İçeriğe atla
Burûc 6Cüz 30 · Sayfa 590

Burûc Sûresi 6. Âyet

البروج

Sohbete sor

İż hum ‘aleyhâ ku'ûd(un)

(6-7) O vakit, ateşin etrafında oturmuş, mü'minlere yaptıklarını seyrediyorlardı.

Bürûc Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

“İz hum ‘aleyhâ ku’ûd(un)” Hani o ateşin başına oturmuşlar, (85/6)


وَهُمْ عَلَى مَا يَفْعَلُونَ بِالْمُؤْمِنِينَ شُهُودٌ {البروج/7}

“Vehum ‘alâ mâ yef’alûne bilmu/minîne şuhûd(un)” Müminlere yaptıklarını seyrediyorlardı. (86/7)


وَمَا نَقَمُوا مِنْهُمْ إِلَّا أَن يُؤْمِنُوا بِاللَّهِ الْعَزِيزِ الْحَمِيدِ {البروج/8}

Vemâ nekamû minhum illâ en yu/minû bi(A)llâhi-l’azîzi-lhamîd(i) Müminlere kızmalarının sebebi de, onların yalnız çok güçlü ve övgüye lâyık olan Allah'a iman etmeleri idi.


Müminlere kızıp öç almalarının sebebi (billahi) Allah için Aziz ve Hamid (İzzet ve Hamid) e iman etmeleriydi. Bu iman esmâ-rububiyet mertebesi yönü ileydi.

Hazret-i İbrâhîm as. ın hayatında da böyle bir hadise vuku bulmuştur.

Taptıkları putları, puthaneye gidip balta ile kırmış idi. Ve en büyüklerinin boynuna aşmıştı…

İz- Terzi Baba (6) Peygamber -3- Hz. İbrâhîm as. adlı kitabın ilgili bölümü şöyle anlatılmaktadır.

21/57. “Vallahi yemin ederim ki; Siz dönüp gittikten sonra elbette putlarınıza bir oyun oynayacağım.” Yâni, putlarınızı-sevdiklerinizi bir yere kapayıp nefsi eylencelerinize gidince.

فَجَعَلَهُمْ جُذَاذًا إِلَّا كَبِيرًا لَّهُمْ لَعَلَّهُمْ إِلَيْهِ يَرْجِعُونَ {الأنبياء/58}

“Fecealehüm cüzâzen illâ kebîran lehüm leallehüm ileyhi yerciûne”

“Artık onları parça, parça etti, ancak onların bir büyüğünü değil, belki kendisine müracaat ederler diye.”(21/58)


Bu hadise, (Konyalı Mehmed Vehbi) efendinin “büyük Kûr’ân tefsiri hülâsat’ül beyan” adlı eserinde cild 9 sahife 3443 te şöyle kayıtlıdır.

İş bu vakıa şöyle cereyan etmiştir; Bayram günü Hz. İbrâhîm’in pederi, “bizim bayram yerine gitsen beğenirsin beraber gidelim” demişse de Hz. İbrâhîm (a.s.) puthaneyi alt üst etmek için fırsata uygun olup bayram gününden daha ziyade bir fırsat olmadığından bu fırsatı kaçırmamak için pederine hasta olduğunu beyan ederek gitmedi. Ahâli âdetleri vechile puthane ve kasabayı terkederek bayram yerine gittiler.

Fakat âdetleri herkes bayram yerine gitmeden evvel putların önlerine nefis yemekler korlar ve bayram yerinden doğru puthaneye gelir, putlara secde eder ve kemâl-i ta’zimle o yemekleri yerlerdi. İşte onlar bayram yerine gidince Hz. İbrâhîm elinde balta ile puthaneye girer büyük puttan maadasını kırar ve puthaneyi demirci dükkânına döndürür, baltayı da büyük putun boynuna takarak bırakıp gider. Putlar kendi nefislerini muhafazaya muktedir olamayınca ibadet edenlere bir menfeat temin etmekten âciz olduklarını ahaliye bildirmekle ikaz etmek ister. Hepsinden ziyade ta’zim ettikleri büyük putu kırmamaktan maksadı; Ahalinin dikkatini çekmekti. Çünkü “bunları kim kırdı?” dedikleri zaman “balta kimin boynunda ise o kırmıştır.” Deyince onlar. “Büyük put bunları kıramaz” dedikleri zaman:

“Bunları kırmaktan âciz olan bir şeye ne için ibâdet edersiniz?” demekle anlaşılması kolay olsun halis niyyet-ine binaen büyük putu kırmadan bıraktı. Bayram yerinden döndüklerinde İbrâhîm (a.s.) ın düşündüğü üzere hadise cereyan etmiştir.

* * *

Görüldüğü gibi burada, Nûh (a.s.) zamanında olan putlara verilen isimler gibi bu putlara çokluğundan dolayı isimler verilmemiştir. Seyrü sülûk’ta bu hadise oldukça mühim bir yer işgâl etmektedir. İbrâhîm (a.s.) ın geçlik yıllarında yaşadığı bu hadise de çok ibretler vardır. Oyıllarında “Tevhîd-i Ef’âl” anlayışını pekiştirmeğe çalışan İbrâhîm (a.s.) için bütün varlıkta ne varsa bunların hepsini gönlünden çıkarması gerekiyordu, işte bu yüzden gördüğü ve hissettiği her şey ona zâhirleri itibari ile perde olabilirdi. Küçüklüğünde azda olsa bunlara gönlünde bir değer vermişti. Daha sonra bunların hiç bir asılları olmadığını anladığında gönlünde olan o varlıkların hepsini gönül hanesinden parçalayarak çıkarıp attı. Kendisinde oluşan bu kudret gücünün ifadesi olan baltayı en büyük olan (hayâl) putunun boynuna astı.

