İçeriğe atla
Fecr 9Cüz 30 · Sayfa 593

Fecr Sûresi 9. Âyet

الفجر

Sohbete sor

Ve śemûde-lleżîne câbû-ssaḣra bil-vâd(i)

(6-10) (Ey Muhammed!) Rabbinin, (Hud'un kavmi) Ad'e, şehirler içinde benzeri kurulmamış olan, sütunlarla dolu İrem'e, vadide kayaları oyan (Salih'in kavmi) Semud'a, kazıklar sahibi Firavun'a ne yaptığını görmedin mi?

Fecr Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

Salih (a.s.)’ın kavmi olan Semud kendisinden bir mucize isteyince Cenâb-ı Hakk (c.c) onlara taştan deve çıkardı. Ancak anlaşma gereği deve kendi gününde çok su içiyor diye deveyi öldürdüler ve Cenâb-ı Hakk (c.c)’ta onları helâk etti.

Taştan deve çıkması aslında günümüzde besin zinciri konusunda önemli bir bilgidir, çünkü maden, bitki, hayvân zincirinden bitki aşaması kalkarak madenden hayvâna geçiş olmaktadır.


Faydalı olur düşüncesiyle (44/7 A’râf-Sûresi) isimli kitabımızdan (S. 100) den kısa bir bilgi aktaralım.


(7/77) (Fe akarûn nâkate ve atev an emri rabbihim ve kâlû yâ sâlihu'tinâ bimâ teidunâ in kunte minel murselîn.)

“Derken dişi deveyi boğazladılar ve Rablerinin buyruğundan dışarı çıktılar; "Ey Sâlih, eğer hakîkaten elçilerdensen, bizi tehdit ettiğin (o azâbı) bize getir! "dediler.”

“Derken dişi deveyi boğazladılar” Bütün Âyet-i Kerîme’lerde olduğu gibi burada da hem zâhir hem de bâtın-î hakikatler vardır. Zâhiri, hikâyede olduğu gibidir, bâtını ise “iş’âri-işaret” olarak kişilerin bulunduğu irfaniyyet idraklerine göredir. İş’âri olanlar geneli bağlamaz “indî-şahsi” dir, kendilerine ve o duyarlılıkta olanlara göre zevkî bir idraktir. Tatmak için özel bir eğitim gerekmektedir.

Bilindiği gibi dişilik üreticiliktir, dişi deve kişide “nefs-i

küll” ü, üreticiliği temsil eder. Salih (a.s.) ise “akl-ı küll” ü ve etkenliği temsil eder. Sâlih (a.s.) akl-ı kül cihetinden, Sâlih bir etken nefha olarak, kavmine o günün kemâli olan, ilmi İlâhiye yi “nefha-telkin” ediyor, fakat kabul görmüyor idi.

Nihayet bir pazarlık neticesinde Sâlih olan (Akl-ı küll) den “nefha-i İlâhiyye” (nefs-i küll) olan kavmine akmaya başladı geçici olan bu akış neticesinde kendilerinde bulunan “nefs-i emmâre-beden dağları” ndan (Nakatullah-Allah-ın devesi) çıktı. Bu kendilerine Allah’ın “ef’âl cihetinden esma tecellisi” idi. Ancak bunu anlayamadılar.

Mevcut olan akarsuyu şarta göre bir gün deve bir gün kavm kullanmakta idi, böylece suları azalmış ve sıkıntıya düşmüş, “nefs-i emmâre” olan kavim zorlanmaya başlamıştı, bu yüzden (Nakatullah-Allah-ın devesi) ni boğazladılar. Deve ve inek, bilindiği gibi nefs-i levvâmeyi ifade etmektedirler. Ben-î İsrâîl-in ineği kavmin nefislerinin rabb’ı, muhabbetlisi olduğundan kesmekte çok zorlandılar diyeti, çok sevdikleri altınları oldu. Sâlih (a.s.) a gönderilen “deve-nakatullah” Allah’ın, hamile dişi, üretici devesi olduğundan kendileri hakkında nefs-i levvâme değil, Hakk’ın lütfu olarak, Nefs-i radıye idi. Ve o mertebenin kendileri hakkın da kendilerini Rablarına götürecek Burak’ları ve kendilerine ulaşacak olan hakikatlerin zuhur sebebi idi. Onu kesmelerinin diyeti ise bütün varlıkları oldu. Ve, “bizi tehdit ettiğin (o azâbı) bize getir! "dediler.” Bunun üzerine başlarına bilinen akıbetleri geldi.

