Veemmâ-lleżîne fî kulûbihim meradun fezâdet-hum ricsen ilâ ricsihim vemâtû vehum kâfirûn(e)
Kalplerinde hastalık olanların ise, pisliklerine pislik katmış (küfürlerini artırmış), böylece kafir olarak ölüp gitmişlerdir.
Kalblerinde bir hastalık olanlara gelince, onların da murdarlıklarına (küfürlerine) murdarlık (küfür) katmıştır ve kâfir olarak ölüp gitmişlerdir.
Bu ayet, kalplerinde hastalık bulunanların durumunu ele alarak, onların küfür ve günahlarının artışını ve nihayetinde küfür üzere ölümlerini vurgulamaktadır. Ayet, manevi bir hastalığın maddi bir pisliğe dönüşmesini ve bu durumun ölümle sonuçlanmasını dilbilimsel bir derinlikle ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'kalb' kelimesinin asıl anlamının bir şeyi tersine çevirmek, döndürmek olduğunu belirtir. Kur'an'da ise genellikle insanın idrak, düşünce ve irade merkezi olan manevi varlığı için kullanılır. Bu ayetteki 'kulûb' ise, imandan yüz çeviren, hakikati kabul etmeyen ve nifakla dolu olan manevi kalpleri işaret eder, zira bu kalpler hakikatten sapmıştır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, kalbin hem cismani hem de ruhani anlamları olduğunu ifade eder. Ruhani anlamda kalp, idrak, düşünce ve imanın mahalli olarak kabul edilir. Ayette geçen 'kulûb' ise, bu ruhani kalbin iman ve hidayet yerine şüphe ve nifakla dolmuş halini, yani manevi bir hastalığa yakalanmışlığını anlatır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'maraz' kelimesinin Kur'an'da hem bedensel hem de manevi hastalıklar için kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki 'maraz' ise, kalpteki şüphe, nifak ve imansızlık gibi manevi bir rahatsızlığı ifade eder ki bu, hakikati görmeyi engelleyen bir durumdur.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'maraz' kavramının genellikle manevi bir bozukluğu, özellikle de nifak ve imansızlığı ifade ettiğini belirtir. Kalpteki 'maraz', kişinin doğru yolu bulmasını engelleyen, hakikate karşı körlük ve sağırlık oluşturan bir durumdur. Bu ayette de, kalpteki bu manevi hastalık, kişinin küfre yönelmesine ve pisliğinin artmasına neden olan temel faktördür.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'maraz' kelimesinin Kur'an'da mecazi anlamda kullanıldığında, genellikle kalpteki şüphe, nifak, haset gibi kötü huyları ve inanç zayıflığını ifade ettiğini vurgular. Bu ayetteki 'maraz', münafıkların kalplerindeki imansızlık ve şüphe halini, yani manevi bir bozukluğu anlatır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'zâde' fiilinin bir şeyin miktarını veya şiddetini artırmak anlamına geldiğini belirtir. Bu ayette, kalplerindeki hastalığın, onların 'rics'ini (pisliğini/küfrünü) artırdığı mecazi bir anlatımla ifade edilmiştir. Yani, manevi hastalıkları, günah ve küfürlerini daha da pekiştirmiştir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'ziyâde'nin bir şeyin üzerine eklenerek çoğalması olduğunu açıklar. Ayetteki 'fezâdet-hum', Allah'ın veya ayetlerin, onların kalplerindeki hastalığın bir sonucu olarak pisliklerini artırmasını ifade eder. Bu, onların kötü hallerinin bir cezası olarak daha da kötüleşmeleridir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'rics' kelimesinin hem maddi pislik hem de manevi pislik, yani küfür ve günah anlamlarına geldiğini belirtir. Bu ayetteki 'rics', kalplerindeki hastalığın bir sonucu olarak artan küfür, nifak ve günah gibi manevi kirlilikleri ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'rics'in genellikle pislik, haram ve kötü şeyleri ifade ettiğini belirtir. Kur'an'da ise bu kelime, özellikle şirk, küfür ve günah gibi manevi kirlilikler için kullanılır. Ayetteki 'rics', münafıkların kalplerindeki hastalığın bir sonucu olarak artan küfür ve günahlarını, yani manevi pisliklerini vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'rics' kavramının Kur'an'da genellikle ahlaki ve dini bir kirliliği ifade ettiğini, özellikle de putperestlik, şirk ve küfür gibi inançsal bozukluklarla ilişkilendirildiğini açıklar. Bu ayetteki 'rics', kalplerindeki hastalığın bir sonucu olarak münafıkların küfür ve günahlarının artışını, yani manevi kirliliklerinin derinleşmesini simgeler.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'küfr' kelimesinin asıl anlamının bir şeyi örtmek olduğunu, mecazi olarak ise nimeti örtmek, yani nankörlük etmek ve hakikati inkar etmek anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'kâfirûn', kalplerindeki hastalık nedeniyle hakikati örtbas eden, Allah'ın ayetlerini inkar eden ve iman etmeyen kimseleri ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'küfr' kavramının Kur'an'da sadece inkar etmek değil, aynı zamanda Allah'ın nimetlerine karşı nankörlük etmek ve O'nun ayetlerini bile bile reddetmek anlamlarını taşıdığını vurgular. Bu ayetteki 'kâfirûn', kalplerindeki hastalık nedeniyle hakikati kabul etmeyip, inkar üzere ölen kişileri tanımlar.
