ-rububiyet mertebesi yönü ileydi.
Hazret-i İbrâhîm as. ın hayatında da böyle bir hadise vuku bulmuştur.
Taptıkları putları, puthaneye gidip balta ile kırmış idi. Ve en büyüklerinin boynuna aşmıştı…
İz- Terzi Baba (6) Peygamber -3- Hz. İbrâhîm as. adlı kitabın ilgili bölümü şöyle anlatılmaktadır.
21/57. “Vallahi yemin ederim ki; Siz dönüp gittikten sonra elbette putlarınıza bir oyun oynayacağım.” Yâni, putlarınızı-sevdiklerinizi bir yere kapayıp nefsi eylencelerinize gidince.
فَجَعَلَهُمْ جُذَاذًا إِلَّا كَبِيرًا لَّهُمْ لَعَلَّهُمْ إِلَيْهِ يَرْجِعُونَ {الأنبياء/58}
“Fecealehüm cüzâzen illâ kebîran lehüm leallehüm ileyhi yerciûne”
“Artık onları parça, parça etti, ancak onların bir büyüğünü değil, belki kendisine müracaat ederler diye.”(21/58)
Bu hadise, (Konyalı Mehmed Vehbi) efendinin “büyük Kûr’ân tefsiri hülâsat’ül beyan” adlı eserinde cild 9 sahife 3443 te şöyle kayıtlıdır.
İş bu vakıa şöyle cereyan etmiştir; Bayram günü Hz. İbrâhîm’in pederi, “bizim bayram yerine gitsen beğenirsin beraber gidelim” demişse de Hz. İbrâhîm (a.s.) puthaneyi alt üst etmek için fırsata uygun olup bayram gününden daha ziyade bir fırsat olmadığından bu fırsatı kaçırmamak için pederine hasta olduğunu beyan ederek gitmedi. Ahâli âdetleri vechile puthane ve kasabayı terkederek bayram yerine gittiler.
Fakat âdetleri herkes bayram yerine gitmeden evvel putların önlerine nefis yemekler korlar ve bayram yerinden doğru puthaneye gelir, putlara secde eder ve kemâl-i ta’zimle o yemekleri yerlerdi. İşte onlar bayram yerine gidince Hz. İbrâhîm elinde balta ile puthaneye girer büyük puttan maadasını kırar ve puthaneyi demirci dükkânına döndürür, baltayı da büyük putun boynuna takarak bırakıp gider. Putlar kendi nefislerini muhafazaya muktedir olamayınca ibadet edenlere bir menfeat temin etmekten âciz olduklarını ahaliye bildirmekle ikaz etmek ister. Hepsinden ziyade ta’zim ettikleri büyük putu kırmamaktan maksadı; Ahalinin dikkatini çekmekti. Çünkü “bunları kim kırdı?” dedikleri zaman “balta kimin boynunda ise o kırmıştır.” Deyince onlar. “Büyük put bunları kıramaz” dedikleri zaman:
“Bunları kırmaktan âciz olan bir şeye ne için ibâdet edersiniz?” demekle anlaşılması kolay olsun halis niyyet-ine binaen büyük putu kırmadan bıraktı. Bayram yerinden döndüklerinde İbrâhîm (a.s.) ın düşündüğü üzere hadise cereyan etmiştir.
* * *
Görüldüğü gibi burada, Nûh (a.s.) zamanında olan putlara verilen isimler gibi bu putlara çokluğundan dolayı isimler verilmemiştir. Seyrü sülûk’ta bu hadise oldukça mühim bir yer işgâl etmektedir. İbrâhîm (a.s.) ın geçlik yıllarında yaşadığı bu hadise de çok ibretler vardır. Oyıllarında “Tevhîd-i Ef’âl” anlayışını pekiştirmeğe çalışan İbrâhîm (a.s.) için bütün varlıkta ne varsa bunların hepsini gönlünden çıkarması gerekiyordu, işte bu yüzden gördüğü ve hissettiği her şey ona zâhirleri itibari ile perde olabilirdi. Küçüklüğünde azda olsa bunlara gönlünde bir değer vermişti. Daha sonra bunların hiç bir asılları olmadığını anladığında gönlünde olan o varlıkların hepsini gönül hanesinden parçalayarak çıkarıp attı. Kendisinde oluşan bu kudret gücünün ifadesi olan baltayı en büyük olan (hayâl) putunun boynuna astı.