Seyr-i sülûk yolunda olan her, sâlik götürücüsünün irfaniyyeti kadar bu yoldan geçer, eğer geçmiyorsa zâten gerçek sâlik değil, zanda sâliktir. Âdemiyyet’ten başlayan seyr-i sülûk yolculuğu “salâh-sâlihlik” vâdisine geldiği zaman o vâdiden geçmek için oraya uygun bir vasıta lâzımdır bu vasıta ise belirtildiği üzere deve’dir. Âlemde ne varsa insânda da bunların hepsi nefsinde bâtınında-kuvve’de mevcuttur, yeri geldiğinde bunları ve ahlâklarını yaşantısında kuvveden zâhire-fiile çıkarır. Her insânın nefsi onun bineğidir, bu bineğin vasfı ise kişinin ahlâkı ile ilgilidir.

Eğer bir kimse iç bünyesinde ki, nefsi emmâresini insâni hakikatler ile eğitmemişse o, insân-ı nakıs-noksan insândır. Kendisinde hâkim olan görüntü-sûret insânlığı değil, iç bünyesinde hâkim olan bir hayvanın ahlâkı üzeredir. Bunlara da hayvan-ı nâtık-konuşan hayvan derler.

İşte bu halden kurtulmak için kendi gerçek hakikatini aramaya yönelerek insânlık vadisine girmesi gerekmekte’ dir, o vadiye gitmek için’de kendi beden-nefis dağından Allah’ın yolu olan sırat-ı müstakîm’e ulaşmak için, binek olarak “nâkata-Allah’ın” dişi hâmile devesini çıkarması gerekmektedir. Hâmile olması o devenin neslinin kesilmemiş-ebter, olmamış olması içindir. Devenin suyu çok içmesi İlâh-î ilim ve hayatla dolmasıdır, içince çok süt vermesi, deve allah’ın devesi olduğundan o mertebenin Ulûhiyet ve irfaniyyet hakikatleri ilminden fazla, fazla vermesidir. Bilindiği gibi süt ilimdir. Su da, hayat ve ilimdir. İşte gerçek yol ehli sâlik’in bu mertebe-vâdide ki, nefs-î bineği bu ahlâkta olan “nakata-Allah’ın devesi” dir. Bu deve ile yoluna devam eden sâlik Mûseviyyet mertebesine gelince “Tûvâ” vâdisine girmesi için kendisinden her türlü bineğinin ve hattâ nalınlarının bile çıkartılması istenecektir. (20/12)

(7/73 hâzihî nâkatullâhi lekum Âyeten) İşte bu “nâkata-Allah’ın devesi” sizin için Ulûhiyet Âyetlerindendir.

Bilindiği gibi her Âyet-i Kerîme’nin zâhiri ve bâtını vardır, bu Âyet-i kerîme’nin kısmen ilmî yönde ki, zâhirini de anlamaya çalışalım.

Baktığımızda açık olarak görüyoruzki, dağ, taş-toprak, olan mâden’den, et olan deve çıkmaktadır, ancak bu devenin büyük miktarda suya ihtiyacı olduğu görülmek-tedir. Bu hususun incelenmesi gerekmektedir.

Bilindiği gibi Âyet-i Kerîme’ler “muhkem ve mütşabih” olarak ikiye ayrılmaktadırlar. Bu Âyet-i Kerîme’de zâhiri-hikâyesi, yönünden muhkem batını-hakikati, yönünden müteşabih’tir. Bünyesinde büyük bir tekneloji gizlidir, bu tekneloji gıda sanayi ile ilgilidir, Âyet-i Kerîme’de görüldüğü