قَالُوا مَن فَعَلَ هَذَا بِآلِهَتِنَا إِنَّهُ لَمِنَ الظَّالِمِينَ {الأنبياء/59}

“Kâlû men feale hâzâ biâlihetinâ innehü le minezzâlimîne”

“Dediler ki: İlâhlarımıza bunu kim yaptı ise şüphe yok ki, o zalimlerdendir.” (21/59)


Hayal putunun ve diğerlerinin çevresinde toplanmış olan halk onların parçalandığını görünce bunu yapan (zâlim) lerden’dir, dediler. Bu sözlerinde kelime olarak isâbet vardı fakat anlam olarak kendi anlayışlarına göre bu işi yapan (zâlim) putlarını kırmak sûretiyle onlara (zulüm) etmiş olmaktaydı. O halde cezalandırılması gerekiyordu.

Ancak cenâb-ı Hakk’ın indinde ise, bu vasıf (zalûman cahulâ) idi. (Ahzab 33/72)

وَحَمَلَهَا الْإِنسَانُ إِنَّهُ كَانَ ظَلُومًا جَهُولًا {الأحزاب/72} .................

Onu “emâneti” insân yüklendi. Şüphe yok ki, o, çok zâlim, çok bilgisiz oldu. (33/72) Bu Âyet-i Kerîme de zâtîdir, ifadesi çok geniştir yeri olmadığı için sadece (zâlim) kelimesine bakacağız başka kitap ve sohbetlerimizde bu Âyet-i Kerîmeden bahsetmiştik. Zâhiri mânâda putperestlerin kullandığı şekilde ve anlayışta bir (zâlim) lik olsaydı Cenâb-ı Hakk “emânet”i ni ki! Bu “emânet zât-î tecellî” si dir, onu bu şekilde anlaşılan bir (zâlim) e yükler mi idi?

Hakk’ın yüklediği (kâne zalûmen) zâten kendisine ezelden yüklenmiş bir husus idi. Bilindiği gibi (kâne) kelimesi “idi” olarak kullanılır. Bu ise “mazi” geçmişteki bir hâli belirtir. Demek ki, bu hadise de verilen (zâlim-zalûm) lûk, büyük karanlık, “sevâd-ı a’zam” “a’ma’iyyet” in karanlığından çıkan “Nûr” u İlâhiyye’den gelen ilâhî hakikatlerin o mahalde zuhura çıkmasıdır. Diyebiliriz. İşte (zâlim-zulûm) un iki yönü vardır. Biri kaynağını “ezelden-a’maiyyetten” alan, diğeri ise kaynağını “nefs-i emmârenin cehennem-î karanlığından alan (zâlimlik) tir.

İşte Âyet-i Kerîme de, bahsedilen (Minezzâlî-mîne-zâlimlerdendir) ifadesi, İbrâhim (a.s.) tarafından “a’ma’iyyet” hakikatinden gelen ilâhî zûlmet- karanlık. Kavm tarafından ise “nefsin” cehennem-î karanlığından gelen (zûlüm-zâlimlik) ifadesidir. Evet, orada bir hakikat-i keşfetmişler ancak kendi anlayışları ile değerlendirdiklerin den büyük suç unsuru olarak kabul etmişlerdir. ـمِنْ فِعْلِ (Men feale) kırma işini, “kim işledi” diye sorduklarında, eğer işleyenin İbrâhîm-in varlığında hakk’ın hâdî isminin o fiildeki fâil-i olduğunu bilselerdi, İbrâhîm-i suçlamazlardı. Bunu anlayamadılar, çünkü “müşrik idiler. Müşriklik ise “Esmâ-i İlâhiyye’yi bölmektir.

قَالُوا سَمِعْنَا فَتًى يَذْكُرُهُمْ يُقَالُ لَهُ إِبْرَاهِيمُ {الأنبياء/60}

“Kâlû semignâ feten yezküruhüm yükâlü lehü İbrâhîmü”

“Dediler ki: Kendisine İbrâhîm denilen bir genci işittik ki, onları anıp duruyormuş.”( 21/60)


قَالُوا فَأْتُوا بِهِ عَلَى أَعْيُنِ النَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَشْهَدُونَ {الأنبياء/61}

“Kâlû fe’tü bihî alâ agyüninnâsi leallahüm yeşhedün”

“Haydin dediler, onu insanların gözleri önüne getiriniz, umulur ki, onlar şahitlikte bulunurlar.” (21/61)


Kendi aralarında ve zanlarına göre suç unsuru olan putlarının kırılması fiilini, işleyeni gören varsa şahitlik eylesin diye aralarında konuşmaları. Aslında bu arayışları kendilerini gerçekten hakk’ın indinde İbrâhîm (a.s.) ın şahidi yapmış olmaktaydılar. Yâni diyorlardı ki, bu putları “İbrâhîm” kırmıştır. Bu şahitlikleriyle âhiret’te Hakk’ın huzurunda İbrâhîm (a.s.) ın yaptığı bu işin şahitleri olmuş ve onu tasdik etmiş olmaktaydılar. Eğer bu hakikati idrak etmiş olsalardı böyle bir şahitlikte bulunmazlar idi.

