Elâ tukâtilûne kavmen nekeśû eymânehum vehemmû bi-iḣrâci-rrasûli vehum bedeûkum evvele merra(tin)(c) etaḣşevnehum fa(A)llâhu ehakku en taḣşevhu in kuntum mu/minîn(e)
Yeminlerini bozan, peygamberi yurdundan çıkarmaya kalkışan ve üstelik size tecavüzü ilk defa kendileri başlatan bir kavimle savaşmaz mısınız? Yoksa onlardan korkuyor musunuz? Oysa Allah, -eğer siz gerçek mü'minler iseniz- kendisinden korkmanıza daha layıktır.
Yeminlerini bozan, Peygamber'i yurdundan çıkarmaya azmeden ve üstelik ilk önce size saldırmaya başlayanlara karşı savaşmaz mısınız? Yoksa onlardan korkuyor musunuz? Eğer mümin iseniz her şeyden önce Allah'dan korkmalısınız.
Tevbe Suresi 13. ayet, müminleri düşmanlarına karşı savaşmaya teşvik ederken, düşmanın yemin bozma, Peygamber'i çıkarma girişimi ve ilk saldırıyı başlatma gibi eylemlerini gerekçe olarak sunar. Ayet, korkunun yalnızca Allah'a yöneltilmesi gerektiğini vurgulayarak imanın bir gereği olarak bu duruma dikkat çeker.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'k-t-l' kökünü 'öldürmek' ve 'savaşmak' anlamlarında kullanır. Bu ayette 'tükatilûne' (müfâ'ale babından) karşılıklı savaşma, mücadele etme anlamını taşır. Ayet, müminlerin düşmanla aktif bir çatışmaya girmesi gerektiğini vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'k-t-l' fiilinin Kur'an'daki kullanımlarını mecazi ve hakiki anlamda ele alır. Burada 'tükatilûne' fiili, düşmanın eylemlerine karşılık olarak meşru bir savunma ve cezalandırma savaşına işaret eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'k-t-l' kavramının Kur'an'daki 'cihad' kavramıyla ilişkisini inceler. Bu ayetteki 'tükatilûne', sadece fiziksel bir çatışma değil, aynı zamanda Allah yolunda bir mücadele ve düşmanın haksız eylemlerine karşı duruşu ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'nekese' fiilini 'ahdi bozmak, yeminini çiğnemek' olarak açıklar. Ayetteki 'nekethû' fiili, düşmanın daha önce verdikleri sözleri ve yaptıkları anlaşmaları kasten ihlal ettiklerini belirtir, bu da onlara karşı savaşmanın meşruiyetini güçlendirir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'neks' kelimesinin 'bir şeyi tersine çevirmek, bozmak' anlamından geldiğini ve 'ahdi bozmak' için kullanıldığını ifade eder. Bu ayetteki kullanımı, düşmanın ahlaki düşkünlüğünü ve anlaşmalara riayet etmediklerini gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'neks' kökünün 'çözmek, bozmak' anlamlarını vurgular. Ayetteki 'nekethû' fiili, düşmanın yeminlerini çözüp geçersiz kıldığını, dolayısıyla onlara karşı mücadelenin haklılığını ortaya koyduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'hemm' kelimesini 'bir şeyi yapmaya niyetlenmek, azmetmek' olarak tanımlar. Ayetteki 'hemmû' fiili, düşmanın sadece düşünmekle kalmayıp, Peygamber'i Mekke'den çıkarmak için somut bir adım atmaya karar verdiklerini gösterir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'hemm' kelimesinin 'bir işe yönelmek, onu yapmaya karar vermek' anlamını taşıdığını belirtir. Bu ayetteki kullanımı, düşmanın