Eve lâ yeravne ennehum yuftenûne fî kulli ‘âmin merraten ev merrateyni śümme lâ yetûbûne velâ hum yeżżekkerûn(e)
Görmüyorlar mı ki, onlar her yıl bir veya iki kere belaya çarptırılıp imtihan ediliyorlar. Sonra ne tövbe ederler, ne de ibret alırlar.
Onlar (münafıklar) her yıl bir veya iki kere kendilerinin çeşitli belalara uğratıldıklarını görmüyorlar mı? Böyle iken yine de tevbe etmiyor ve ibret almıyorlar.
Bu ayet, münafıkların veya inkarcıların, Allah'ın kendilerini çeşitli musibetlerle imtihan etmesine rağmen ibret almayışlarını ve tevbe etmeyişlerini eleştirmektedir. Ayet, 'fitne', 'tevbe' ve 'tezekkür' gibi temel kavramlar üzerinden insan psikolojisi ve ilahi uyarı mekanizmasını dilbilimsel bir derinlikle ortaya koymaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'fitne' kelimesinin aslının altını ateşe sokarak saflığını ortaya çıkarmak olduğunu belirtir. Ayetteki 'yüftenûne' ifadesi, münafıkların veya inkarcıların çeşitli musibetlerle sınanarak iç yüzlerinin ortaya çıkarılması ve imanlarının test edilmesi anlamında kullanılmıştır. Bu, onların gerçek durumlarını açığa vuran bir imtihan sürecidir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'fitne' kelimesinin Kur'an'da farklı anlamlarda kullanıldığını belirtir ve bu ayetteki 'yüftenûne'yi 'imtihan olunurlar' veya 'belaya uğratılırlar' şeklinde açıklar. Bu, Allah'ın onlara gönderdiği sıkıntıların bir deneme ve uyarı niteliğinde olduğunu vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'fitne' kavramının Kur'an'da genellikle 'deneme, sınama, musibet, azap' gibi anlamlara geldiğini belirtir. Bu ayetteki kullanımı, Allah'ın insanları çeşitli zorluklarla karşı karşıya bırakarak onların tepkilerini, imanlarını ve sadakatlerini ölçtüğü bir süreci ifade eder. Bu, aynı zamanda bir uyarı ve fırsat sunma biçimidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'âm' kelimesinin 'sene' anlamına geldiğini ve genellikle bir olayın tekrarlandığı veya bir durumun devam ettiği zaman dilimini ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'fî külli âmin' ifadesi, bu imtihanların her yıl düzenli olarak tekrarlandığına, yani münafıkların sürekli bir sınama altında olduğuna işaret eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): el-Kefevî, 'âm' kelimesinin 'sene' anlamında kullanıldığını ve genellikle belirli bir zaman dilimini ifade ettiğini açıklar. Ayetteki bağlamda, bu kelime, münafıkların veya inkarcıların yaşadığı imtihanların belirli periyotlarla, yani her yıl tekrarlanan bir döngü içinde gerçekleştiğini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'tevbe' kelimesinin aslının 'rücû' (geri dönmek) olduğunu ve Allah'a dönmek, günahlarından pişmanlık duyarak vazgeçmek anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'lâ yetûbûne' ifadesi, münafıkların veya inkarcıların yaşadıkları musibetlere rağmen hatalarından dönmediklerini, pişmanlık duymadıklarını ve Allah'a yönelmediklerini vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'tevbe' kavramının Kur'an'da Allah ile kul arasındaki ilişkinin temel bir unsuru olduğunu ve günah işleyen kulun pişmanlık duyarak Allah'a yönelmesini ifade ettiğini belirtir. Ayetteki olumsuz kullanım, bu yönelişin gerçekleşmediğini, dolayısıyla ilahi uyarının amacına ulaşmadığını gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'tevbe'nin sadece pişmanlık değil, aynı zamanda bu pişmanlığın eyleme dökülerek günahı terk etme ve bir daha işlememe azmi olduğunu vurgular. Ayetteki 'lâ yetûbûne' ifadesi, münafıkların bu kapsamlı dönüşümü gerçekleştiremediklerini, yani hem pişman olmadıklarını hem de yanlış davranışlarını sürdürdüklerini belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'zikr' kelimesinin hem hafızada tutmak hem de bir şeyi hatırlayarak ondan ders çıkarmak anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'lâ yezzekkerûne' ifadesi, münafıkların veya inkarcıların yaşadıkları imtihanlardan ders çıkarmadıklarını, bu olayların ardındaki ilahi hikmeti ve uyarıyı idrak edemediklerini gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'tezekkür' kelimesinin 'ibret almak' ve 'öğüt almak' anlamında kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki kullanım, münafıkların başlarına gelen musibetlerin bir uyarı niteliğinde olduğunu fark etmediklerini ve bu olaylardan gerekli dersleri çıkarıp davranışlarını düzeltme yoluna gitmediklerini ifade eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'tezekkür'ün sadece hatırlamak değil, aynı zamanda hatırlanan şey üzerinde düşünerek ondan sonuçlar çıkarmak olduğunu açıklar. Ayetteki 'lâ yezzekkerûne' ifadesi, münafıkların yaşadıkları olaylar üzerinde derinlemesine düşünmediklerini, dolayısıyla bu olayların kendilerine sunduğu ibret ve öğüt fırsatını kaçırdıklarını vurgular.
Tevbe Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Eve lâ yeravne ennehum yuftenûne fî kulli âmin merraten ev merrateyni sümme lâ yetûbûne velâ hum yezzekkerûn(e) Görmüyorlar mı ki, onlar her yıl bir veya iki kere belâya çarptırılıp imtihan ediliyorlar. Sonra ne tövbe ederler, ne de ibret alırlar. (9/126)
747. Yezdan buyurdu: "Velâdetten hayne kadar her bir yıl iki defa imtihân olunurlar."
“Hayn” helâk ve ölüm ve mihnet ma’nâlannadır ve ba’zı nüshalarda cim ile “ceyn" vâki’dir; ve “Ceyn” mezara gömmek demektir. Bu beyt-i şerifte Berâe sûresinin nihâyetinde vâki (Tevbe, 9/126) ya’nî “Münâfıklar görmezler mi ki her bir yılda bir kerre veya iki kerre imtihân olunurlar; sonra rücû’ etmezler ve tezekkür edip, ibret almazlar" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur; ve bu âyetin yalnız münâ- fiklar hakkında olduğu tevehhüm olunmasın. Bâtınında olmayan şeyi var sû- retinde gösterip da’vâya kıyâm edenlere de şümûlü vardır. Cenâb-ı pîr efendimizin iki defa imtihân olunduklannı beyân buyurmalanndaki işâret budur ki; Sâlihlerin sûret-i umûmiyyede imtihanlan iki mertebe üzerine vâki’ olur: Birisi hicâbât-ı zulmâniyye içinde iken ve diğeri hicâbât-ı nûrâniyye içinde iken vâki’ olur. Hicâbât-ı zulmâjniyye, mertebe-i nefsâniyyete ve zâhir-i şeriata taalluk eder. Ve hicâbât-ı nûrâniyye mertebe-i rûhâniyyete ve bâtın-ı şe¬riat olan tarîkate taalluk eder. Her bir mertebenin içinde de imtihânât-ı husû- siyye vardır. Ve bu imtihânât-ı husûsiyyenin nihâyeti yoktur.[145]