Ve fir'avne żî-l-evtâd(i)
(6-10) (Ey Muhammed!) Rabbinin, (Hud'un kavmi) Ad'e, şehirler içinde benzeri kurulmamış olan, sütunlarla dolu İrem'e, vadide kayaları oyan (Salih'in kavmi) Semud'a, kazıklar sahibi Firavun'a ne yaptığını görmedin mi?
Kazıklar sahibi (güçlü, kuvvetli) Firavun'a?
Fecr Suresi'nin bu ayeti, Firavun'un kudretini ve azametini 'el-evtâd' kavramı üzerinden vurgulamaktadır. Ayet, Firavun'un sahip olduğu sarsılmaz gücü ve hükümranlığı, bu kavramın semantik derinliğiyle okuyucuya aktarmaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, Firavun'u Mısır krallarının lakabı olarak tanımlar ve Kur'an'da genellikle Hz. Musa'ya karşı çıkan zalim hükümdar için kullanıldığını belirtir. Ayetteki kullanımı, onun azgınlığını ve ilahlık iddia etmesini çağrıştırır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Firavun'u Kur'an'daki 'kibir' ve 'zulüm' kavramlarının somutlaşmış bir örneği olarak ele alır. Bu ayette Firavun, sadece bir isim değil, aynı zamanda ilahi otoriteye karşı gelmenin ve haddi aşmanın sembolüdür.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'zî' kelimesinin 'sahip olan' anlamında kullanıldığını ve burada Firavun'un 'evtâd' sıfatıyla nitelendirildiğini belirtir. Bu, Firavun'un gücünün ve hükümranlığının bir göstergesidir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'zû' kelimesinin 'sahibiyet' ve 'nispet' ifade ettiğini açıklar. Ayetteki 'zî el-evtâd' ifadesi, Firavun'un 'evtâd' ile özdeşleştiğini, bu özelliğin onun ayrılmaz bir parçası olduğunu vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'el-evtâd' kelimesinin Firavun'un ordularını ve askerlerini ifade ettiğini belirtir. Bu, onun gücünün ve kudretinin dayanağı olan kalabalık ordularına işaret eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'veted' kelimesinin asıl anlamının 'kazık' olduğunu, ancak Kur'an'da mecazi olarak 'sağlamlık', 'dayanak' ve 'güç' anlamlarında kullanıldığını açıklar. Bu ayette ise Firavun'un sağlam ve sarsılmaz hükümranlığını, gücünü ve belki de işkence aletlerini simgeler.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'el-evtâd'ın Firavun'un orduları, binaları veya işkence için kullandığı kazıklar gibi farklı yorumlarını sunar. Ayetteki bağlam, Firavun'un mutlak gücünü ve zulmünü pekiştiren bir sembol olarak öne çıkar.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'evtâd' kelimesinin semantik alanının genişliğine dikkat çeker. Bu ayette, Firavun'un gücünü ve otoritesini pekiştiren, onu ayakta tutan her türlü unsuru (ordu, saraylar, işkence aletleri) kapsayan bir metafor olarak kullanıldığını belirtir.
Fecr Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Kazıklar-direkler, sahibi. Bu tabir oldukça önemlidir, Fir’âvn hakkında birçok sözler söylenir. Bir bakıma bu direklerin, piramitler olduğu söylenir, ğörüntüleri gerçekten uçları sivriltilmiş kazıklara benzemektedir yerlerinde sağlamca dururlar. Ayrıca zamanlarında çıkardıkları kanunlarda birer kazıktır, nasılki, kazık yere çakılır ve bir şeye istinad edilir yani belirleyice bir unsurdur, onların çıkardıkları nefisleri istikametinde ki kanunlarıda birer kazıktır ve o kazıklar ve zulüm hikâyeleri günümze kadar gelmiş ve kıyamete kadar da nakledileceklerdir bu haller dahi yerinden sökülememiş kazıklardır.
Zâhiren böyle olduğu gibi bâtınen de nefsimizin de böyle kazıkları vardır umulmadık yerde kişiyi o kazıklara oturtu verirde, kişinin haberi bile olmaz. Tarihi seyri Museviyyet mertebesinden bahsettiği için seyr-u sülûk yolunda bu mertebede daha da dikkatli olmak gerekir. Mûseviyyet tenzih mertebesi olduğundan kişinin nefsi bu bilgiyi, kişiyi Hakk’tan uzaklaştırması için bu mertebenin beşeri anlayışını tatbik ettirtmeye çalışır böylece kişi güya hörmet ediyor ve yüceltiyor düşüncesi ve iyi niyeti ile Cenâ-ı Hakk-ı beşeri tenzih-i ile âlemlerinin dışına çıkarmış olduğundan bir daha ona ulaşması söz konusu olamaya-caktır.
İşte bu halin yaşantısına giren sâlik nefsinin kazığını yemiştir bir daha hep hayalinde ki ve ötelerde ki bir Rabb’a yönelmiş olacaktır. İşte bu yüzden gelecek Âyet-i Kerîmelerde, “Rabb-ı na dön” hitabı ile karşılaşacaktır. Dönmek içinde, dönülen bir yerin olması lâzımdır bu dönülen yer âlemi şehadette yaşadığımız mertebede olan yerdir. Ve Âyet-i Kerîmeden anlaşılan bu gün hemen dönmektir o halde dönülecek olan yerde hâzırdır, gaybda değildir. İşte irfan ehli hâzır olan rabb-ı na döner gaflet ehli ise gaybda olan rabb-ı na döner, farkında oladan nefsinin kazığını yer, yani aldatılmış olur. Rabb-ı nı bekler durur. Cenâb-ı Hakk muhafaza eylesin.
الَّذِينَ طَغَوْا فِي الْبِلَادِ 34
(Ellezîne tagav fîl bilâd. )