Ece'altum sikâyete-lhâcci ve'imârate-lmescidi-lharâmi kemen âmene bi(A)llâhi velyevmi-l-âḣiri vecâhede fî sebîli(A)llâh(i)(c) lâ yestevûne ‘inda(A)llâh(i)(k) va(A)llâhu lâ yehdî-lkavme-zzâlimîn(e)
Siz hacılara su dağıtmayı ve Mescid-i Haram'ın bakım ve onarımını, Allah'a ve ahiret gününe iman edip Allah yolunda cihad eden kimse(lerin amelleri) gibi mi tuttunuz? Bunlar Allah katında eşit olmazlar. Allah, zalim topluluğu doğru yola erdirmez.
Siz hacılara su dağıtma ve Mescidi Haram'ı imar etme işiyle Allah'a ve ahiret gününe iman edip, Allah yolunda cihad edenlerin yaptığı işi bir mi tutuyorsunuz? Bunlar Allah katında eşit olamazlar. Allah zalimler topluluğuna hidayet ihsan etmez.
Tevbe Suresi'nin 19. ayeti, hacılara su verme ve Mescid-i Haram'ı imar etme gibi amellerle, Allah'a iman, ahiret gününe iman ve Allah yolunda cihat etme gibi temel iman esaslarını karşılaştırarak, amellerin değerini ve Allah katındaki üstünlüğünü vurgulamaktadır. Ayet, bu iki tür amelin Allah nezdinde eşit olmadığını ve zulmedenlerin hidayete eremeyeceğini dilbilimsel bir derinlikle ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'sakâ' fiilinin 'su vermek' anlamına geldiğini belirtir. 'Sikâye' ise su verme işi veya su verilen yerdir. Ayetteki 'sikâyete' kelimesi, hacılara su temin etme, zemzem dağıtma gibi bir hizmeti ifade eder ve bu, cahiliye döneminde Kâbe hizmetlerinden biriydi.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'sikâye' kelimesini 'su verme' olarak açıklar ve bu bağlamda Kureyş'in hacılara su verme görevine işaret eder. Ayet, bu görevin iman ve cihatla kıyaslanamayacak kadar dünyevi bir amel olduğunu ima eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'amr' kökünün 'bir yeri yaşanılır kılmak, şenlendirmek, imar etmek' anlamlarına geldiğini belirtir. 'İmâre' ise bu fiilin masdarı olup, ayette Mescid-i Haram'ın fiziksel bakımını, onarımını ve ziyaretçilerle şenlendirilmesini ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'imâre' kelimesinin 'bir yeri mamur etmek, bayındır hale getirmek' anlamını taşıdığını vurgular. Ayetteki kullanımıyla, Mescid-i Haram'ın fiziksel yapısının korunması ve işlevsel kılınması kastedilir, ancak bu amel de iman ve cihatla aynı seviyede görülmez.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'îmân' kavramını Kur'an'ın merkezi kavramlarından biri olarak ele alır ve 'güvenmek, tasdik etmek, emin olmak' anlamlarını taşır. Ayetteki 'âmene' fiili, sadece zihinsel bir kabul değil, aynı zamanda kalbi bir tasdik ve teslimiyeti ifade eder ki bu, diğer amellerden üstün tutulur.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'emn' kökünden türeyen 'îmân'ın 'korkudan emin olmak, güven vermek' anlamlarını içerdiğini belirtir. Allah'a iman etmek, O'na güvenmek ve O'nun vaatlerini tasdik etmek demektir. Ayette bu, sadece bir inanç değil, aynı zamanda bir yaşam biçiminin temelini oluşturur.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'cihâd' kavramının 'gayret sarf etmek, çaba göstermek' anlamlarına geldiğini ve Kur'an'da genellikle 'Allah yolunda mücadele' bağlamında kullanıldığını açıklar. Ayetteki 'câhede' fiili, sadece savaşmayı değil, aynı zamanda nefisle, şeytanla ve kötülükle mücadele etmeyi de kapsayan geniş bir çaba ve fedakarlık anlamı taşır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'cehd' ve 'cühd' kelimelerinin 'güç ve takat sarf etmek' anlamına geldiğini belirtir. 'Cihâd' ise bu gücü Allah yolunda harcamaktır. Ayetteki 'câhede' fiili, imanla birlikte zikredilerek, imanın pratik bir tezahürü ve Allah'a olan bağlılığın en üst düzeydeki göstergesi olarak sunulur.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'sevâ' kelimesinin 'eşitlik, denklik' anlamına geldiğini ve 'istevâ' fiilinin 'eşit olmak, düzgün olmak, dengeye gelmek' gibi anlamlar taşıdığını belirtir. Ayetteki 'lâ yestevûne' ifadesi, hacılara su verme ve Mescid-i Haram'ı imar etme gibi amellerin, iman ve cihatla Allah katında asla eşit tutulamayacağını kesin bir dille ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'istivâ'nın 'bir şeyin diğerine denk olması, aynı seviyede bulunması' anlamını vurgular. Ayetteki kullanım, amellerin değer hiyerarşisini ortaya koyar ve bazı amellerin, iman ve cihat gibi temel ibadet ve mücadelelerle mukayese edilemeyecek kadar farklı bir mertebede olduğunu gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'zulm' kavramının Kur'an'da 'bir şeyi ait olduğu yerden başka bir yere koymak, haddi aşmak, haksızlık etmek' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'zâlimîn' kelimesi, iman ve cihat gibi temel değerleri göz ardı edip, dünyevi amelleri bunlarla eş tutmaya çalışanları ifade eder ve bu tutumun Allah katında bir hidayetsizlik olduğunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'zulm'ün 'bir şeyi kendi yerinden başka bir yere koymak' olduğunu ve bunun 'haksızlık' anlamına geldiğini açıklar. Ayetteki 'kavme'l-zâlimîn' ifadesi, Allah'ın belirlediği değerler hiyerarşisini ihlal eden, iman ve cihat gibi esasları hafife alan veya onlara karşı çıkan topluluğu niteler ve onların doğru yola iletilmeyeceğini belirtir.