Peygamber'e karşı beslediği düşmanlığın sadece sözde kalmayıp, fiiliyata dökülme aşamasına geldiğini vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'hemm' kavramının 'kalpte beliren ve kişiyi bir eyleme sevk eden düşünce' olduğunu ifade eder. Ayetteki 'hemmû' fiili, düşmanın Peygamber'i sürgün etme niyetinin güçlü ve kararlı olduğunu, bu niyetin bir tehdit unsuru oluşturduğunu gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'bede'e' fiilini 'bir şeye ilk başlayan olmak' olarak açıklar. Ayetteki 'bedeûkum' ifadesi, düşmanın müminlere karşı düşmanlığı ve çatışmayı ilk başlatan taraf olduğunu, dolayısıyla müminlerin savunma pozisyonunda olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'bede'e' fiilinin 'bir şeyin başlangıcı olmak' anlamını taşıdığını ifade eder. Bu ayetteki kullanımı, düşmanın saldırganlığını ve müminlere karşı düşmanca eylemlerini ilk başlatan taraf olduğunu vurgulayarak, müminlerin savaşma gerekçesini güçlendirir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'bede'e' fiilinin Kur'an'daki kullanımlarında 'bir eylemi ilk gerçekleştiren olma' anlamının öne çıktığını belirtir. Ayetteki 'bedeûkum' ifadesi, düşmanın haksız yere ilk saldırıyı başlattığını ve bu durumun müminlere karşı savaşma hakkı doğurduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'haşyet' kelimesini 'büyüklüğünü bildiği bir şeyden korkmak' olarak tanımlar. Ayetteki 'tahşevhû' fiili, müminlerin düşmanlardan değil, yalnızca Allah'ın azametinden ve gücünden korkmaları gerektiğini ifade eder, bu da imanın bir gereğidir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'haşyet'in 'bilgiye dayalı korku' olduğunu belirtir. Ayetteki 'tahşevhû' fiili, müminlerin Allah'ın gücünü ve adaletini bilerek O'ndan korkmaları gerektiğini, bu korkunun onları düşman korkusundan arındıracağını vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'haşyet' kavramının Kur'an'da 'Allah'a karşı duyulan saygılı korku' olarak ele alındığını belirtir. Bu ayetteki 'tahşevhû', müminlerin Allah'a olan imanlarının bir göstergesi olarak, O'ndan başka hiçbir varlıktan korkmamaları gerektiğini ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'îmân' kelimesini 'tasdik etmek, güvenmek ve emniyette olmak' anlamlarıyla açıklar. Ayetteki 'mü'minîn' kelimesi, Allah'a tam bir teslimiyetle inanan ve O'nun vaatlerine güvenen kişileri ifade eder, bu kişilerin Allah'tan başka kimseden korkmaması gerektiğini vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'mü'min' kelimesinin Kur'an'daki kullanımlarını 'Allah'a inanan ve O'nun birliğini tasdik eden' olarak açıklar. Bu ayetteki 'mü'minîn', düşman korkusunu yenip Allah'a güvenerek hareket etmeleri gereken topluluğu işaret eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'îmân' kavramının Kur'an'da sadece bir inanç beyanı değil, aynı zamanda bir yaşam biçimi ve Allah'a tam bir güven hali olduğunu belirtir. Ayetteki 'mü'minîn' kelimesi, bu imanın gereği olarak Allah'tan başka hiçbir güçten korkmamaları gerektiğini vurgular.