gibi taş ve topraktan su ilâvesi ile et üretilmektedir. Bilindiğigibi gıda zinciri, mâden, bitki ve hayvan türlerinden sırasıyla geçerek üretilmektedir. Burada ise bir halka yoktur, yani görüldüğü gibi mâden’den et üretimi vardır. Bu oluşum büyük bir gıda teknelojisine ışık tutmaktadır. Üretim süresini %/33 kısaltmaktadır, Bu büyük bir zaman kazanımıdır. Eğer vaktim ve maddi imkânlarım olsa idi ilk işim büyük bir lâbaratuar kurup bu araştırmalara başlar idim. Zâten numeneleri de vardır, denizde balıkların, karadan denizlere ulaşan minereller ile suyun ete dönüştüğü aşikârdır, taşların içinde solucanlarında bulunduğu aşikârdır, İnsân badeni dahi kara balçık su ile karışık topraktan et olarak meydana gelen bir varlıktır. O halde bu husus olmayacak bir şey değildir. Ümid ederiz ki, bu oluşumu evvelâ sahibi olan bizlerin içinden çıkan kimseler zuhura çıkarırlar, aksi halde geç kaldığımızda yabancılar bu teknolejiyi ortaya çıkarıp, bizlerinde onlardan bunları para ile satın almamız gerekir ki bizlere yazık olmuştur, eldeki değerin kıymeti bilinmemiş diğerleri gibi zayi edilmiş olur. İçimizden kimler veya hangi firmalar bu işe el atıp başlarlarsa bu günden onlara bizden selâm olsun, başarılar dilerim. Ayrıca taşların koyun olması Şuayb (a.s.) ın mucizelerindendir.


Ne yazık ki! İnternette çıkan bir yazıya göre, bizden evvel bu işe el atanlar olmuş Sentetik et ürettiler!

20.02.2012 18:20:07

Hollandalı bilim adamları dünyanın ilk sentetik etle üretilmiş hamburgerinin Ekim ayına dek hazır olacağını söylüyor.

Kimliği açıklanmayan bir kişinin bağışıyla üretilen ve 250 bin euroya mal olan sentetik etin, büyükbaş hayvanlardaki kök hücreler kullanılarak elde edildiği açıklandı.

BBC Türkçe'nin haberine göre Hollanda'daki Maastricht Üniversitesi'nden Doktor Mark Post, projenin ardındaki ismin, Ekim ayında dünyaca ünlü şef Heston Blumenthal tarafından pişirilecek eti ilk hangi ünlünün tadacağına henüz karar vermediğini anlattı.

Dünyada ete olan talebin 2050 yılında ikiye katlanması bekleniyor. Et üretimi için hayvancılık sektörü, dünyadaki tarımsal arazinin yüzde 70'ini kullanıyor. Çiftlik hayvanları var hayvancılığın küresel ısınmaya etki ettiği belirtiliyor.


فَأَخَذَتْهُمُ الرِّجْفَةُ فَأَصْبَحُوا فِي دَارِهِمْ جَاثِمِينَ

(Fe ehazethumur recfetu fe asbahû fî dârihim câsimîn.)

(7/78) “Bunun üzerine hemen onları, o sarsıntı yakaladı, yurtlarında diz üstü çökekaldılar.”


فَتَوَلَّى عَنْهُمْ وَقَالَ يَا قَوْمِ لَقَدْ أَبْلَغْتُكُمْ رِسَالَةَ

رَبِّي وَنَصَحْتُ لَكُمْ وَلَكِن لَّا تُحِبُّونَ النَّاصِحِينَ

(Fe tevellâ anhum ve kâle yâ kavmi lekad eblagtukum rÎsâlete rabbî ve nesahtu lekum ve lâkin lâ tuhıbbûnen nâsıhîn.)

(7/79) “Sâlih de o zaman onlardan yüz çevirdi ve şöyle dedi: "Ey kavmim! And olsun ki ben size Rabbimin elçiliğini tebliğ ettim ve size öğüt verdim, fakat siz öğüt verenleri sevmiyorsunuz."


Sâlih (a.s.) ın kavmi Semud, hakkında burada genel bir bilgi verelim:


Semûd kavmi, Şam ile Hicaz arasındaki Hicr denilen bölgede yerleşmişti. Bu sebeble “Eshâb-ül-Hicr” de denilen

bu kavim, gün geçtikçe çoğalıp büyüdü. Dokuz kabîleden meydana geldi. Çok çalışıp, bağlar, bahçeler yetiştirdi. Çöllerin kuru sıcağından kurtulup, dağları oyarak tepelere saraylar, ovalara köşkler kurdular. Sanatta ve servette iyice ilerlediler. Ancak, zevk ve safâya düşüp daha önce kendilerine Hûd aleyhisselâm tarafından bildirilen, hak dinden yavaş yavaş uzaklaşmaya başladılar. Kabîle reislerinin de zûlme ve haksızlığa başlamaları üzerine, gittikçe çözülen, Semûd kavmi, nihâyet ağaçtan ve taştan putlar yapıp tapmaya başladılar. Saptıkları kötü yolda sürüklenerek, tevhid esâsından, Allahü Teâlâya îman etmekten tamâmen uzaklaştılar. Câhil ve azgın bir kavim oldular.

