Lekad nasarakumu(A)llâhu fî mevâtine keśîratin(ﻻ) veyevme huneynin(ﻻ) iż a'cebetkum keśratukum felem tuġni ‘ankum şey-en vedâkat ‘aleykumu-l-ardu bimâ rahubet śümme velleytum mudbirîn(e)
Andolsun, Allah birçok yerde ve Huneyn savaşı gününde size yardım etmiştir. Hani, çokluğunuz size kendinizi beğendirmiş, fakat (bu çokluk) size hiçbir yarar sağlamamış, yeryüzü bütün genişliğine rağmen size dar gelmişti. Nihayet (bozularak) gerisin geriye dönüp kaçmıştınız.
İnkâr kabul etmez bir durumdur ki, Allah size birçok yerde yardım etti. Özellikle Huneyn Günü ki, o gün kendi çokluğunuz size güven vermişti de o gün size onun bir faydası olmamıştı. Yeryüzü bütün genişliğine rağmen başınıza dar gelmişti. Sonra da bozguna uğrayarak gerisin geri dönüp kaçmaya başlamıştınız.
Tevbe Suresi 25. ayet, Allah'ın müminlere birçok savaşta yardım ettiğini, özellikle Huneyn Savaşı'nda sayıca çok olmalarına rağmen başlangıçta yaşadıkları zorluğu ve ardından gelen ilahi yardımı vurgular. Ayet, zaferin sayısal üstünlükten ziyade Allah'ın desteğiyle gerçekleştiğini dilbilimsel olarak ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Nasr (نصر), birine yardım etmek, destek olmak ve düşmana karşı üstün gelmesini sağlamaktır. Ayetteki 'nasarakum' ifadesi, Allah'ın müminlere düşmanlarına karşı zafer kazanmaları için verdiği ilahi yardımı ve desteği ifade eder. Bu, sadece maddi bir yardım değil, aynı zamanda manevi bir güçlendirme ve moral desteğidir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Nasr, bir kimsenin düşmanına karşı galip gelmesine yardımcı olmaktır. Ayetteki kullanımı, Allah'ın müminlere Huneyn'de ve diğer savaşlarda düşmanlarına karşı üstün gelmeleri için sağladığı ilahi desteği ve zaferi açıkça belirtir. Bu, müminlerin kendi güçleriyle değil, Allah'ın yardımıyla başarıya ulaştıklarını gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Mevâtın (مواطن), vatan kelimesinin çoğuludur ve bir kişinin ikamet ettiği veya bulunduğu yer anlamına gelir. Ayetteki 'fî mevâtıne kesîratin' ifadesi, Allah'ın müminlere birçok savaş alanında veya çatışma durumunda yardım ettiğini belirtir. Bu, belirli coğrafi yerleri ve aynı zamanda yaşanan olayların bağlamını kapsar.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Mevâtın, savaşların yapıldığı yerler veya çatışmaların yaşandığı durumlar için mecazi bir kullanımdır. Ayetteki bağlamda, Allah'ın müminlere sadece Huneyn'de değil, daha önceki birçok savaşta da yardım ettiğini vurgular. Bu, Allah'ın sürekli ve kapsamlı desteğini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Ucb (عجب), bir şeyin güzelliğine veya büyüklüğüne hayran kalmak, bazen de kişinin kendi nefsini beğenmesi ve gururlanmasıdır. Ayetteki 'iz a'cebetkum kesretukum' ifadesi, müminlerin Huneyn'de sayıca çok olmalarının kendilerini gururlandırdığını, hatta bir tür kibre sevk ettiğini anlatır. Bu durum, Allah'a tevekkül yerine kendi güçlerine güvenmelerine yol açmıştır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İzitsu, Kur'an'daki 'ucb' kavramının genellikle olumsuz bir çağrışım taşıdığını, kişinin kendi gücüne veya sahip olduğu şeye aşırı güvenerek Allah'a olan bağımlılığını unutması durumunu ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'a'cebetkum', müminlerin sayısal üstünlükleriyle gururlanarak Allah'ın yardımını göz ardı etmelerinin bir sonucu olarak ortaya çıkan bir zihniyet durumunu yansıtır.