قَالُوا أَأَنتَ فَعَلْتَ هَذَا بِآلِهَتِنَا يَا إِبْرَاهِيمُ {الأنبياء/62}

“Kâlû eente fealte heze bi âlihetinâ yâ İbrâhîm”

“Dediler ki: Ey İbrâhîm! Bizim ilâhlarımıza bunu sen mi yaptın?” (21/62)


قَالَ بَلْ فَعَلَهُ كَبِيرُهُمْ هَذَا فَاسْأَلُوهُمْ إِن كَانُوا يَنطِقُونَ {الأنبياء/63}

“Kâle bel fealehü kebîruhüm heze fes’elühüm in kânû yentikûn”

“Dedi ki: Belki onu onların şu büyüğü yapmıştır. Haydin onlara sorunuz, eğer söyleyebilmekte iseler.” (21/63)


Hayâlin karanlık dehlizlerinde olan “vehim” putların en büyüğüdür. Nerde ne zaman nasıl çıkacağı belli olmaz, çünkü kaynağını (Kahhar) esmâsından almaktadır. İşte orada olan putların en büyüğü de “hayal” putunun yaptığı “tasfir-î-sûret” putuna sorun demiştir. Eğer cevap verebilirse tabii.

فَرَجَعُوا إِلَى أَنفُسِهِمْ فَقَالُوا إِنَّكُمْ أَنتُمُ الظَّالِمُونَ {الأنبياء/64}

“Feraceû ilâ enfüsihim fe kâlû inneküm entüm-üzzâlimüne”

“Bunun üzerine kendi nefislerine döndüler de dediler ki: Siz şüphe yok ki, siz zâlimlersiniz.” (21/64)


Bu cevap karşısında, geçici bir süre kendilerine, Yâni kendilerinde varolan öz benliklerine, Hakk’ın Ef’âl mertebesinden tecellisi olan vicdanlarına, İlâhî gerçek nefislerine dönerek, o sesi dinleyerek kendi kendilerine, şüphe yok ki; siz zâlimlerdensiniz dediler.

İşte buradaki zâlimlik yukarıda bahsedilen, kaynağını “nefs-i emmârenin cehennem-î karanlığından alan (zâlimlik) tir ki; kendi kendilerine, kendilerinde var olan bu vasıflarını kendileri de aleyhlerine olmak üzere tasdik etmiş olmaktaydılar.

ثُمَّ نُكِسُوا عَلَى رُؤُوسِهِمْ لَقَدْ عَلِمْتَ مَا هَؤُلَاء يَنطِقُونَ {الأنبياء/65}

“Sümmenükisû alâ ruusihim lekad alimte mâ heülâi yentikûne”

“Sonra da başları üzerine döndürüldüler de -dediler ki-: Muhakkak sen bilmişsindir ki, onlar söz söyler değildirler.” (21/65)


Nefs-i emmâreleri, hayal-vehim ve çevre şartlanmaları onları tekrar, Hakk’ı inkâr, putları tasdik şirkine, başlarını eski inançlarına geri döndürerek hemen düşürdü. -: Muhakkak sen bilmişsindir ki, onlar söz söyler değildirler.” Kendileri de itiraf ediyorlar ki; onlarda gerçek mânâ da “kelâm” sıfâtı yoktur. Kelâm sıfatı olmayanda da “Sıfât-ı subûtiyye” den olan (Hayat, İlim, İrâde, Kudret....” ve diğerleri olmaz bunlar olmayınca da onlarla alış veriş mümkün olmaz o halde onlar madeniyyat’tan olan “taş ve kurumuş odun” dan kendi elleriyle yonttukları semboller-tasfirler-putlardır. Bu sözleri ile onlar farkında olmadan “sen bilmişsindir” diyerek İbrâhîm (a.s.) mın irfâniyyetini ve kendi cehillerini tasdik etmiş olmaktaydılar.

قَالَ أَفَتَعْبُدُونَ مِن دُونِ اللَّهِ مَا لَا يَنفَعُكُمْ شَيْئًا وَلَا يَضُرُّكُمْ {الأنبياء/66}

“Efetagbüdüne min dünillâhi lâ yenfeuküm şey’en velâ yedurruküm)

“Dedi ki: O halde Allah'tan başka size hiçbir şey ile fâide veremeyecek ve zarar da veremeyecek bir şeye ibadet eder misiniz?” (21/66)


أُفٍّ لَّكُمْ وَلِمَا تَعْبُدُونَ مِن دُونِ اللَّهِ أَفَلَا تَعْقِلُونَ {الأنبياء/67}

“Üffin leküm ve limâ tagbudüne min dünillâhi efelâ tegkılüne”

“Yuf size! Ve Allah'tan başka tapar olduğunuza! Siz hiç akıllıca düşünmeyecek misiniz?” (21/67)


Yazıklar olsun size ve Allah’tan başka taptığınız şeylere. Bu kadar meydanda olan gerçekleri görmeyipte, taş ve odun parçalarından meydana gelen kendi yaptığınız sûretlere yönelmenize. Genelde insânlar, kendilerine göre hayal ve vehimlerinden bir “Rabb” anlayışı tasfir edip ona hayallerinde bir sûret verip kendileri de o sûreti “Rabb” olarak kabul ederler. İşte bu sûret kendilerine sevimli gelir, çünkü kendi halkiyyetleridir. Oyüzden herkesin sevdiği kendi “Rabb”ı dır ve ona yönelirler. Bu yüzden onlara da kendilerinin halkettikleri ilâhları sevimli geldiğinden onlardan ayrılmak istemediler.