Sâlih aleyhisselâm, bu kavim arasında herkesle iyi geçinen, fakirlere yardım eden, zayıfları koruyan ve üstün ahlâkıyla sevilen bir zâttı. Kırk yaşlarına geldiği sırada, Allahü teâlâ onu Semûd kavmine, doğru yolu göstermek üzere peygamber olarak gönderdi. Sâlih aleyhisselâm kavmini îmana dâvet edip, putlara tapmaktan, zûlümden ve diğer bütün kötülüklerden uzak durmalarını ısrarla söyledi. Kavmine; “Gerçekten ben size gönderilen güvenilir bir peygamberim. Artık Allah’tan korkun, bana itâat edin.” diyerek dâvetini açıkladı.

Sâlih aleyhisselâmın bu dâveti karşısında pek az kimse îman etti. Kavmin çoğunluğu îman etmemekte direndi. Servetlerine güvenen, zevk ve safâ içinde kendinden geçip, zûlme başvuran inkârcılar, Sâlih aleyhisselâma; “Sen de bizim gibi bir insândan başka bir şey değilsin!” diyorlar, onu, “büyülenmiş, yalancı” sayıyorlardı. Sâlih aleyhisselâm ise kavmini îmana davet etmeye devam ediyor ve şöyle diyordu:Ey Semûd kavmi! Sizin içinde bulunduğunuz bu güzel bağ ve bahçelerde, bu yemyeşil ekinler, altın başaklarla, güzel hurmalarla ve çağlayan sularla berâber ebedi olarak burada kalacağınızı mı zannediyorsunuz? Bu evleri kim yaptı. Şimdi kim oturuyor, hiç düşünüyor musunuz? Bu bağların ve bahçelerin ilk sâhibleri kimlerdi, şimdi kim oturuyor? Belki onlar da sizin kendilerini burada

ebedi kalacak zannediyorlardı. Fakat hepsi ölüp gittiler. Siz de gelip geçenler gibi öleceksiniz. Bunlar size kalmayacak. Âhirette, yaptıklarınızdan birer birer hesâba çekileceksiniz. Henüz fırsat eldeyken bana tâbi olun. Şunu iyi bilin ki, bugün sizi aldatıp, Allah’a isyân ettirenler, ilâhî azâbtan kendilerini de sizi de kurtaramayacaklardır. Çünkü onlar da sizin gibi âciz insânlardır.” Allahü Teâlâ, Semûd kavmine isyân ve taşkınlıktan vaz geçmeleri için, kadınlarını kısır bıraktı. Ağaçlar kuruyup meyve vermedi. Semûdluların bir kuyu hâricindeki bütün suları kurudu.

Sâlih aleyhisselâma kin ve öfkeyle gelen Semûdlular: “Ey Sâlih! Aramıza fesâd karıştırdın. Mallarımıza, çoluk-çocuğumuza, bize zarar verdin. Buradan çekil git. Yoksa seni öldürürüz. ” dediler. Sâlih aleyhisselâm bir müddet onlardan ayrılıp tenhâ yerlere gitti. Bir müddet sonra tekrar dönüp Semûdluları îmana dâvet etti. Semûd kavmi, Sâlih aleyhisselâmdan mûcize göstermesini istedi. Ancak mûcizeleri gördükleri hâlde yine îman etmediler. Yine bir gün Sâlih aleyhisselâma gelip: “Eğer doğru söylüyorsan, şu dağdaki sarp kayalardan kızıl tüylü ve doğurmak üzere olan bir dişi deve çıksın. O zaman sana îman ederiz. ” dediler. Bunu istemekten maksatları akıllara durgunluk verecek, insânları şaşırtacak bir iş isteyip, yapmamasını ve mahcup olmasını düşündüler.