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Ğınâ (غنى), bir şeye ihtiyaç duymamak, yeterli olmak veya bir ihtiyacı gidermektir. Ayetteki 'felem tuğni ankum şey'en' ifadesi, müminlerin sayısal çokluğunun kendilerine hiçbir fayda sağlamadığını, hiçbir ihtiyaçlarını karşılamadığını ve düşmana karşı yeterli gelmediğini belirtir. Bu, Allah'ın yardımı olmadan sayısal üstünlüğün anlamsız olduğunu vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'ğ-n-y' kökünün Kur'an'da genellikle yeterlilik, zenginlik ve bağımsızlık anlamlarında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'lem tuğni', sayısal çokluğun beklenen faydayı sağlamadığını, yani düşmana karşı yeterli gelmediğini ve müminleri bağımsız kılmadığını ifade eder. Bu, Allah'a olan bağımlılığın önemini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Dîk (ضيق), bir yerin genişliğinin azalması veya bir durumun sıkıntılı hale gelmesidir. Ayetteki 've dâkat aleykumul-ardu bimâ rahubet' ifadesi, yeryüzünün genişliğine rağmen müminlere dar geldiğini, yani içinde bulundukları durumun kendilerini çok sıkıntıya soktuğunu ve bunalttığını anlatır. Bu, savaşın başlangıcındaki zorlu ve umutsuz durumu tasvir eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Dîk, hem mekânsal darlığı hem de psikolojik sıkıntıyı ifade eder. Ayetteki kullanımı, müminlerin savaşın ilk anlarında yaşadıkları şaşkınlık, korku ve çaresizlik nedeniyle geniş yeryüzünün bile kendilerine dar gelmesi durumunu mecazi olarak anlatır. Bu, onların ruh hallerini ve içinde bulundukları zorlu koşulları yansıtır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Tevelli (تولي), bir şeyden yüz çevirmek, arkasını dönmek veya kaçmaktır. Ayetteki 'summe velleytum mudbirîne' ifadesi, müminlerin savaşın başlangıcında düşman karşısında bozguna uğrayarak arkalarını dönüp kaçtıklarını açıkça belirtir. Bu, onların ilk şok ve panik anındaki durumlarını tasvir eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Vely (ولي), bir şeye yakın olmak veya bir şeyden yüz çevirmek gibi zıt anlamlara gelebilir. Ancak 'velleytum mudbirîne' ifadesindeki 'mudbirîne' (arkasını dönenler) kelimesiyle birlikte kullanıldığında, kesinlikle düşmandan kaçma ve geri çekilme anlamını taşır. Bu, Huneyn Savaşı'nın başlangıcındaki müminlerin yaşadığı geçici yenilgiyi ve dağılmayı gösterir.
Tevbe Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Lekad nasarakumu(A)llâhu fî mevâtine kesîratin veyevme huneynin iz a’cebetkum kesratukum felem tuġni ankum şey-en vedâkat aleykumu-l-ardu bimâ rahubet sümme velleytum mudbirîn(e) Andolsun, Allah birçok yerde ve Huneyn savaşı gününde size yardım etmiştir. Hani, çokluğunuz size kendinizi beğendirmiş, fakat (bu çokluk) size hiçbir yarar sağlamamış, yeryüzü bütün genişliğine rağmen size dar gelmişti. Nihayet (bozularak) gerisin geriye dönüp kaçmıştınız. (9/25)
HUNEYN, Mekke ile Taif arasında bir vadinin ismidir ki, müslümanlarla Havazin ve Sekîf arasındaki savaş burada olmuştu. Şöyle ki, Mekke'nin fethedilmesiyle Kureyş'in çoğunluğu müslüman oldu, olmayanlar pek az kaldı ve böylece İslam dini daha geniş bir alana yayılmış oldu. Daha önce Kureyş'in taraftarı olan kabilelerin bir kısmı da müslümanların tarafına meyil gösterdiler. Fakat Arap Yarımadası'nın en büyük kabilelerinden biri olan Havazin kabilesi ile Sakif kabilesi aralarında anlaşarak Hz. Peygamber ile savaşmak üzere söz konusu Huneyn Vadisi'nde toplanmaya başladılar. Bu kabilelerin savaş konusunda eğitimleri ve maharetleri vardı, ayrıca bir süreden beri Arap kabileleri arasında müslümanlara karşı kışkırtma faaliyetlerini sürdürüyorlardı. Topluca harekete geçmek için hazırlanmışlardı. Mekke'nin fethi üzerine kin ve öfkeleri kabarmış ve Hz. Peygamber'in, kendilerinin üzerine yürüyeceğine kanaat getirmişlerdi. Daha fazla bekleyecek olurlarsa, muhakkak silinip gideceklerine inanmaya başlamışlardı. Hazırlıklarını bitirip hemen harekete geçmişlerdi. Esasen Havazin ile Sakif dört bin kadar askere sahip idiyse de Beni Sa'd, Beni Bekir ve Beni Cüşem gibi daha başka kabilelerin de katılmasıyla büyük ve kalabalık bir ordu meydana gelmişti. Bazı rivayetlere göre bu kuvvetlerin tamamının toplam olarak yirmi binden daha fazla olduğu söylenmiştir.[23]