“Siz hiç akıllıca düşünmeyecek misiniz?” Evet, onların bir düşünceleri vardı! Fakat o düşünce ise nefs-i emmâre-lerine dönük “akl-ı cüz” leri’nin oluşturduğu putprestliğe dönük düşünceleri idi. İbrâhîm (a.s.) ın yukarıda ki, suali ise bu anlayıştan çıkıp “akl-ı kül” yönünden, “akıllıca düşünmeyecek misiniz?” sualidir ki; Onları akl-ı selime davet idi. Ancak onlar şartlanmışlıklarını aşamadılar ve hallerinde ısrarlı olarak İbrâhîm (a.s.) mı suçladılar.

قَالُوا حَرِّقُوهُ وَانصُرُوا آلِهَتَكُمْ إِن كُنتُمْ فَاعِلِينَ {الأنبياء/68}

“Kâlû harrikûhü vensurû âliheteküm in küntüm fâilîne”

“Dediler ki: Onu yakınız ve ilâhlarınıza yardım ediniz, eğer yapacak kimseler iseniz.” (21/68)


Görüldüğü gibi yukarıdan beri gelen Âyet-i Kerîmler İbrâhîm (a.s.) ın ve kavminin lisânından çıkmaktadır. Bu Âyet-i Kerîme de kavminin lisânından çıkmaktadır. Bu hususlara da çok dikkat etmemiz lâzım gelmektedir. Cenâb-ı Hakk İbrâhîm (a.s.) ın kavminin lisânından bu haberi vermektedir.

“Onu yakınız” Hükmü kendilerince en büyük ceza idi ve kendilerinin İç bünyelerindeki yapılarını da göstermekte idi. Akıllarına ilk gelen onların içlerinde en şiddetli halleri idi buda kendilerinde bulunan nefs-î “Cabbar” isminin cebbariyyet-i ve iblisin ateşi idi ki o ateşin kaynağı kendileri idiler. İşte bu yüzden ilk akıllarına gelen ateş olmuştu çünkü tabiatları idi.

İbrâhîm (a.s.) mı evvelâ kendi içlerinde nefislerinde bulunan ateşe attılar, daha sonra da odun ateşine attılar. Bunun üzerine Cenâb-ı Hakk ateşe.

قُلْنَا يَا نَارُ كُونِي بَرْدًا وَسَلَامًا عَلَى إِبْرَاهِيمَ {الأنبياء/69}

“Kulnâ yâ nârû künî berden ve selâmen alâ İbrâhîme”

“Dedik ki: Ey Ateş! İbrâhîm üzerine serin ve selâmet ol.” (21/69)


Görüldüğü gibi bu Âyet-i Kerîme yukarıdakilerden sonra gelen, gene Zât-î Âyetlerdendir. Yânî Cenâb-ı Hakk bizâtihî kendisi, “Dedik ki:” ifadesiyle bu hükmün sadece kendine ait olduğunu açık olarak belirtmektedir.

Esmâ’dan olan “Cebbâriyyet” in (azab-yakıcılık) zuhuru olan “ateş” yönüne, Ey Ateş! Diye Hakk tarafından, Zât-î bir hitap geldi. Bunun üzerine Esmâ kaynaklı olan “ateş” ne yapması lâzım geldiğini anlamak için Zât-î hitabın devamını dinlemeye başladı.

“İbrâhîm üzerine” diye Kelâm-ı İlâhî devam edince, ateş anladı ki; burası husûsî bir makamdır. Çünkü eğer “İbrâhîm’in” üzerine deseydi sadece Hz. İbrâhîm’e tahsis edilmiş olacaktı. “İbrâhim” üzerine, denince bunun bir mertebe olduğunu ve bu mertebenin daha başka zuhur mahallerinin de olabileceğini anlamış oldu. Çünkü gerçekten İbrâhîmiyyet “Halîl-hullet” dostluk mertebesidir ve seyr-ü sülûk ta yaşanacak bir metebedir. Gelecek Âyet-i Kerîmelerde onu göreceğiz.

Hullet, “Esmâ-i İlâhiyye-Esmâül Hüsnâ” nın mânâları ile dokunmuş bir bütün kumaştır ki onu giyebilenlere aslı itibariyle varlıkta hiç bir şey zarar veremez, çünkü Hakk’ın koruması altındadır.