Tevbe Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Elâ tukâtilûne kavmen nekesû eymânehum vehemmû bi-ihrâci-rrasûli vehum bedeûkum evvele merra(tin) etahşevnehum fa(A)llâhu ehakku en tahşevhu in kuntum mu/minîn(e) Yeminlerini bozan, peygamberi yurdundan çıkarmaya kalkışan ve üstelik size tecavüzü ilk defa kendileri başlatan bir kavimle savaşmaz mısınız? Yoksa onlardan korkuyor musunuz? Oysa Allah, -eğer siz gerçek mü’minler iseniz- kendisinden korkmanıza daha lâyıktır. (9/13)
Öyle bir kavimle savaş yapmaz mısınız ki, yeminlerini bozdular ve Peygamber'i çıkarmak istediler. O Peygamber ki, içlerinde bulunduğu müddetçe "Sen onların içinde olduğun müddetçe Allah onlara azab edici değildir." (Enfâl, 8/33) Allah onları azaba uğratmayacaktı, yurtları selamet yurdu olacaktı. Lâkin onlar kendileri için ve bütün âlemler için rahmet olan bir peygamberi bile aralarında tutmak istemediler. Onu yerinden yurdundan etmek, kendi vatanlarını da dâr-ı harp yapmaktan çekinmediler. Bunu önce Mekke'de istediler, hicret vaki oldu. Bununla beraber işin peşini bırakmadılar, daha sonra Medine'den de kovup çıkarmak istediler. (Enfâl Sûresi'nde 8/30. âyetin tefsirine bkz.) Yahudilerle işbirliği ederek Ahzab[15] olayını gerçekleştirdiler.[16]
Hendek Savaşı Bilindiği gibi bu savaşın yapıldığı yere yedi (7) mescidler de denmektedir. Bu savaşın özelliği düşmanı Medine şehrine sokmamak için geniş ve derin bir hendek açılmasıdır.
Bu hendeğin uzunluğu 225 m, derinliği 10 m, genişliği 20 m imiş. Rakam değer sayıları (2+2+5++1+2) = 12 eder ki bu da “seyri süluk” mertebeleridir.
Nefsinin önüne derin bir hendek aç, ki ondan sonra orayı atlayıp da sana ulaşmasın.
O hendek kazılıyken büyük bir taş çıkar, sahabe ne kadar uğraştılarsa da o taşı kıramadılar. Durumu Hz. Peygambere haber verdiler.
Hz. Peygamber o taşa bir vurduğunda oradan bir kıvılcım çıkar, ortalığı aydınlatır ve Efendimiz, “Konstantaniye’yi görüyorum,” der. Taştan bir parça kopar.
İkinci defa vurduğunda gene bir kıvılcım çıkar ve Efendimiz, “İran kisra’nın saraylarını görüyorum,” der. Taştan ikinci parça kopar.
Tekrar bir daha vurur, bir kıvılcım daha etrafı aydınlatır, Efendimiz be sefer de, “Şam taraflarını görüyorum,” der ve taştan üçüncü parça koparak, taş ortadan kalkmış olur.
Gelecek zaman içinde bütün bunların fethinin olacağını o günden haber vererek mu’cizeler göstermiştir.
Orada olan yedi (7) mescid’in yerinde yedi (7) çadır olduğundan onlara göre isim almışlardır.
- Fetih Mescidi, Efendimizin içinde bulunduğu çadır,
- Selmanı Farisi çadırı, yerindeki mescid,
- Ömerül Faruk çadırı, yerindeki mescid,
- Hz. Ali (k.a.v.) çadırı, yerindeki mescid,
- Hz. Fatıma çadırı, yerindeki mescid,
- Müslümanlar çadırı, yerindeki mescid,
- Sahabeler çadırı, yerindeki mescid,
Sondan iki mescid yol genişletilmesinde yıkıldığı için onlar orada fi’ilen yok, manen vardırlar.
Bu yedi (7) mescid ise, “etturu seb’a” yedi (7) nefis mertebesini; onların fethini ifade etmektedir.
Zor kırılan taş, “nefsi emmare”, “nefsi levvame”, “nefsi mülhime”yi ifade etmektedirler. Oldukça zorludurlar, ancak (لَا) “lâ” kılıcı ile parçalanabilirler.
Medine’ye hicret, zat mertebesinden, bu mertebeden aldığı özellik ve güzellikleri “medeni”ce yaşayabileceği bir yerde sergilenmesidir ve bu şehirde (Medine’de) oluşan herşey zahiren olduğu gibi batınen de mutlak bir oluşumu ifade etmektedir.[17]