Tevbe Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Ece’altum sikâyete-lhâcci ve’imârate-lmescidi-lharâmi kemen âmene bi(A)llâhi velyevmi-l-âhiri vecâhede fî sebîli(A)llâh(i) lâ yestevûne inda(A)llâh(i) va(A)llâhu lâ yehdî-lkavme-zzâlimîn(e) Siz hacılara su dağıtmayı ve Mescid-i Haram’ın bakım ve onarımını, Allah’a ve âhiret gününe iman edip Allah yolunda cihad eden kimse(lerin amelleri) gibi mi tuttunuz? Bunlar Allah katında eşit olmazlar. Allah, zâlim topluluğu doğru yola erdirmez. (9/19)
Ka’be-nin anahtarı Osman Bin Talha bulunmaktaydı. Fetihten sonra da efendimiz (s.a.v.) tarafından bu göreve devam ettirilmiştir.
Sözlükte “örtmek, birinin bir yere girmesine engel olmak” anlamına gelen hicâbe kelimesi terim olarak başta Kâbe’nin bakımı, kapısının ve anahtarlarının muhafazası ve kapısının belli zamanlarda ziyaretçilere açılması olmak üzere Makām-ı İbrâhim’in, hediye edilen kıymetli eşya ile iç ve dış örtülerin korunması ve bakımı gibi önemli hizmetleri ifade eder. Hicâbe kaynaklarda “Kâbe’ye hizmet etmek” anlamındaki sidâne ile (sedâne) birlikte de kullanılmıştır. Sidânenin Kâbe ile ilgili bütün hizmetleri, hicâbenin ise yalnız kapısıyla ilgili hizmetleri ifade ettiği de ileri sürülmektedir. Hicâbe görevinde bulunanlara hâcib veya sâdin denilir; ayrıca bunlar hacebî nisbesiyle de anılmışlardır. (Sem‘ânî, II, 277).[18]
Sözlükte “sulamak, su kabı, sulama yeri, suculuk” gibi anlamlara gelen sikāye, terim olarak “Mekkeliler’in ve hac günlerinde Kâbe’yi ziyaret için gelenlerin su ihtiyaçlarının karşılanması görevi” demektir. Kelime Kur’ân-ı Kerîm’de bir âyette “su kabı” mânasında (Yûsuf 12/70), diğer bir âyette ise terim anlamıyla (et-Tevbe 9/19) geçmektedir.
Hz. İbrâhim’den beri Kâbe’yi ziyaret için Mekke’ye gelenler Allah’ın misafiri kabul edilmiştir. Önceleri şehrin ve Kâbe’yi ziyaret edenlerin su ihtiyacı halktan toplanan yardımlarla karşılanıyordu. Daha sonra sikāye görevini bunu bir itibar ve şeref vesilesi olarak gören zenginlerle Mekke ve Kâbe’nin yönetiminde etkin olan kabile reisleri üstlenmiş, bu görevi Hz. Peygamber’in dördüncü kuşaktan dedesi Kusay b. Kilâb kurumsallaştırmıştır. Kusay, Mekke’de oturanları “Allah’ın komşuları”, hac için gelenleri “Allah’ın misafirleri” ve “evinin ziyaretçileri” diye tanımlamış, onlar için hac günleri yiyecek ve içecek hazırlanmasını teklif etmiştir (İbn Sa‘d, I, 60). Mekkeliler onun bu teklifini kabul edince bu iş için her yıl para ve mal toplanarak bir bütçe oluşturulması gelenek olmuştur. Bu bütçenin bir kısmı sikāye için harcanırken önemli bir kısmı rifâde hizmetine tahsis edilmiştir.[19]
Bir sonraki âyet ile Hicret edip cihad edenler ile Kâ’be-nin fethi öncesi bu görevi ifa eden müşrikler arasında bir kıyas yapıldığı anlaşılmaktdır.
Bu âyette bir uyarı vardır. Canları ile malları ile varlığını hakka verip hakka şahid olanların su ilim ve hayattır, kâ’be-i şerifin bakım ve onarımı ile bir olmayacağı bildirilmektedir.
Aslında burada dervişlik eğitimine sistemine de bir uyarı vardır.
Su dağıtmak ve ka’be-yi onarmak, bir bakıma tarikat eğitimidir. Belki orada zikir vardır, nefis eğitimi vardır denilebilir ama izafi benlik-hayali benlikten geçilemediği için takilidir.
Su ilimdir, taklidi ilim dağıtılır ve tarikat binasının imarı ve onarımı yapılarak orada düzenlenen-sergilen tiyatro mizanseni ile gelenler ağırlanır. Ve hayali eğitim devam eder.
Ehlullah mücahadesi olmayanın müşahadesi olmaz demiştir. Bir irfan ehlinin eğitim ve tedrisatına giren salik nefsi benlik, izafi benlik aşamalarını geçerek ilahi benliğe ulaşır ve vehimi hayali varlığının olmadığı asıl olanın hakk’ın varlığında başka bir şey olmadığını anlamış olur. Nakil ehli ile müşahade ehli de haliyle bir olmaz.[20]