Evet, ateş kendine gelen bu özel hitap ile yapacağı işin mahallini anladı ancak daha henüz ne yapacağını bilemiyordu, böylece hitab-ı İlâhiyye’nin sonunu beklemeğe başladı. Hitab-ı İlâhî de, “serin ve selâmet ol.” Diye iki husus ile devam etti. Bunun üzerine yanmakta olan genel ateş ne yapacağını bilerek, kendisine gelmekte olan “Aziz” misafirinin üzerine “cebbariyyet” yapmaması lâzım geldiğini anlayarak, Cebbâriyyet-i kendisi o mahalde kendinden kendi üstüne, yaparak o mahalden Cebbariyyet tecellîsini çevreye yaymak sûreti ile o Halîllik mahallinden kaldırmış oldu. “Serin” olması, aslı itibariyle “Nâr”ın “Nûr” dan meydana gelmesindendir. Nûr yoğunlaştıkça nâr’a dönüşür. İşte Nâr-ateş, aslî haline dönünce Nûr olur, işte orada ateşin sadece aslı olan Nûr’un yakmadan sadece aydınlığının ateş şeklinde görünmesinden başka bir şey kalmamıştı dışarıdan bakanlar ise onu kendi hissî ve beşerî kıyasları ile yanmakta olduğunu zannetmişlerdi. Tur dağında Musâ (a.s.) ma olan tecelli gibi. (Tahâ/20/10-11) Ayrıca sıcağın fizîki karşılığı da, “serinlik” ve bu serinliğin içinde ki, huzur ve rahatlıktır.

“ ve selâmet ol.” Bilindiği gibi (selâmet) “Selâm” Esmâsından kaynaklanmaktadır. “Selâm” Esmâsı’nın, “Rahmân” Esmâsı gibi geniş kapsamı vardır. Her varlığa kendi mânâsı istikametinde selâmetini verir. İnsân varlığının ana isimlerinden biri de “Selâm” ismidir. Ayrıca İslâm da; Selâm ve selâmettir, bu yüzden Mü’min’lerin bir vasfıda karşılaştıklarında Selâm üzere mukabelede bulunmalarıdır. Ve Cennet ehline de Rabb’larından Selâmlar vardır. (Yâsîn/36/58) İşte bu yüzden ateşten istenilen ikinci husus, aslı itibariyle kendinde bulunan Selâmet-i İbrâhîm üzerinde uygulaması’dır.

Ateş kendinden istenen “serin ve selâmet üzere ol.” mayı yerine getirerek kendi aslî tabiatının dışına çıkarak Hakk’ın emrini yerine getirmiştir.

İşte seyrü sülûk yolunda olan bir sâlik de belirli aşamalardan geçerek “Tevhîd-i Ef’âl” mertebesine ulaştığın da kendisinde meydana gelebilecek bu hadiseler ile değişik şekilde karşılaşabilir nefsinin ve çevresinin ateşine girebilir, o zaman yapacağı dua Cenâb-ı Hakk’ın Hz. İbrâhîm hakkında belirttiği Kelâm-ı İlâhîsini tekrar etmek olacaktır.

“Kulnâ yâ nârû künî berden ve selâmen alâ İbrâhîme” Ancak bu Kelâm-ı İlâhiyye yi virdeder-zikrederken nefsinden değil, kendi gerçek hakikatinden zikretmesi gerekecektir. İşte o zaman zikreden Hakk’ın kendisi olacağından, kişinin üzerinde oluşan nefsin ve cabbar’ın ateşi (serin ve selâmet olacaktır). Çünkü emir Hakk’ın olduğundan başka çaresi yoktur.[23]

* * *

Bu ateşe atılma hadisesisini Hazret-i Mevlânânın müşahadesi ve aktarımı ile okuyalım;

Îsâ (a.s.)ın dînini helâk etmeye çalışan başka bir yahûdî pâdişâhının hikâyesidir

749. O çıfıtın neslinden diğer bir şâh, Îsâ (a.s.)ın kavmini helâk etmeye yöneldi.

750. Eğer bu diğer helâke çalışmaktan haber istersen “Ves semâi zâtil burûc” sûresini oku!

Ya'ni bu beyân ettiğimiz hikâyeyi anlamak istersen, Bürûc sûresini oku. Hak Teâlâ bu mübârek sûrede buyurur:

(Bürûc, 81/1-7) "Burçlar sahibi olan semâya ve kıyâmet gününe ve eşyâda Hakk'ın Zât’ını müşâhede eden insân-ı kâmile ve eşyânın sûretinde müşâhede edilen mutlak vücûda andolsun ki, alevli ateş çukurları sâhipleri maktûl oldu. Onlar ateşin kenarında oturup mü'minlere yaptıklarını seyrederlerdi." Bu kıssanın detayları tefsîrlerde bulunmaktadır. Cenâb-ı Pîr aşağıda incelikleri ile beyân buyururlar.

Yahûdî pâdişâhın ateş yakıp "Her kim bu puta secde ederse ateşten kurtulur" diyerek, ateşin yanına put koyması beyanındadır

778. O köpek çıfıtın ne düşündüğünü gör; ateş yanına bir put koydu.

779. Dedi ki: Bu puta secde eden ateşten kurtulur; ve eğer etmezse ateşin içine oturur.

Yahûdî pâdişâhı, o zamanın müslümanları olan Îsevîler'in varlığını kaldırmak için, mü'minlere karşı biri ma'nevî ve diğeri maddî, iki türlü ihânet ve hıyânete teşebbüs etmiştir. Îsevîler'in puta taptırılması ma’nevî ihânettir; çünkü onlar kitâp ehli olup putperest değildirler. Bu ma'nevi hıyânete kendisini teslîm etmeyenler için, maddî hıyânet olmak üzere, ateş içinde ölüm gösterilmiştir. Bundan dolayı yahûdînin, mü'minleri Mûseviyyet'e da’vet etmemesindeki sebep, onlara karşı bu iki hıyânetin uygulanmasıdır; bu da şâhın fıtrî alçaklığını gösterir.