قَالُوا مَن فَعَلَ هَذَا بِآلِهَتِنَا إِنَّهُ لَمِنَ الظَّالِمِينَ {الأنبياء/59}
“Kâlû men feale hâzâ biâlihetinâ innehü le minezzâlimîne”
“Dediler ki: İlâhlarımıza bunu kim yaptı ise şüphe yok ki, o zalimlerdendir.” (21/59)
Hayal putunun ve diğerlerinin çevresinde toplanmış olan halk onların parçalandığını görünce bunu yapan (zâlim) lerden’dir, dediler. Bu sözlerinde kelime olarak isâbet vardı fakat anlam olarak kendi anlayışlarına göre bu işi yapan (zâlim) putlarını kırmak sûretiyle onlara (zulüm) etmiş olmaktaydı. O halde cezalandırılması gerekiyordu.
Ancak cenâb-ı Hakk’ın indinde ise, bu vasıf (zalûman cahulâ) idi. (Ahzab 33/72)
وَحَمَلَهَا الْإِنسَانُ إِنَّهُ كَانَ ظَلُومًا جَهُولًا {الأحزاب/72}
Onu “emâneti” insân yüklendi. Şüphe yok ki, o, çok zâlim, çok bilgisiz oldu. (33/72) Bu Âyet-i Kerîme de zâtîdir, ifadesi çok geniştir yeri olmadığı için sadece (zâlim) kelimesine bakacağız başka kitap ve sohbetlerimizde bu Âyet-i Kerîmeden bahsetmiştik. Zâhiri mânâda putperestlerin kullandığı şekilde ve anlayışta bir (zâlim) lik olsaydı Cenâb-ı Hakk “emânet”i ni ki! Bu “emânet zât-î tecellî” si dir, onu bu şekilde anlaşılan bir (zâlim) e yükler mi idi?
Hakk’ın yüklediği (kâne zalûmen) zâten kendisine ezelden yüklenmiş bir husus idi. Bilindiği gibi (kâne) kelimesi “idi” olarak kullanılır. Bu ise “mazi” geçmişteki bir hâli belirtir. Demek ki, bu hadise de verilen (zâlim-zalûm) lûk, büyük karanlık, “sevâd-ı a’zam” “a’ma’iyyet” in karanlığından çıkan “Nûr” u İlâhiyye’den gelen ilâhî hakikatlerin o mahalde zuhura çıkmasıdır. Diyebiliriz. İşte (zâlim-zulûm) un iki yönü vardır. Biri kaynağını “ezelden-a’maiyyetten” alan, diğeri ise kaynağını “nefs-i emmârenin cehennem-î karanlığından alan (zâlimlik) tir.
İşte Âyet-i Kerîme de, bahsedilen (Minezzâlî-mîne-zâlimlerdendir) ifadesi, İbrâhim (a.s.) tarafından “a’ma’iyyet” hakikatinden gelen ilâhî zûlmet- karanlık. Kavm tarafından ise “nefsin” cehennem-î karanlığından gelen (zûlüm-zâlimlik) ifadesidir. Evet, orada bir hakikat-i keşfetmişler ancak kendi anlayışları ile değerlendirdiklerin den büyük suç unsuru olarak kabul etmişlerdir. ـمِنْ فِعْلِ (Men feale) kırma işini, “kim işledi” diye sorduklarında, eğer işleyenin İbrâhîm-in varlığında hakk’ın hâdî isminin o fiildeki fâil-i olduğunu bilselerdi, İbrâhîm-i suçlamazlardı. Bunu anlayamadılar, çünkü “müşrik idiler. Müşriklik ise “Esmâ-i İlâhiyye’yi bölmektir.