Sâlih aleyhisselâm; “Allahü teâlâ her şeye kâdirdir, böyle bir mûcize görürseniz, dağdan akan pınar suyunun bir gün deveye, bir gün size âit olmasına râzı mısınız?” dedi. Semûd kavmi böyle bir şey olamayacağını düşünerek: “Bu şartı da kabul ediyoruz. ” dediler. Sâlih aleyhisselâmın bu şarttan maksâdı; dağdan gelen pınar suyunun az olması ve azgın insânların sâhiplenmesi sebebiyle zor durumda kalan kimselere yardımcı olup, devenin hissesi olan suyu fakir ve zayıflara vermekti. Sâlih aleyhisselâm onlara; “Benimle sözleştiğinizi unutmayın, şâyet deve çıkınca ona bir zarar verirseniz ve verdiğiniz sözlerde durmazsanız acı bir azâba uğrarsınız. ” dedi. Semûd kavmi; “Sen deveyi çıkar, her istediğini kabul edeceğiz. Aksine bir iş yaparsak azâbı da

kabul ediyoruz. ” dediler.

Nihâyet devenin çıkmasını istedikleri dağın kayalıkları önünde toplanıp, beklemeye başladılar. Sâlih aleyhisselâm böyle bir mûcize vermesi için Allahü teâlâya duâ etti ve duâsı kabul oldu. Kaya yarılıp, arasından istedikleri gibi bir deve çıktı. Deve, iki yana dizilip hayret ve şaşkınlıktan donakalan Semûd kavmi arasından salına salına yürümeye başladı. Sonra da bir yavru doğurdu. Bu mûcizeyi görenlerden bir kısmı îman etti. Diğer bir kısmı ise menfâatlerinin ve zûlümlerinin ortadan kalkacağını görerek bir türlü îman etmediler. Sâlih aleyhisselâm onlara sözlerinde durmalarını, aksi takdirde ağır bir azâba düşeceklerini söyledi. Fakat inad ve inkârdan vazgeçmediler.

Suyun taksimi işi de kendilerine ağır gelip kendilerine göre çâreler aramaya başladılar. Mûcize olarak kayadan çıkan deve, yavrusuyla birlikte her tarafı dolaşıyor, su içme nöbeti olduğu gün de suyun başına gelip suyu tamâmen içiyordu. Su içmesi de ayrı bir mûcize olup tonlarca su içiyor, su vücûdunda kayboluyordu. Suyu içip bitirince, su çıkan yerde oturuyordu. İmân edenler, ondan bir kabîleye yetecek kadar bol süt sağıyorlar, sütten içiyor ve yiyecekler yapıyorlardı. Böylece inananların îmanı kuvvetlenir, inkârcıların kinleri artardı. Bu mûcize karşısında âciz kalan Semûd kavmi deveyi öldürmeyi plânlıyordu. Nitekim, Sâlih aleyhisselâmın nasihat edip, îman etmeye çağırdığı bir sırada, onlar, su içmekte olan deveyi göstererek; “Güyâ şu deveyi öldürsek biz helâk olacakmışız! Onu öldürelim de gör!” dediler.

Nihâyet çeşitli plânlar kurarak deveyi öldürdüler. Sonra da Sâlih aleyhisselâma; “İşte deveyi öldürdük. Eğer söylediğin gibi bir peygambersen sözlediğin azâbı getir. ” dediler. Sâlih aleyhisselâm bu azgın kavme şefkât ve merhâmetle nasihat edip; “Ey kavmim! Nedir bu yaptığınız? Sizin için bir imtihan vesilesi olan deveyi de öldürdünüz. İnkârda ve günâhkarlıkta ısrar ettiniz. Buna rağmen tövbe kapısı açıktır. Neden azâbın gelmesini istiyorsunuz, tövbe

ediniz!” dedi. Bu son dâvete de sert cevaplar veren Semûd kavmi, Sâlih aleyhisselâmı, âilesini ve îman edenleride öldürmeyi plânlamaya başladılar.