780. Ne zaman ki o nefsinin putunun lâyıkını verdi, onun nefsinin putundan başka bir put doğdu.

Ya'ni o şâh nefsini kendisine put yapmış ve nefsânî hazlarının kölesi olmuş idi. Bundan dolayı kölesi olduğu nefsi, ona bir put daha icâd etti, o da bahsedilen zâlimâne haz idi.

781. Putların anası, sizin nefsinizin putudur; çünkü bu, put yılan ve o put ejderhâdır.

Ya'ni, emmâre nefs birçok putlar doğuran bir anadır. Bu doğan putlar yılandır; fakat emmâre nefs ejderhâdır. Yılanlar gibi emmâre nefsin doğurduğu hazlara karşı koymak ve onları terk etmek kolay olabilir; fakat ejderhâ mesâbesinde olan bu emmâre nefsi mağlûp etmek gâyet güçtür.

782. Nefis, demir ve çakmak taşıdır ve put kıvılcımıdır; o kıvılcım sudan karâr tutar.

783. Çakmak taşı ve demir ne vakit sudan sâkin olur; bir adam bu iki ile ne vakit selâmette olur?

Emmâre nefs demir ve onun hazzı çakmak taşı gibidir. Her an demir gi­bi olan nefis, çakmak taşı gibi olan hazlarından birisine çarpar. İnsânî hayâlde ilâhî emre muhâlif ateşsel bir sûret peydâ olur. Fitil gibi olan insan kalbi, bu hayâl ile yanmaya başlar ve o hayâle tapar. Bundan dolayı bu hayâlî sûret kıvılcımı onun putu olur. Demir ve çakmak taşından sıçrayıp fitili tutuşturan kıvılcım, ancak sudan söner.

"Su"dan kasıt, ilâhî korku veyâ ilâhî aşktır. Çünkü kalbi tutuşturan fenâ hayâl, a’zâlardan çıkmadıkça, bir şerîat hükmü gerekmez. Eğer bir kimsede Allah korkusu veyâ Allah muhabbeti varsa, o fenâ hâli işleyemez. Bundan dolayı bu duygular o fenâ hayâl kıvılcımını söndürmüş olur. Fakat su gibi olan bu duygular, demir ve çakmak taşı gibi olan nefsin ve hazlarının çâresi olamaz. Şu halde bir adam, bu iki belâyı yüklü iken ne zaman putperestlikten selâmette ve emîn olabilir?

784. Çakmak taşı ile demir, ateşi içinde tutarlar; onların ateşinin üstünde suyun geçidi yoktur.

785. Mâdemki ırmağın suyu, hârici ateşi söndürüyor, taşın ve demirin içine gi­der mi?

"Irmağın suyu"ndan kasıt, ilâhî vahiy yoluyla gelen şerîat hükümleri ve ilâhî yasaklamalardır. Şer'i yasaklar, emmâre nefs ve onun hazları çakmağından sıçrayıp, yedi a’zâdan açığa çıkan yasaklanmış fiiller ateşini söndürür. Örneğin beşerî toplum arasındaki ateş, öldürmeyi önlemek için kısâs uygulatır; fakat şer'i hükümler, gizli olan nefsâni hâtırâları söndüremez, gideremez.

786. Taş ve demir, ateşin ve dumanın menba’ıdır; onların katreleri[24] nasrânînin ve yahûdînin küfrüdür.

Nefsin hazlarından birisi de kibirlenmektir, kibirlenmenin netîcesi de Hakk'ı kabûl etmemek ve insâfsızlıktır. Yahûdîler cenâb-ı Îsâ'nın bu kadar mu'cizelerini görmüş iken, insâfsızlıkları sebebiyle, onu inkâr ettiler ve asmaya çalıştılar. Ve Îsevîler aynı şekilde müşrikler gibi, Nebîlerin sonuncusu Efendimiz (s.a.v)’in mu'cizelerini gördüler ve günümüzde dahi mu'cizeleri olan Kur'an'ın ma’nâlarının azametini gördüler, insâfsızlıkları sebebiyle inkâr ettiler. Bundan dolayı bu küfür ve in­kâr, ateş ve duman çeşmesinin katreleri oldu.

787. Eğer küpün ve bardağın suyu biterse, çeşmenin suyu tâze ve dâimi olur.

Ya'ni nefis demirine hazzların çakmakları dâima çakar ve ondan kıvılcımlar çıkar ve kalb fitilini tutuşturup, küfür ve inkâr dumanlarını çıkarır. Bu hâl devâm ettikçe, küp ve bardak mesâbesinde olan insan kalbindeki korku ve aşk sularının bitip, onları söndürememesi durumu da olur. Çünkü nefis ve haz çeşmesi her an tâze ve dâimidir.

788. Put, bardak içinde gizli, bulanık sudur; sen nefsi bulanık suyun çesmesi bil!

Nefsânî hâtıralar, bardak gibi olan kalb içinde gizlenmiş bulanık su gibidir. Sen bu îzâhlara göre emmâre nefsi, bulanık suyun çeşmesi bil!

789. O yontulmuş put, kara sel gibidir; putçu olan nefis cadde üzerinde bir çeşmedir.

O yahûdî şâhın yaptırmış olduğu put heykeli, bulanık suyun seli gibidir; dâima putlar yapan emmâre nefs ise, hayât caddesi üzerinde bu kara selin bir çeşmesidir.