قَالُوا سَمِعْنَا فَتًى يَذْكُرُهُمْ يُقَالُ لَهُ إِبْرَاهِيمُ {الأنبياء/60}
“Kâlû semignâ feten yezküruhüm yükâlü lehü İbrâhîmü”
“Dediler ki: Kendisine İbrâhîm denilen bir genci işittik ki, onları anıp duruyormuş.”( 21/60)
قَالُوا فَأْتُوا بِهِ عَلَى أَعْيُنِ النَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَشْهَدُونَ {الأنبياء/61}
“Kâlû fe’tü bihî alâ agyüninnâsi leallahüm yeşhedün”
“Haydin dediler, onu insanların gözleri önüne getiriniz, umulur ki, onlar şahitlikte bulunurlar.” (21/61)
Kendi aralarında ve zanlarına göre suç unsuru olan putlarının kırılması fiilini, işleyeni gören varsa şahitlik eylesin diye aralarında konuşmaları. Aslında bu arayışları kendilerini gerçekten hakk’ın indinde İbrâhîm (a.s.) ın şahidi yapmış olmaktaydılar. Yâni diyorlardı ki, bu putları “İbrâhîm” kırmıştır. Bu şahitlikleriyle âhiret’te Hakk’ın huzurunda İbrâhîm (a.s.) ın yaptığı bu işin şahitleri olmuş ve onu tasdik etmiş olmaktaydılar. Eğer bu hakikati idrak etmiş olsalardı böyle bir şahitlikte bulunmazlar idi.
قَالُوا أَأَنتَ فَعَلْتَ هَذَا بِآلِهَتِنَا يَا إِبْرَاهِيمُ {الأنبياء/62}
“Kâlû eente fealte heze bi âlihetinâ yâ İbrâhîm”
“Dediler ki: Ey İbrâhîm! Bizim ilâhlarımıza bunu sen mi yaptın?” (21/62)
قَالَ بَلْ فَعَلَهُ كَبِيرُهُمْ هَذَا فَاسْأَلُوهُمْ إِن كَانُوا يَنطِقُونَ {الأنبياء/63}
“Kâle bel fealehü kebîruhüm heze fes’elühüm in kânû yentikûn”
“Dedi ki: Belki onu onların şu büyüğü yapmıştır. Haydin onlara sorunuz, eğer söyleyebilmekte iseler.” (21/63)
Hayâlin karanlık dehlizlerinde olan “vehim” putların en büyüğüdür. Nerde ne zaman nasıl çıkacağı belli olmaz, çünkü kaynağını (Kahhar) esmâsından almaktadır. İşte orada olan putların en büyüğü de “hayal” putunun yaptığı “tasfir-î-sûret” putuna sorun demiştir. Eğer cevap verebilirse tabii.
فَرَجَعُوا إِلَى أَنفُسِهِمْ فَقَالُوا إِنَّكُمْ أَنتُمُ الظَّالِمُونَ {الأنبياء/64}
“Feraceû ilâ enfüsihim fe kâlû inneküm entüm-üzzâlimüne”
“Bunun üzerine kendi nefislerine döndüler de dediler ki: Siz şüphe yok ki, siz zâlimlersiniz.” (21/64)
Bu cevap karşısında, geçici bir süre kendilerine, Yâni kendilerinde varolan öz benliklerine, Hakk’ın Ef’âl mertebesinden tecellisi olan vicdanlarına, İlâhî gerçek nefislerine dönerek, o sesi dinleyerek kendi kendilerine, şüphe yok ki; siz zâlimlerdensiniz dediler.
İşte buradaki zâlimlik yukarıda bahsedilen, kaynağını “nefs-i emmârenin cehennem-î karanlığından alan (zâlimlik) tir ki; kendi kendilerine, kendilerinde var olan bu vasıflarını kendileri de aleyhlerine olmak üzere tasdik etmiş olmaktaydılar.
