Elleżîne âmenû vehâcerû vecâhedû fî sebîli(A)llâhi bi-emvâlihim veenfusihim a'zamu deraceten ‘inda(A)llâh(i)(c) veulâ-ike humu-lfâ-izûn(e)
İman edip hicret eden ve Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad eden kimselerin mertebeleri, Allah katında daha üstündür. İşte onlar, başarıya erenlerin ta kendileridir.
İman edip de hicret edip, mallarıyla, canlarıyla Allah yolunda cihad edenler, Allah katında en büyük dereceye sahiptirler. İşte bunlar murada ermiş olan mutlu kullardır.
Bu ayet, imanın, hicretin ve cihadın Allah katındaki üstün derecesini ve bu eylemleri gerçekleştirenlerin kurtuluşa ereceğini vurgulamaktadır. Ayet, bu kavramların derin anlamlarını ve birbirleriyle olan ilişkilerini dilbilimsel bir zenginlikle sunar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İman (أمن), kalbin tasdiki ve güven duymasıdır. Ayetteki 'âmenû' ifadesi, sadece sözlü ikrarı değil, aynı zamanda kalben tasdiki ve bu tasdikin getirdiği güveni ve teslimiyeti ifade eder. Bu, Allah'ın vaadine ve hükmüne tam bir itimat halidir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İzutu'ya göre 'iman' (أمن), Kur'an'da sadece 'inanmak' değil, aynı zamanda 'güvenmek', 'emniyet içinde olmak' ve 'kendini güvende hissetmek' anlamlarını da taşır. Ayetteki kullanımı, müminlerin Allah'a olan tam güvenlerini ve bu güvenin onları hicret ve cihada sevk eden temel motivasyon olduğunu gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Hicret (هجر), bir şeyi terk edip ondan ayrılmaktır. Ayetteki 'hâcerû' ifadesi, özellikle din uğruna vatanı, malı ve akrabayı terk etme eylemini anlatır. Bu, sadece fiziksel bir göç değil, aynı zamanda eski yaşam tarzından ve inançsızlık ortamından kopuşu da içerir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, hicreti 'bir yerden diğerine intikal' olarak açıklar. Ayetteki bağlamda, bu intikal, Allah'ın emrine uyarak ve dinini koruma amacıyla gerçekleşen, zorlu ve fedakarlık gerektiren bir eylemdir. Bu, müminlerin imanlarının bir gereği olarak gösterdikleri somut bir adımdır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Cihad (جهد), bir şeyi elde etmek için tüm gücü sarf etmektir. Ayetteki 'câhedû' ifadesi, Allah yolunda mal ve can ile yapılan mücadeleyi kapsar. Bu, sadece savaşmak değil, aynı zamanda nefisle mücadele, ilim öğrenme ve tebliğ gibi her türlü çabayı içerir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, cihadı 'düşmana karşı tüm gücü sarf etmek' olarak tanımlar. Ayetteki 'bi-emvâlihim ve enfüsihim' (mallarıyla ve canlarıyla) ifadesi, cihadın kapsamını netleştirir ve bu mücadelenin maddi ve manevi tüm varlığı kapsayan bir fedakarlık olduğunu vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, cihadın Kur'an'daki anlamının genişliğine dikkat çeker. Ayetteki cihad, sadece savaş meydanındaki mücadeleyi değil, aynı zamanda Allah'ın rızasını kazanmak için gösterilen her türlü çabayı, zorluklara karşı sabrı ve nefsi terbiye etmeyi de içerir. Bu, müminlerin imanlarını eyleme dönüştürme biçimidir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Derece (درج), mertebe ve rütbe anlamına gelir. Ayetteki 'a'zamu dereceten' ifadesi, iman, hicret ve cihad edenlerin Allah katındaki diğer insanlardan daha üstün bir konuma sahip olduğunu belirtir. Bu, onların amellerinin Allah nezdindeki değerini gösterir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, dereceyi 'bir şeyin diğerinden üstünlüğü' olarak açıklar. Ayetteki kullanım, bu üstünlüğün Allah tarafından bahşedilen manevi bir rütbe olduğunu ve bu rütbenin, müminlerin gösterdiği fedakarlıkların bir karşılığı olduğunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Fevz (فوز), hayra ulaşmak ve şerden kurtulmaktır. Ayetteki 'el-fâizûn' ifadesi, iman, hicret ve cihad edenlerin dünya ve ahirette kurtuluşa ereceklerini, Allah'ın rızasını kazanarak en büyük başarıya ulaşacaklarını müjdeler.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, fevzi 'istenilen şeye ulaşmak ve korkulan şeyden kurtulmak' olarak tanımlar. Ayetteki 'el-fâizûn', bu müminlerin Allah'ın vaat ettiği cennete ve ebedi mutluluğa kavuşacaklarını, cehennem azabından ise kurtulacaklarını ifade eder.