790. Bir parça taş, yüz testiyi kırar; ve çesmenin suyu durmaksızın kapar.

Ya'ni, ey sâlik nefis demiri ile haz çakmağından sıçrayan yüz hâtırayı bir ilâhî korku veyâ ilâhî muhabbet taşı ile kırıp def’ edebilirsin; fakat bu taş menba' ve çeşme suyunu tutamaz, o çeşmenin suyu senin bu taşını kapar ve yutar. Ya'ni, bunların emmâre nefse te'siri olmaz. Görmez misin, şân sâhibi bir peygamber olan Yûsuf (a.s.):

إِنَّ النَّفْسَ لأَمَّارَةٌ بِالسُّوءِ إِلاَّ مَا رَحِمَ رَبِّيَ

“innen nefse le emmâretün bis sûı illâ mâ rahime rabbî”

"Rabb'imin acıyıp koruduğu hâriç, nefis aşırı şekilde kötülüğü emredicidir" (Yûsuf, 12/53) buyurmuştur.

791. Bu putu kırmak kolay olur; pek kolay! Nefsi kolay görmek cehâlettir; cehâlet!

Hariçteki bu put heykelini kırmak pek kolaydır; fakat nefsin kırılmasını kolay görmek pek büyük bir cehâlettir.

792. Ey oğul! eğer nefsin sûretini istersen, yedi kapılı cehennemin kıssasını oku!

Bir âlem sûretinde, her ma’nâyı temsîl eden birer sûret bulunur; bundan dolayı ma’nâdan ibâret olan nefis ile onun hazlarını temsîl eden sûretler nedir diye sorarsan, ey benim oğlum, cevâben derim ki, nefsin sûretini görmek istersen şu âyet-i kerîmeyi oku:

وَإِنَّ جَهَنَّمَ لَمَوْعِدُهُمْ أَجْمَعِينَ {الحجر/43} لَهَا سَبْعَةُ أَبْوَابٍ لِّكُلِّ بَابٍ مِّنْهُمْ جُزْءٌ مَّقْسُومٌ {الحجر/44}

“Ve inne cehenneme le mev’ıdühüm ecmaîn / Lehâ seb’atu ebvâbin, likülli bâbin minhüm cüz’ün maksûm”

"Ve muhakkak cehennem elbette onların hepsinin vaadinin yerine getirildiği yerdir. Onun yedi kapısı vardır; onlardan her bir kapı, kısımlara taksîm olunmuştur". (Hicr, 15/43-44) Nefis, cehennem tabîatında olup, aslâ hazlarına doymak bilmez; o nefsin sûretini yedi a’zâ temsîl eder ki, bunlar da göz, kulak, ağız, el, ayak, karın ve cinsel organdır. Bu a’zâlar hazlarını şerîatın yasakladığı şeylerden alırsa, her biri cehennemin bir kapısı olur ve yasakların türüne ve derecelerine göre de, her bir kapı kısımlara taksîm olunmuştur. Bu âyet-i kerîmenin tefsîri ileride gelecektir.

793. Nefisde bir hîlekâr vardır ve her hîle içinde ondan firavun tâbi’leri ile berâber yüz Firavun boğulmuştur.

Ya'ni, emmâre nefs öyle bir hîlekârdır ki, her nefiste bir hîle îcâd eder ve îcâd ettiği her bir hîlenin içinde de tâbi’leriyle berâber yüz Firavun boğulur. Bundan dolayı nefis Firavun'dan beterdir.

794. Mûsâ’nın Hudâ'sına ve Mûsâ’ya kaç; îmân suyunu firavunluktan dökme!

Bu beyt-i şerîfte nefis Firavun'a ve rûh Mûsâ'ya ve nefsin hükümlerinde boğulmak ise, Firavun'un çevresindekilere benzetilmiştir. Bu halde beytin ma’nâsı şöyle olur: Ey sâlik, Firavun gibi olan nefsin hükümleri altında firavun tâbi’leri gibi zebûn olma da, Mûsâ gibi olan rûhun hükümlerine ve rûhun Rabb'ine ilticâ et; ve hayât suyu gibi olan îmânı, nefsin hükümlerine tâbi’ olmak sebebiyle terk etme; çünkü nefis küfür menba’ı ve rûh, îmân menba’ıdır.

795. Elini Ahad'a ve Ahmed'e vur! Ey kardeş ten Ebûcehl'inden kurtul!

Ey birâder! Eğer ben rûhumun hükümlerine ve rûhumun Rabb'ine ne şekilde ilticâ edeyim dersen, elini rûhun ve nefsin hâlıkı olan Ahad'ın gönderdiği Kur'ân'a ve O'nun nebiyy-i zîşânı olan Ahmed (a.s.v.)ın şerîatına koy, o zaman Ebûcehil gibi çok inatçı olan ve nefsin sûreti bulunan tenin hükümlerinden kurtulursun.

Ateş içinde çocuğun söze gelmesi ve halkı ateşe atılmaya teşvîk etmesi

796. O çıfıt, çocuğu ile berâber bir kadını, o putun önüne getirdi; ateş de alev içinde idi.

797. Çocuğu ondan aldı, ateşin içine attı. Kadın korktu ve gönlü îmândan kopardı.

798. Putun önünde secde etmek istedi; o çocuk, ben ölmedim diye bağırdı.

Ya'ni çocuğun ateşe atıldığını gören kadının korkudan kalbindeki îmân ilişkisi kesilip, puta secde etmek isteyince, ateşe atılan o çocuk, ben ölmedim diye bağırdı.