Tevbe Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Veemmâ-llezîne fî kulûbihim meradun fezâdet-hum ricsen ilâ ricsihim vemâtû vehum kâfirûn(e) Kalplerinde hastalık olanların ise, pisliklerine pislik katmış (küfürlerini artırmış), böylece kâfir olarak ölüp gitmişlerdir. (9/125)
Bu “Kalblerinde maraz olan kimselere gelince, o maraz onların murdarlıklarına murdarlık ziyâde eder” (Tevbe, 9/125) âyetinin tefsîri ve Hak Teâlâ’nın “Kur’ân sebebi ile çok kimseleri ıdlâl eder ve çok kimselere hidâyet verir” (Bakara, 2/26) kavlinin tefsîri beyânındadır[143]
1525. Zîrâ onun tebdîl ve mücâhede istıdâdı var idi ve onu alçaklığından dolayı fevt etti.
Kalblerinde hayvanlık hastalığı olan kimselerin murdarlıklannın çoğalması ve dalâlete düşmeleri o sebebden vâki oldu ki, onlarda hayvâniyet sıfatlarını, mücâhede ile melekiyet sıfatına tebdil etmek isti’dâdı var iken, tabiatlarına hayvanlık daha hoş geldi; bu isti’dâdlannı fevt ettiler ve dalâlete düştüler.
1526. Hayvan için dahi, mademki istidâd yoktur, onun özrü hayvanlık içinde pek rûşendir.
Hayvanda melekiyet sıfatını iktisâb etmek isti’dâdı olmadığından, o hayvanlık içinde kalmakta ma’zûrdur.
1527. Mâdemki rehber olan istıdâd ondan gitti, o her bir gıdâyı ki yer, eşek beynidir.
“Eşek beyni yemek,” dimâğın kuvvetini izâleye sebeb olduğundan “mağz-ı har horden”, aklı olmamaktan ve boş lâf söylemekten kinâyedir (Bahâr-ı Acem). Ya'ni “Hayvâniyet tarafını iltizâm eden kimsede selâmet-i fikrin reh¬beri olan isti’dâd-ı melekiyyet gitmiş olduğundan, artık ondan âkılâne fikir ve mütâlaa beklemek abes olur.” Kur’ân’ı ve ahâdîs-i nebeviyyeyi ve kelâm-ı evliyâyı yanlış ve tersine anlar. Meselâ evliyâullâh şiirlerinde “mey"den ve “mahbûb”dan bahs ederler; bunlarda hayvâniyet galib olduğundan, “mey”den murâd şarâb-ı maddîdir ve “mahbûb”dan murâd, sûrî güzellerdir diye iddiâ ederler. Velhâsıl bunlann fikirleri fâsid ve muhâkemeleri sakîm olur.
1528. Eğer belâdur yese, o afyon olur; ona sekte ve akılsızlık ziyâde olur.
“Belâdur", bir ağacın meyvesidir ki, emrâz-ı bâridede isti’mâl ederler. Bürûdet dimâğa te’sîr ederek bî-huşluk hâdis olduğu vakit, belâdur ile tedâvî ederler. “Afyon” ma’lûm maddedir ki, uyku verir ve aklı izâle eder. “Sekte” bir hastalıktır ki, tecvîfât-ı dimâğa rutûbetin te’sîrinden hâdis olur. Bu sebeble tamâmiyle bedenin hissi ve hareketi gider. “Belâdur”, bu hastalığa nâfi’dir. Ya’ni, “Isti’dâd-ı melekiyyetine sekte gelmiş olan bir rûh-ı hayvânî mağlûbuna “belâdur" mesâbesinde olan fıkr-i müstakîm ilkâ olunsa, afyon gibi onun gaflet uykusunu artar ve sektesini ve akılsızlığı çoğaltır.”