Sâlih aleyhisselâm bu azgın kavme şöyle dedi: “Yurdunuzda üç gün daha kalın, birinci gün yüzünüz sararacak, ikici gün kızaracak, üçüncü gün siyahlaşacak, dördüncü gün ise üzerinize azâb gelerek sizi helâk edecektir!” Sâlih aleyhisselâmın söylediği bu günler gelip çattı. Bu sırada Semûd kavmi Sâlih aleyhisselâmı ve inananları öldürme teşebbüsüne giriştiler. Onlar harekete geçmeden, Cebrâil aleyhisselâm gelip, durumu Sâlih aleyhisselâma bildirdi. Sâlih aleyhisselâm da îman edenlerle birlikte oradan uzaklaşıp gitti. Birinci günde bâzı hâller zuhûr etti. Devenin bastığı yerlerde kan fışkırdığı, ağaçların yapraklarının kızardığı, kuyu suyunun kan renginde ve insânların yüzlerinin sapsarı olduğu görüldü. İkinci gün de Semûdluların yüzleri kana boyanmış gibi kıpkırmızı oldu. Bu belirtileri gören Semûdlular azâbın geleceğini kanâat getirip feryât ettiler. Yüzlerinin siyahlaştığı üçüncü gün, evini sarıp hücum ettikleri Sâlih aleyhisselâmın, şehirden çıkıp gittiğini anladılar. O gün, gece yarısından sonra, sabaha karşı şiddetli bir sarsıntı ve dağlardan fışkıran ateş ile Semûd kavminin yurdu altüst oldu.

Sayhanın (sarsıntının) şiddetinden hepsinin ödleri patladı. Hepsi helâk olup gittiler. Bundan sonra da yurtları hiç mâmur edilmedi. Sanki hiç insân yaşamamış bir yer hâlini aldı. Semûd kavmi helâk edildikten sonra Sâlih aleyhisselâm, îman edenlerle birlikte gelip, yerle bir edilen şehre ibretle bakarak; “Ey kavmim! Sizden hiçbir ücret istemeden, sizi sâdece Allahü teâlâ îman etmeye dâvet ettim ve bunu size nice nasihatlar yaptım. Fakat siz dinlemediniz. Sonra bu azâba uğradınız!” dedi. Sâlih aleyhisselâm, kavminin helâkinden sonra kendisine îman edenlerle birlikte Mekke’ye veya Şam taraflarına gitti. Remle kasabasına yerleşti. Hadramût tarafına gittiğine dâir rivâyetler de vardır.

(yeni rehber ansiklopedisi, cilt -17-sayfa-226)

-------------- 32

Mes’ele’ye kendi varlığımızdan bakarsak, bize öyle bir müddet geliyor ki daha evvel gelen bilgilerin tesirleri geçip yine biraz gaflette kalmaya başladıktan sonra Cenâb-ı Hakk bizi tekrar îkaz etmek üzere, sâlâh üzere tavsiye için Sâlih (a.s.)’ı bize gönderiyor. Ve bu sâlâh nefsimize diyor ki “ey nefs Rabbine ibâdet et sana bundan başka hiçbir şey faydalı olamaz” tavsiyesinde bulunuyor. Bu sâlâh bize idrâkimiz çok güçlü ise Cenâb-ı Hakk’tan ilhâm yoluyla gelebilir eğer bir derviş isek şeyhimizden gelir. İşte o anda şeyh konumunda olan kimse sâlâhlık getirir ve mânâ olarak orada Sâlih peygamberin görevini görür.

Bu mertebede kişiye bazı oluşumlar geliyor. Dervişe deve hükmünde bir bilgi gelir. Devenin özelliği sâfiyeti ve o zamanlarda hacca götürmesidir, işte Cenâb-ı hakk bu dönemlerde kişiyi Hakk’a ulaştıracak vâsıtayı çıkartıyor kişinin kendi gönlünde. Devenin kendi gününde bütün suyu içmesi ise kendi gönlündeki Hakkanî ilimleri hiç bırakmadan içmesi ve bunları süte çevirmesi yâni faydalı gıdâya çevirip cemaâte dağıtmasıdır. Bu rahmâni ilimleri alan cemaâtte o ilimlerden kendilerine göre değişik değişik gıdâlar yapıyorlar fakat nefis kavimi bunu da çekemiyor. Demek ki o devrelerde hâlâ kavim yola girmemiş ve azgındır. Ve nefsi emmâre o deveyi kesiyor sonrasında Cenâb-ı Hakk büyük bir ihtarla onu ortadan kaldırıyor.

Dikkât edersek burada besin zinciri aşama kaydediyor ve mâdenden hayvân oluşuyor, normal sıralama gereği olan bitki bölümü ortadan kalkıyor. Bir gün gelecek insânoğlu mâdenden et yapacak, çünkü bu âyetlerde bu oluşum belirtiliyor.


وَفِرْعَوْنَ ذِي الْأَوْتَادِ

(Ve fir avne zîl evtâd. )