799. Ey anacığım, içeriye gel, her ne kadar sûrette ateş içinde isem de, burada ben iyiyim.

800. Ateş, perdeden dolayı göz bağıdır; bu gayb cebinden, baş çıkarmış rahmettir.

Ya'ni ateşin kırmızı rengi, kendi hakîkatine perde olduğu için göz bağıdır. Çünkü onun hakîkati Hak'tır, dilerse o sûretten celâliyle açığa çıkıp azâb eder; ve dilerse cemâliyle açığa çıkıp o sûretten rahmet kılar. Bundan dolayı bu ateş, gayb âleminden başını çıkarıp zâhir olan bir rahmettir; zâhirini görenler azâb zanneder, oysa bâtını rahmettir. Nitekim Hadîd sûresindeki âyet-i kerîmede buyrulur:

فَضُرِبَ بَيْنَهُم بِسُورٍ لَّهُ بَابٌ بَاطِنُهُ فِيهِ الرَّحْمَةُ وَظَاهِرُهُ مِن قِبَلِهِ الْعَذَابُ {الحديد/13}

“fe duribe beynehüm bi sûrin lehü bâbun, bâtınühü fîhir rahmetü ve zâhirühü min kıbelihil azâb”

"Mü'minler ile kâfirler arasına, iç tarafı rahmet ve dış tarafı azâb cihetinden bir kapı olmak üzere bir duvar çekilir." (Hadîd, 57/13)

801. Anacığım, Hakk'ın hâslarının içeceğini görmek için içeriye gel de Hakk'ın delîlini gör![25]

Ya'ni Hakk’ın hâs kullarının içeceğini ve zevk ve safâsını görmek için kendini ateşe at da, Hakk’ın kudretinin delîlini müşâhede et!

802. İçeriye gel ve ateş misâli suyu gör! Bir cihândan ki ateştir, o su misâlidir.

Anacığım, içeriye gel de, ateş sûretindeki suyu gör! Ateş olan bir cihân­dan gir ki, o cihânın ateşi su misâlindedir. Ya'ni bu ateş öyle bir ateştir ki, ateş sûretinde sudur ve su sûretinde ateştir.

803. İçeriye gel, ateş içinde selvi ve yâsemin olan İbrâhim'in sırlarını gör!

804. Senden doğma vaktini ölüm gördüm; senden düşmeye pek korkardım.

Ya'ni senin karnından doğduğum vakti, ölüm vakti zannettiğim için, senin rahminden dünyâya çıkmaktan pek çok korkardım.

805. Ne zamanki doğdum, güzel havalı, güzel renkli dünyâ içinde, dar zindandan kurtuldum.

806. Ben şimdi dünyâyı rahim gibi gördüm; çünkü bu ateş içinde o sükûnu buldum.

Ya'ni, ben şimdi ateş içinde dünyâyı anne rahmi gibi pek dar ve karanlık gördüm; çünkü bu ateşin icinde "melekût âlemi" keşf olundu ve bu âlemin genişliğine bakarak, dünyânın darlığı ve karanlığı ortaya çıktı da, bu âlemde sükûn buldum.

807. Bu ateş içinde bir âlem gördüm; onun içinde zerre zerre bir Îsâ-dem var.

Bu ateş içinde hakîkat âlemini ve varlığın hakîkatini gördüm ki, o âlemin sûretlerine ve hayâtına, bu âlemin her noktasından imdât olunur. Bundan dolayı bu âlemin her zerresi bir Îsâ (a.s.) gibi nefhâ sâhibidir.

808. Bu, şeklen yok, zât olarak var olan bir cihân; ve o cihân şeklen var, sebâtsız.

Ya'ni benim bulunduğum bu cihânın kendine hâs bir şekli yoktur; fakat onun varlığı hakîki bir varlıktır ve varlığına zevâl yoktur. Ve o senin bulunduğun âlem, her ne kadar şeklen mevcût ise de, o şeklin sebâtı yoktur, fânîdir.

809. Anacığım! Analık hakkı için, içeriye gel de gör ki, bu ateşin ateşliği yoktur.

810. Anacığım! İçeriye gel ki, ikbâl gelmiştir. Anacığım! İçeriye gel, devleti elden bırakma!

811. O köpeğin kudretini gördün; içeriye gel ki, Hudâ'nın kudretini ve lütfunu göresin.

"Dünyâ leştir ve onun tâlipleri köpeklerdir" hadîs-i şerîfi gereğince dünyâ tâlibi olan şâh hakkında, Cenâb-ı Pîr, çocuğun dilinden “köpek" ta'bîrini kullanmıştır.

Dünyâ "mülk âlemi"dir ve "mülk âlemi," Zâhir ilâhî isminin mazharıdır; ve "melekût âlemi" ise, Bâtın isminin mazharıdır. Her ikisinden açığa çıkan ilâhî kudret olduğu halde, şâhın kudretini, Hakk’ın kudretinden hâriç görmek, ancak Hakk’ın vücût mertebelerine göre olur. Ve Cenâb-ı Pîr, bu beyt-i şerîfte de bu sırra işâret buyururlar. Bu bahsin detaylarını murâd edenler Fususu'l-Hikem'de Mûsâ Fass'ında Firavun ile Firavun’un sihirbazları arasındaki karşılıklı konuşmaların şerhine mürâcaat etsinler.

Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(1)