1529. Dîğer bir kısım, yarısı hayvan, yarısı reşâd ile diri olarak cihâdda kaldı.
Yukanda îzâh olunan üç sınıftan ikisinin hâli zikr olundu. Bir sınıf kaldı ki, melekiyeti ile hayvâniyeti birbirine gâlib gelmek kasdıyla dâimâ münâzaa ve cihâd içindedir. Bu sınıf büsbütün hayvan hükmünde değildir; büsbütün me¬lek hükmünde de değildir. Gâh huzûzât ve şehevât-ı nefsâniyyeye meyi eder ve gâh melekiyet tarafına nazar edip bu hayvâniyet hâlini takbîh eder. Ve reşâd ile ya’ni doğru yolu bulup gitmek sûretiyle dirilik eseri gösterir; ve sonra yine galebe-i hayvâniyet ile yolunu şaşınr ve tekrâr uyanır, yine doğru yola teveccüh eder. Velhâsıl bu iki muhâlif sıfatın te’sîri altında mücâhede eder.
1530. Gece ve gündüz cenk içinde ve keşmekeştedir, onun âhiri, evveli ile niza etmiştir.
Ahirden mûrad rûh-i hayvani ve “evvel”den mûrad, rûh-i insani ve izâfidir. Ya'ni, “Bu üçüncü sınıfla bulunan insanlann rûh-ı hayvânîleri, rûh-ı izâfileriyle gece ve gündüz cenk ve nizâ’ içindedir.
Kûr’ânda yolculuk Bakâra sûresi 26. Âyet ile bağlantısından dolayı devam edelim.
(Bakara/26) İnnAllahe lâ yestahyıy en yadrıbe mese-lenmabeudaten fema fevkaha, feemmelleziyne ame-nu feya'lemune ennehülHakku min Rabbihim ve emmelleziyne keferu feyekulune maza eradAllahu Bihazameselen, yudıllu Bihi kesiyran ve yehdiy Bihi Allah, bir sivrisineği, ondan daha da ötesi bir varlığı örnek olarak vermekten çekinmez. İman edenler onun, Rablerinden (gelen) bir gerçek olduğunu bilirler. Küfre saplananlar ise, “Allah, örnek olarak bununla neyi kastetmiştir?” derler. (Allah) onunla birçoklarını saptırır, birçoklarını da doğru yola iletir. Onunla ancak fasıkları saptırır.
Muhakkak ki Allah, küçük görmez, bir misal vermekten çekinmez, Cenâb-ı Hakk küçük veya büyük misaller verir ve bu misalleri vermekten de çekinmez, bir sivrisekle misâl vermekten veya daha büyüğünden misâl vermekten çekinmez, bu küçüklük onun acizliği demek değildir, imân ehli bu misalleri duyarlar ve bu misallerin Rab’lerinden geldiğini ve Hakk olduğunu bilirler ama inkarcılara küfür ehline gelince onlar derler ki, “Allah bu misalleri vermekle ne murat etti” yani bu ufak tefek küçücük şeylerle çünkü bütün âlemleri hâlkeden Allah hâlkettiklerinden bir küçücük sivrisinekle misal veriyor ne gereği var derler.
İşte Cenâb-ı Hakk bu misallerle birçok kimseleri hidÂyete erdirir birçok kimseleride dalâlete erdirir, saptırır, çünkü alay eder onun küçüklüğüne bakarak ama imân ehli o küçükteki büyüklüğe bakarak Hakk’ın büyüklüğünü görür, ancak fısk u fücur ehli dalâlette kalır, imân ehli ise dalalette kalmaz. Sivrisineğin kanadını veya herhangi birşeyini misâl vermekle Cenâb-ı Hakk, bizim acziyetimizi ortaya koyuyor, hadi bakalım sivrisinek kadar küçük ve o özelliklere haiz bir şeyi yapın bakalım görelim diyor.[144]