Tevbe Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Ellezîne âmenû vehâcerû vecâhedû fî sebîli(A)llâhi bi-emvâlihim veenfusihim a’zamu deraceten inda(A)llâh(i) veulâ-ike humu-lfâ-izûn(e) İman edip hicret eden ve Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad eden kimselerin mertebeleri, Allah katında daha üstündür. İşte onlar, başarıya erenlerin ta kendileridir. (9/20)
İman edip, ihsan ederek yani görüyormuş gibi ikân’a yani yakîn mertebelerine ulşanlar hicret edip Kelime-i Tevhid kitabından bunun hakikatını anlamaya çalışırsak.
Zâti tecellinin kaynağı olan “Mekke-i Mükerreme”de Hz. Rasulullah’a ait olan Mir’ac, Kadir ve diğer geceler ile ilahi tecelliler, zat şehri olan “Mekke”de tamamlandığından, bundan sonraki zamanın da bu tecellilerin başkalarına ulaştırma işine başlanabilmesi için “Hicret” hadisesi oluşmuş.
“Mertebe-i Muhammedi” bunları anlayabilecek “Medeni İnsanları” eğitmek ve risalet hakikatini ortaya koymak, medeni olmaya kabiliyetleri olan “Yesrib”li (eski Medine)nin insanları kendisini daveti üzerine “hicret” hadisesi meydana gelmiştir.
Şu noktaya gerçek mâ’nâda dikkat etmemiz lazım gelmektedir. Hz. Resulullah’ın hicreti, zât mertebesinden, sıfat, esma ve ef’al mertebesine, o mertebelerde “Hakikat-i Muhammediyye”yi ilan ve eğitim esasına dayanmaktadır.
Eğer Hz. Resulullah Mekke’de kalmış olsaydı, bizler de “Kelime-i Tevhid”i sadece (اللَّهَُلَا إِلَهَ إِلَّا) “lâ ilâhe illâ allah” olarak bilecek, oradan ( عمُحَمَّد) “muhammedin resul allahü” bölümüne geçemeyecektik ve böylece de İslamiyetin “ef’âl alemi” tatbikatı olamıyacaktı.
Şimdi gelelim bizlerin hicretine; aleyhisselatu vesselam Efendimiz hayatında nasıl bir seyr çizmişse, biz de onun bu seyrini gerçekçi olarak takib etmemiz gerekmektedir, ancak bu yolla ona en yakın idrake ulaşmamız mümkün olabilecektir.
Şöyle ki; her müslümanın da “manen” hicret etmesi gerekmektedir, ancak bu hicretin “maddi” manada olması gerekmektedir.
Hicret, zâhiren bir yöreden bir yöreye yerleşmek olduğu gibi, bâtınen de aklımızda olan eski ve yanlış bilgileri asılları ile değiştirmek de bir hicrettir ve bu en büyük hicrettir.
Gaflet ile yaşanan taşralı hayatından kurtulup “Medeni” olmaya “can Medinesi”ne ulaşmaya çalışmak en makbul hicrettir.
Bir sefer ile oraya hicret edersen ondan sonraki hayatın da düzene girerek kemalat yolunda hayatını sürdürürsün.
Özet olarak, Hz. Rasulüllah’ın hicreti, “Hakk’tan halka” Rahmet olarak, bizlerin hicreti ise “halktan Hakk’a” kendimizi tanımamız içindir.
Eğer Hakk nasib ederse Mi’rac ile Hicret, kemal bulduğunda, Hakk o kimseleri de Hz. Rasulullah’ın Hicret’i gibi benzer bir şekilde tekrar Hakk’tan halka döndürerek beşeriyyetine risalet elbisesi giydirip onların arasına hicret ettirir, böylece Hakk’tan halka, halktan Hakk’a olan hicret devam eder gider.
Özet olarak “Hicret”, beşeriyetinden hakikatine dönüştür.
Bunu gerçekleştiremeyenler nefisleriyle birlikte Hakk’tan taşrada çok uzaklarda vahşice bir yaşam içinde olurlar, kravat takıp lüks odalarda ve her türlü lüks ile yaşamak onları bir batın cehaletinden kurtaramaz.[21]
“Fi Sebilillah” Allah yolunda, Allah yolunun içinde öncelikle iman edip daha sonra halktan hakka kendimiz tanımak için önce sırat-ı müstakim ve daha sonra sıratullah ile Et-turu seba (yedi nefis) ve beş hazret mertebelerini kendi nefsi ve vehimi varlılığı ile cihad edip hakka teslim edenlerin mertebeleri daha üstündür.
İşte onlar başarıya erenlerin ta kendileridir. Yolumuzda her bir salike yeni ders verildiği zaman kendisine bu derste muvaffak olması için başarılar dilenir… Her bir dersin-mertebenin geçilmesi o mertebenin başarısına erilmesidir.