ثُمَّ نُكِسُوا عَلَى رُؤُوسِهِمْ لَقَدْ عَلِمْتَ مَا هَؤُلَاء يَنطِقُونَ {الأنبياء/65}
“Sümmenükisû alâ ruusihim lekad alimte mâ heülâi yentikûne”
“Sonra da başları üzerine döndürüldüler de -dediler ki-: Muhakkak sen bilmişsindir ki, onlar söz söyler değildirler.” (21/65)
Nefs-i emmâreleri, hayal-vehim ve çevre şartlanmaları onları tekrar, Hakk’ı inkâr, putları tasdik şirkine, başlarını eski inançlarına geri döndürerek hemen düşürdü. -: Muhakkak sen bilmişsindir ki, onlar söz söyler değildirler.” Kendileri de itiraf ediyorlar ki; onlarda gerçek mânâ da “kelâm” sıfâtı yoktur. Kelâm sıfatı olmayanda da “Sıfât-ı subûtiyye” den olan (Hayat, İlim, İrâde, Kudret....” ve diğerleri olmaz bunlar olmayınca da onlarla alış veriş mümkün olmaz o halde onlar madeniyyat’tan olan “taş ve kurumuş odun” dan kendi elleriyle yonttukları semboller-tasfirler-putlardır. Bu sözleri ile onlar farkında olmadan “sen bilmişsindir” diyerek İbrâhîm (a.s.) mın irfâniyyetini ve kendi cehillerini tasdik etmiş olmaktaydılar.
قَالَ أَفَتَعْبُدُونَ مِن دُونِ اللَّهِ مَا لَا يَنفَعُكُمْ شَيْئًا وَلَا يَضُرُّكُمْ {الأنبياء/66}
“Efetagbüdüne min dünillâhi lâ yenfeuküm şey’en velâ yedurruküm)
“Dedi ki: O halde Allah'tan başka size hiçbir şey ile fâide veremeyecek ve zarar da veremeyecek bir şeye ibadet eder misiniz?” (21/66)
أُفٍّ لَّكُمْ وَلِمَا تَعْبُدُونَ مِن دُونِ اللَّهِ أَفَلَا تَعْقِلُونَ {الأنبياء/67}
“Üffin leküm ve limâ tagbudüne min dünillâhi efelâ tegkılüne”
“Yuf size! Ve Allah'tan başka tapar olduğunuza! Siz hiç akıllıca düşünmeyecek misiniz?” (21/67)
Yazıklar olsun size ve Allah’tan başka taptığınız şeylere. Bu kadar meydanda olan gerçekleri görmeyipte, taş ve odun parçalarından meydana gelen kendi yaptığınız sûretlere yönelmenize. Genelde insânlar, kendilerine göre hayal ve vehimlerinden bir “Rabb” anlayışı tasfir edip ona hayallerinde bir sûret verip kendileri de o sûreti “Rabb” olarak kabul ederler. İşte bu sûret kendilerine sevimli gelir, çünkü kendi halkiyyetleridir. Oyüzden herkesin sevdiği kendi “Rabb”ı dır ve ona yönelirler. Bu yüzden onlara da kendilerinin halkettikleri ilâhları sevimli geldiğinden onlardan ayrılmak istemediler.
“Siz hiç akıllıca düşünmeyecek misiniz?” Evet, onların bir düşünceleri vardı! Fakat o düşünce ise nefs-i emmâre-lerine dönük “akl-ı cüz” leri’nin oluşturduğu putprestliğe dönük düşünceleri idi. İbrâhîm (a.s.) ın yukarıda ki, suali ise bu anlayıştan çıkıp “akl-ı kül” yönünden, “akıllıca düşünmeyecek misiniz?” sualidir ki; Onları akl-ı selime davet idi. Ancak onlar şartlanmışlıklarını aşamadılar ve hallerinde ısrarlı olarak İbrâhîm (a.s.) mı suçladılar.
قَالُوا حَرِّقُوهُ وَانصُرُوا آلِهَتَكُمْ إِن كُنتُمْ فَاعِلِينَ {الأنبياء/68}
“Kâlû harrikûhü vensurû âliheteküm in küntüm fâilîne”
“Dediler ki: Onu yakınız ve ilâhlarınıza yardım ediniz, eğer yapacak kimseler iseniz.” (21/68)
Görüldüğü gibi yukarıdan beri gelen Âyet-i Kerîmler İbrâhîm (a.s.) ın ve kavminin lisânından çıkmaktadır. Bu Âyet-i Kerîme de kavminin lisânından çıkmaktadır. Bu hususlara da çok dikkat etmemiz lâzım gelmektedir. Cenâb-ı Hakk İbrâhîm (a.s.) ın kavminin lisânından bu haberi vermektedir.